Artık okula gitmeye başladım. Çünkü evde artık duramıyorum, babam umrumda değil ama annem bana sanki katilmişim gibi bakıyordu. İğrençmişim gibi. Onu özlüyorum. Bir söylenti yüzünden neden benden bu kadar iğreniyor? Söylenti değil ama yine de… ben onun oğlu değil miyim? Bana nasıl sırt çevirebilirdi? Hayatındaki tek değerli şey bendim oysa, öyle derdi. Değişebilen bir şeymiş demek ki bu.
Lucan yanıma geliyor, benimle sohbet etmeye çalışıyor ama artık kimseyle konuşmak istemiyorum. Kiminle neyi konuştuğumdan emin değilim, kimle konuştuğumu bile bilmiyorum. Aklımı yitiriyormuş gibi hissediyorum. Bana neler oluyor anlamıyorum, bu kasabaya geldiğimden beri hiçbir şey yolunda gitmiyor.
Sanki huzurla yüzdüğüm masmavi bir okyanusta dibe çakılmış gibiyim. Orada paslanmaya ve yosunlaşacağım diye çok korkuyorum. Yüzeye geri çıkabilecek miyim acaba?
Okulun terasında şehiri seyrediyordum. Zil’in sesi daha gelmemişti. Hâlâ karlıydı. Etraftaki her şey karla kaplıydı. Ağaçlar, binalar, banklar, yollar… Kasaba ve sokaklar daracıktı. Sarmaşıklar binaları sarmıştı. Bazı binalar ahşaptı ve artık solmuşlardı. Diğer binalarda çatlaklar vardı. İnsanın içini daraltıyordu, öyle çok büyük alana sahip bir kasaba değildi. Arabalar neredeyse yolları kaplıyordu. Buradan nefret ediyorum.
Omzumda bir el hissettiğimde hızla ittirdim ve arkamı döndüm. “Siktir git, dokunma bana!” Diye aniden bağırıvermiştim. Bu Rowen’dı. “Sakin ol, aşağıya itmeyeceğim seni.” Soluklandım, korkmuştum. Günlerdir bir şeyler görüyor, omuzlarımda, saçlarımda eller hissediyordum. Peşimde beni seyreden, kim olduğunu bilmediğim birisi vardı. Üstelik önüne gelen bana bir şey yapmaya çalışıyordu. Aynı benim yıllar önce şehirde insanlara yaptığım gibi. Ona, yaptığım gibi.
“Üzgünüm, çemkirmek istemedim.” Başını salladı ama bir şey söylemedi. Beni biraz süzdü. “Birkaç haftadır bok gibi görünüyorsun, neyin var senin? İlk geldiğinde böyle değildin. Gözlerin çökmüş.” Uykuda uyuyamıyordum. Geceleri saçma sapan rüyalar görüyordum. O yüzü olmayan, ormanda beni kovalayan herif. Kesilmiş bilekler. Akan kanlar. Anlamsız, garip rüyalar.
“İyiyim. Sadece kötü bir hafta geçiriyorum.” Güldü. Gülmesi sinirimi bozdu. Hatta öfkelendim ama sessiz kaldım. “Yalan bile söyleyemiyorsun. Hâlâ dudaklarını ısırıyorsun Alder.” İç çektim. “Ölmüşsün, haberin yok çocuk. Şu hâline bak. En kısa zamanda birisiyle konuşmazsan daha da kötü olursun.”
“Çok biliyorsun.” Öfkemi tutamadım, onu terslemiştim. Belki de Rowen’la ilk defa böyle konuşmamdır. Sırıttı. Yukarıdan bana baktı. Yine öfkelendim. Eskiden bu kadar kolay öfkelenmezdim. “Biliyorum tabii. Benden iyi bilecek birisi mi var? Sana iyilikte yaramaz.” Ellerini cebine koydu ve arkasını dönerek uzaklaştı. Bir şey demedim.
Ona çok kaba davrandım. Salak mıyım ben? Tabii ki o çok bilecek. Annesi terk etmiş, kardeşi ölmüş ve babasıyla sorunları var. Kim bilir o neler yaşıyordur? Ahhh! Ben gerçekten gerizekalıyım! Etrafımda sadece iki kişi var ve onlarıda kendimden uzaklaştırıp duruyorum. N’oluyor bana? Ben böyle değildim.
Rowen’ın da dediği gibi birileriyle konuşmam gerekiyor. Yoksa darma duman olacağım. O kişi kesinlikle Rowen değildi, Lucan çok anlayışlı ve sıcak kanlıydı.
Terastan indim. Zil çalmıştı. Merdivenleri adım adım inerken başım dönüyormuş gibi hissettim. Hızla kenardan tutundum. Gözlerim kararıyordu, tansiyonum düşüyormuş gibiydi. “Hah… hah…” Nefesim daralıyor, sanki boğuluyordum. “Düşeceksin.” Diye bir ses kulağıma fısıldadı, soğuk nefesini boynumda hissettim. Yerimden sıçradım, bu korku beni kendime geri getirdi. İnsanların bana baktığını gördüm. “Bu ucube niye merdivenlerde öyle dikiliyor?” Yine benim hakkımda fısıldaşıyorlardı.
O kadar çok uğultu ve fısıldaşma vardı ki kestiremiyordum. Hangileri gerçek, hangileri sadece benim beyinime ait bilmiyorum. Tekrardan nefesim daralıyor, tutunmayı bırakıp merdivene oturdum. Ellerimle yüzümü kapattım. Soğuk soğuk terliyordum. Nefes alamıyorum resmen.
Üstümdeki gözler sanki beni boğuyordu. Kimse yanıma gelip bana yardım etmiyordu. Sadece gülüşüyorlar ve beni seyrediyorlardı. Birisi yardım etsin diye bağıracaktım. Sonrasında Lucan’ın elini hissettim. Bileğimi sıkıca tuttu. Yüzümden indirdi ve beni ayağa kaldırarak sürüklemeye başladı. Ona baktım. Sadece bakakaldım. Birkaç merdiven daha indik, sesler boğuk ve görüntüm bulanıktı.
Beni okuldan çekip çıkardı ve soğuk havayla birlikte gelen bir tokat hissettiğimde resmen kendime gelmiştim. “Oha, vay be, işe yarayacağını hiç düşünmemiştim.” Yanan yanağımı sıvazladım. “Kusura bakma. Merdivende titrediğini görünce n’apacağımı bilemedim. Seslendim birkaç kere ama duymadın. Bende çekip çıkardım.”
“Titriyor muydum?” Hiç fark etmemiştim bile. “Evet, zangır zangır hemde. Çok korktum, kriz falan geçiriyor gibiydin.” Teşekkür ederek sessiz kaldım. Zil’in çaldığını duyduğumda kulaklarımda sesi çınladı. Resmen canımı yaktı. “Ahh…” Elimi hafifçe kulağıma bastırdım. “İyi misin?” Ona cevap veremedim, zil sanki beynimi uyuşturuyor gibiydi. Canım yanıyordu.
Sonunda sesi kesildiğinde rahatladım. Derin bir nefes aldım. “Alder, şöyle otursana.” Beni kolumdan tuttu ve banka oturttu. “Burada bekle, çantanı alıp geleceğim. Dışarıda biraz konuşalım, sanada iyi gelir.” İçeri koştu. Bankta otururken etrafı usulca seyrettim. Dalıp gitmiştim, kafam bir ton şeyle doluydu.
Yürüyen hiç kimsenin olmamasına rağmen kar da bir yürüme hışırtısı duyduğuma yemin edebilirdim. Kimsecikler yoktu etrafta. Avuçlarımın içini tırnaklarımla kaşıyordum. Korku vücudumu sarmıştı, tüylerim kabardı. Kimse yok ama birileri beni seyrediyor. Bu paranoya ve anksiyete beni yiyip bitiriyor. Yoksa şizofreni mi? Psikotik bir çöküş yaşıyordum. Bundan eminim. Her şey resmen üst üste geliyor. Belki de gerçekten peşimde intikamcı bir ruh vardır. Benden intikam almak için geri döneceğini biliyordum. Unuttuğumu zannediyordum ama o ve onun ölüsü hiçbir zaman peşimi bırakmadı.
Lucan geri döndü. İkimizin çantasınıda getirmişti. Ceketim ve eldivenlerim çoktan giyiliydi. Çantamı aldım. “Teşekkürler.” Beraber okuldan çıkarak ilerlemeye başladığımızda ikimizde sessizdik. Yere bakarak ilerliyor, adımlarımızı seyrediyordum. Lucan yanımdayken kendimi biraz daha iyi hissediyordum, korkmuyordum. O garip şeylerle tek başıma kalmıyordum. Annem bana sırtını dönmüşken yanımda birilerinin olmasına daha da ihtiyacım vardı.
“Sen… iyi misin?” Diye sorarak sessizliği böldü. “Bilmiyorum... bilmiyorum.” İç çektim. Hâlâ neyi bilmiyorum? Kafayı yiyorum. “İlk geldiğinde böyle değildin. Bir şeyler olmuş sana.” Başımı sallayarak ona katıldım. Bunu galiba herkes fark ediyordu. “Nereye gidiyoruz?”
“Güzel bir yere.” Bana bakarak gülümsedi. “Biraz uzaklaşman gerektiğini düşünüyorum. Hiç görmediğin bir yer göstereceğim. Sonra bağımlısı olacaksın.” Birkaç dakika daha yürüdükten sonra terk edilmiş bir apartmana geldik. Duvarları grafitilerle dolu, yerlerde çöpler vardı. Etrafta eski eşyalar, lekeli lekeli yataklar vardı. “Güzel dediğin yer burası mı?”
“Bekle, ön yargılı olma.” Bu kasabada burası kesinlikle bir keş yuvası olmalıydı. Kocaman bir avlusu vardı, avlunun dört bir yanı daireler ile sarılıydı. Aslında bir bakıma gerçekten çok güzeldi, yüksekti. Bulutlarla kaplı gökyüzü görünüyordu. Merdivenleri çıktık ve bir daireye girdik. Burası da aynı şekilde dağınıktı. Bozuk bir tüplü televizyon, yırtılmış tozlanmış koltuk. Masalar, sandalyeler. Balkonuna çıktık, bu balkon kasabaya bakıyordu. Eminim kar olmadığında yemyeşil, sarmaşıklarla kaplı binalar daha iyi görünüyordu. Manzarası ürkütücü bir şekilde güzeldi. Orman bile görünüyordu ve kocamandı, sanki gerçekten uçsuz bucaksız gibi.
“Güzel olduğunu söylemiştim.” Yüzümdeki ifadeyi gördüğünde gülümsedi. “Kar yağmayınca daha güzel. Aslında çok güzel bir kasabadır ama herkese hitap etmiyor. Burası evim, vazgeçmek çok zor olacak.” Ona cevap vermedim. İçeriden ikişer tane sandalye getirdi. Yan yana oturduk ve manzarayı seyrettik. “Dökül bakalım, bu hâlin ne?”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı