En son Rowen’ın yanında uyuyakalmıştım. Evet, binanın tepesinde. Çünkü gerçekten çok uykum vardı ve yere kıvranıp uyumuştum. O da zaten telefonuyla ilgilenip durmuştu sohbetimiz kesildiğinde, ne de olsa bir saate uyandırır diye düşünmüştüm ama uyandığımda yoktu. Gitmişti. Sırtım ağrımıştı. Etrafa bakındım, gözümü ovaladım. Nerdeydi acaba? Gerçekten beni bu ormanda yalnız bırakıp gitmiş miydi? Siktir! Tekrardan bu ormanda tek başıma mı kaldım!
Korkarak ayağa kalktım hızla. “Rowen! Rowen! Gittin mi gerçekten!?” Yapacağını söylemişti ne de olsa, yalan değil. Ona güvenmemem gerekiyordu ama maalesef buna kanmıştım. Ona güvenmeyi seçerek büyük bir hata yapmıştım. “Lanet olsun, hayır ya.” Neyse ki daha gündüz vaktiydi. Karanlık olmadan buradan çıkmanın bir yolunu bulmalıydım. Girdiğimiz boşluğa gittim ve hemen aşağı atladım. Çıkmak için ilerlerken Rowen’ı aradım ama açmıyordu. “Sikik herif! Nasıl inandım sana aklım almıyor! Gerizekalıyım ben! Aptalım!”
Merdivenleri aceleyle indim. Çok korkuyordum, geri dönemeyeceğimden çok korkuyordum. Tekrardan burada mahsur kalacaktım ve bu sefer kurtulamayacaktım. Onunla ve o gölgeyle tekrardan karşılaşmak istemiyorum. Bu ormanda tek kalmak istemiyorum. Korku her yerimi sararken binadan çıktım. Yürümeden önce iyice düşündüm, hangi yoldan geldiğimizi hatırlamaya çalıştım. En benzeyenden adımlamaya başladım. Ama kendime hiçbir inancım yoktu.
“Lütfen karanlık olmadan döneyim, lütfen karanlık olmadan döneyim…” Patikayı takip ettim, epey bir ilerledim ama patika ikiye ayrılıyordu artık. Birinden gelmiştik, hangisindendi. Korku bu sefer dahada vücudumu kaplamaya başlıyor çünkü hiçbir şey hatırlamıyorum. Rowen ile konuşarak gelmekten buraya hiç dikkat etmemiştim. “Düşün… düşün Alder, düşün… sikeyim düşün!” Alnımı sıvazladım. Bir beyin fırtınası yarattım. En sonunda hiçbir şey aklıma gelmediğinde en yakın hissettiğimi seçtim.
Epey bir ilerledim, sanki ormana daha çok karışıyordum. Yorulmuştum, çok yürümüştüm. “Bir daha asla onunla konuşmayacağım, piç.” Dinlenmek için yere oturdum. Sürekli söylenip durdum, Rowen’a dünyalar kadar sövdüm. Beni sevmediğini biliyordum, belkide benden nefret ediyordu, belkide benden kurtulmak istediği için bunu yaptı. Neden sırf temiz hava alayım diye bu kadar uğraşsın ki?! Belliydi zaten.
Ağlayacakmış gibi sızlandım, sonra ayağa kalktım. Çalılıklardan ses geldi, oraya baktığımda anından içinden beyaz bir tavşan çıktı. Hoplaya hoplaya diğer çalılıkların arasına kaçtı. İçim rahatlamıştı, o kadar hızlı olmuştu ki korktuğumu anlamamıştım bile. Sonra ileriden yoğun bir çalılık sesi duydum. O tarafa baktım, şu an orman yeterince ürkütücüydü. Gündüz vaktinde bile nasıl bu kadar korkunç olabilir?
Sürü hâlinde geyikler çıktı. Uzağımdalardı. Bir ses duydum, garip bir sesti. Hayvan sesi. Miyavlama ve havlama arası gibi bir şeydi. Önümde bu sefer yavru bir geyik vardı, onun sesiydi. Çok sevimliydi, ilerideki sürü onun ailesi olmalıydı. “Hey.” Gülümsedim, ilk defa canlı canlı bir yavru geyik görüyordum. Kahverengi tüylerinin arasında bir sürü beyaz benekler vardı. Burnu simsiyahtı, gözleri kocaman ve upuzun kirpikleri vardı. Korkuyordu. Benden ürküyordu. “Sana zarar vermeyeceğim.” Elimi ona uzattım. Bana sesini çıkarıyordu, yaklaştım. O da kaçmadı. “Sende mi kayboldun?” Başının üstündeki tüylere dokunduğumda yumuşacık olduklarını fark ettim. Onu korkutmamak için çok yavaş seviyordum.
Bir süre daha sevdikten sonra ormanın içinden bir böğürtü geldi. Yankılanıyordu, ürkütücüydü ve hüzünlü gibiydi. Yavru geyik korkuyla kaçtı. Sonra ileriden gelen erkek geyiğin boynuzlarını gördüm, ağacın arkasında durduğundan vücudunun yarısı görünüyordu. Uzaktaydı ama böğürenin o olduğunu görebiliyordum, siyah bir geyikti, boynuzları kocamandı. “Siktir.” Altıma sıçırtmıştı, doğrudan bana bakıyordu.
Yavru geyiğin gittiği yöne tedirgin bir şekilde baktığımda anne geyiğin yanında durduğunu gördüm. Dişi geyik bana bakıyor ve burnundan tehditkar bir şekilde “püf” sesi çıkarıyordu. Ayaklarını yere vuruyordu.
“Tamam… tamam… gidiyor—“ Bir anda erkek geyikle beraber sürü bana koşmaya başladı. Gözlerim irileşti ve koşmaya başladım, durmaksızın, ayaklarımı götüme vura vura koştum. Epey bir koştuğumda büyük bir kayanın arkasına attım kendimi. Saklandım. Kulaklarımı ve gözlerimi hızla kapattım. Geyiklerin gümbürtülü koşuşlarını hissedebiliyordum. Bir gözümü araladığımda neredeyse önümden koşa koşa geçtiler. Kaybolduklarında soluklanarak kendimi yere bıraktım. “Tanrım… öleceğim… ne benim böyle başıma gelenler?… N’aptım ben? Ne bu çektiklerim.”
Derin derin soluklandım, kalbim ağzımda atıyordu. Bir anda hepsinin ayakları altında ezileceğim sandım, bir anda beni boynuzlayacaklar zannettim. Birkaç dakikaya kendime geldiğimde kafama dank etti. Ormanda kayboldum, tekrardan. Nereye gittiğimi bilmeden koşmuştum. Birkaç kere kafama vurdum artık sinirden. “Gebereyimde kurtulayım artık yeter lan yeter!” Telefonumu açtım. Saat öğleni geçmişti. Birkaç saate hava kararacaktı.
Birilerini aramaya çalıştım ama çekmiyordu. “Anasının…” Oturup hiçbir şey yapmamayı ve ağlamayı tercih ettim. Telefonumu tam cebime atacakken ellerimi fark ettim. Neden bir elimde altı parmak var? Elimde… altı… parmak… bu bir rüya! Siktir! Rüya! Ellerimden başımı kaldırdığımda ormanın tamamen karardığını gördüm. Yemyeşil orman karanlığa bürünmüştü, ağaçlar solumuştu. Artık huzurlu değildi. Etraf sisliydi.
Parlayan tek şey ağaçlara asılmış kadın cesetleriydi. Yüzleri olmayan, beyaz gecelikli kadınlar. Bordo saçları vardı. Hepsi cansızdı. “Hayır… hayır…” Bunun bir rüya olduğunu biliyordum ve tam şu anda uyanmam gerekiyordu. Kendimi tokatladım defalarca ama uyanamadım. Gözlerim sımsıkı kapalıydı, onlara bakmak istemiyordum. Gözlerimi açmak istemiyordum. Nasıl olurda bir rüyanın içerisindeyim?
“Aç gözlerini, kendi karanlığın seni kurtaramaz.” Diye bir ses geldi, ne kadın ne erkek. İnce ve ürkütücü. Neredeyse hırıltılıydı. “Açmayacağım, sana bakmayacağım.” Karşımdakinin o olduğunu biliyordum, bu sesin ona ait olduğunun farkındaydım. Gözlerimi açtığım anda karşımda dikiliyor olacaktı. “Gözlerini kapalı tuttuğunda uyanmayacaksın. Elbet birazdan açacaksın. Yüzüme bak Alder, benimle yüzleş.”
Hafifçe gözümü aralarken tamda tahmin ettiğim gibi karşımda dikildiğini gördüm. Hızla kendimi korkarak geriye ittirmeye çalıştım ama arkamdaki kaya bunu engelledi. Kambur bir şekilde eğilmiş yüzü doğrudan benim yüzümün önündeydi. Gülümsemiyordu, ağzı yoktu. Direkt olarak yüzü yoktu. “Ne kadar çirkinim. Beni bu hâle sen getirdin ve şimdi bakmaya korkuyor musun?” Ona cevap vermedim. Bir deri bir kemikti resmen, üstü yine kanlıydı. Geceliği yıpranmıştı. “Sesimi bile hatırlamıyorsun, gözlerimi, ağzımı, burnumu.” Kaçacak başka tarafım yoktu, önümde o, iki yanımda kocaman yıpranmış kanatları. “Sadece son günlerde ne kadar çirkin olduğumu hatırlıyorsun. En son nasıl gördüysen öyle.”
“Seninle konuşmayacağım! Sana cevap vermeyeceğim!”
“Bana yapacağın en küçük saygısızlık bu olurdu zaten.” Boynundaki ip izi hâlâ duruyordu. Mosmordu ve yakından daha netti. “Neden geri döndün! Sen öldün! Sen gerçek değilsin! Neden peşimi bırakmıyorsun! Sana o kadar şey yaptım ve ölmene rağmen hâlâ benim peşimden ayrılmıyor musun!” Bir anda bağırırken sesi kalınlaştı. Kulaklarım çınlarken neredeyse kanayacaklardı. “SENİ ÖLDÜRECEĞİM ÇÜNKÜ! SENİ BENİM GİBİ ASACAĞIM! BENİ BAŞ BAŞA BIRAKTIĞIN YALNIZLIĞIMLA SENİ MAHVEDECEĞİM! KÜL OLACAKSIN! BİR ÖLÜYE YALVARACAKSIN!” Tırnaklarını boğazıma soktuğunda, başımı omurgamdan ayırdı.
Nefessiz bir şekilde yerimden fırladım. Yerden kalktım, Rowen da yanımda uzanmış gökyüzünü seyrederken aniden kalkmıştı. Bağırdım, bağırıp dururken ayağa kalktım. Nefes alamıyordum, boğazımı sıktım durdum. Rowen’ı duymuyordum, hiçbir şeyi gözüm görmüyordu sanki. “Düşeceksin gerizekalı!” O anda binanın kenarına geldiğimi fark etmemiştim, aşağı düşecekken Rowen beni sıkıca kolumdan kavramış güçlükle çekmişti. Yere düştüğümüzde üstümdeydi ve çırpınan vücudumu dizleriyle kollarıyla sabit tutmaya çalışıyordu.
Boğazımı sıkmakta olan ellerimi sıkıca kavradı. Güçlükle tutuyordu, hiç olmadığım kadar güçlüydüm. “Yeter lan!” Diye bağırdı ama çırpınamadan edemiyordum. Sanki binadan atlamak için ya da kendimi öldürmek için acele ediyordum. Kendime hâkim olamıyordum. Beni güçlükle yerden çekti, bacaklarımın arasına yere oturdu. İkimizde oturur pozisyondayken bana omuzlarımdan sıkıca sarılarak kollarımı kilitledi.
Kalp atışlarımı yavaş yavaş hissetmeye başlarken kulaklarımda ritminin sesini duydum. Sakinleşiyordum. “Amına koyayım, harbiden manyaksın sen.” Sesler daha anlaşılırdı. Onun olduğunu fark ettiğimde ve bir rüya olmadığını anladığımda ona sıkıca sarıldım. Korkarak ağlamaya başladığımda hıçkıra hıçkıra ağladım. Şu anda gerçek olduğumu hatırlatan tek şey oydu bana. O bana daha sıkı sarıldı. “Bırakma!.. Bırakma sakın beni! Bu…bu siktiğimin ormanında sakın… sakın… bı…bırakma beni bir daha!”
“Lan bırakmadım zaten hiç!”
“Bırak… bırakma.” Saçlarımı neredeyse parmaklarıyla sıktı, diğer elini belime dolarken tırnaklarını iyice bastırdı. “Bırakmayacağım zaten hiçbir zaman.” Dedi tok ve kendinden emin, soğukkanlı bir sesle.

Önümde bi deri bi kemik kalmış ölü birini görsem ben de altıma sıçardım 😣☺️