33. BÖLÜM: UMUDUN İLK DAMLASI
Lehron, elindeki bilgilerin kendisi ve Henna’nın sıhhati için ne kadar değerli olduğunu çok iyi biliyordu. Kralın tehlikede olduğu ihtimali, Doğu köyleri, Hassan’ın değişen emri, asilerin kaleye neden gerçekten yerleştiği... Bunlar Zaffer’in duymak isteyeceği, belki de duymak zorunda kalacağı şeylerdi. Ama Henna’ya bir şey olup olmadığını her geçen an daha çok merak ediyordu. Merak değildi yalnızca bu. İçini yiyen, boğazını kurutan, aklını aynı noktaya tekrar tekrar çarpan bir korkuydu.
Zaffer ise sessizliğini inatla sürdürüyor gibiydi. Hiçbir şey söylemiyor, konuşmuyordu. Geçen zamanın kıymetini biliyor olmalıydı; ama yine de sessizliğinden ödün vermiyor, hasmının kırılmasını bekliyordu. Lehron bunu hissediyordu. Bu artık bıçak, ip, ağırlık ya da iğneyle yapılan bir işkence değildi. Daha sessiz, daha temiz, daha sabırlı bir işkenceydi. Bir kadının yaşayıp yaşamadığını bilmeyen bir adamı bekletmek.
Psikolojik bir savaşın içinde kaybolmuş iki kişiydiler. Biri bağlıydı, yaralıydı, kırılmıştı. Diğeri ayaktaydı, elinde güç vardı, ama kralının tehlikede olabileceği ihtimalinin gölgesinden kurtulamıyordu. Yine de savaşın ağırlığı iki tarafa da çökmüştü. Artık birinin kırılma zamanı geliyordu.
Sessizlik, zindanın bir köşesinde tavandan damlamaya başlayan su sesiyle bölündü.
Şıp.
Şıp.
Şıp.
Ve kırılan Lehron oldu.
Bu sessizlik, günler boyu süren işkenceden bile daha zor ve yıpratıcı gelmişti ona. İşkencecisine bir kez daha boyun eğmeye karar verdiğini hissetti. Bundan sonra tek umabileceği şey, kendi doğruluğu ve iyi niyeti karşılığında Zaffer’in de bir parça iyi niyet gösterecek olmasıydı. Bu çok zayıf bir umuttu. Zaffer gibi bir adamdan iyi niyet beklemek, zindanda güneş beklemeye benziyordu. Ama Henna söz konusu olduğunda, insan en zayıf umuda bile tutunuyordu.
“Doğu köylerinde yaşananları biliyor musun Zaffer?” diye sordu.
Zaffer’in kaşları çatıldı. Neredeyse aynı anda başını tavandan damlayan suya çevirdi. Bir an su damlalarına baktı; sonra yeniden Lehron’a döndü. Konuşmaya başlayan kurbanına kilitlendi.
Zaffer soruyu düşündü. İlk kez açık bir tepki verdi.
“Sizin yaptığınız türlü kıyımlardan söz ediyorsun,” dedi. “Gaddarlığınız artık yedi divana yayıldı.”
Lehron istemsiz bir kahkaha attı. Kahkaha, zindanın duvarlarında sert ve bozuk bir yankı bıraktı. Neşe değildi bu. Acı, öfke ve inanamamanın kırık sesi gibiydi. Kendi kahkahasını bir süre sonra zorla frenledi.
“Bizim davamızın asla ve asla nedensiz yere katliam yapma amacı olmadı işkenceci,” dedi. “Sanırım o haberlerin ne anlama geldiğine yeterince vakıf değilsin Zaffer. Herhangi bir insanın ya da grubun, bırak bir köyün tamamının derisini yüzmeyi, tek bir kişiye bile böyle bir şeyi normal yollarla yapacak gücü olduğunu düşünüyor musun? Hele ki ülkemizi adil ve doğru olmadığını düşündüğümüz kralın yönetiminden kurtarmaktan başka derdi olmayan bizlerin, bu ülkenin halkına böyle bir şey yapabileceğine mi inanıyorsunuz?”
Cevabının Zaffer üzerindeki etkisini görmek için sustu. Aslında cevap beklemiyordu. İnandığı şeylerin adamın yüzünde neye dönüşeceğini görmek istiyordu yalnızca. Zaffer’in o sert, katil ifadesinde herhangi bir yumuşama beklemiyordu. Bu yüzden gördüğünde şaşkınlıktan neredeyse kalakaldı. Adam gerçekten düşünüyor muydu? Kendi kendisini, kendi dünyasını, yaşadığı hayatı sorguluyor olabilir miydi?
“Bizler birer asi olabiliriz belki,” diye devam etti Lehron. “Ama hepimiz bu ülkenin, Nolahen’in birer evladıyız. Onu korumakla yükümlüyüz.”
Zaffer oturduğu yerden kalktı. Birkaç adım ilerledi ve Lehron’a sırtını döndü. Kollarını kavuşturmuştu. Lehron yüzünü göremiyordu. Ne düşündüğünü bilmiyordu. Yeniden konuşmak için ağzını açtığı sırada Zaffer araya girdi.
“Yani diyorsun ki buraya kralı korumak için geldiniz.”
“Bundan öte bir niyetimiz yoktu,” dedi Lehron. “Olsaydı bunu içeriye sızdığımız ilk aylarda yapardık.”
İlk baştaki kaleye sızma amaçlarını açık etmemişti. Bunu biliyordu. Ama şu andaki nihai amaçlarını, sanki en başından beri değişmemiş tek amaçlarıymış gibi dile getirmişti. Yalan değildi belki; ama eksiksiz bir gerçek de değildi. Mahzende insan bazen gerçeğin tamamına değil, işe yarayan kısmına tutunurdu.
Zaffer yavaşça arkasını döndü.
“Kral seninle konuşmak istiyor,” dedi. “Yakında maiyeti ve muhafızlarıyla burada olacaktır. Bana anlattıklarını ona da bu şekilde anlatmanı öneririm.”
Sonra kaşlarını çatarak ekledi:
“Kraliçenin korumasında olmasaydı, Henna’nın da senin söylediklerini doğrulayıp doğrulamadığını görmek isterdim.”
O anda Lehron’un içini umut kapladı. Bu umut çok ani, çok kırılgan ve neredeyse acı vericiydi. Kraliçe ile bu kadar mı yakınlaşmıştı Henna? Onu koruması altına alacak kadar mı iyiydi araları? Henna yaşıyor muydu? Bu söz başka türlü nasıl anlaşılabilirdi?
“Şükürler olsun,” diye iç geçirdi. “Onun hayatta olması çok önemli.”
Zaffer cevap vermedi. Belki Lehron’un bu rahatlamasını gördü, belki görmezden geldi. Tam o anda kapının dışından gelen seslerle ikisi de kendine geldi. Gürültü inanılmazdı.
“Seni şerefsiz!” diye haykırıyordu dışarıdaki muhafızlardan biri.
Hemen ardından kılıç sesleri duyuldu. Metal metale çarptı. Zaffer kapıya doğru yönelmişti ki sesler başladığı hızla kesildi.
Kapı aralanmaya başladı.
Zindanın köşesindeki su sesi hâlâ sürüyordu.
Şıp.
Şıp.
Şıp.
Seçim
• Kapının dışında yaşananlara, zamanda biraz geriye giderek tanıklık etmek için 35. Bölüme geçiniz.
• Buna gerek yok, Lehron ve Zaffer’in yaşayacaklarını görmek için 37. Bölüme ilerleyiniz.
BÖLÜM NOTU
Burada iki yol da aynı gıcırtılı kapının çevresinde dönüyor: biri kapının ardındaki olayı görmeye çağırıyor, diğeri Lehron ile Zaffer’in yüzleşmesinde kalmayı seçiyor. İkisinde de asıl mesele, umudun gerçekten umut mu yoksa yeni bir kırılma mı olduğunu anlamak.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bölümü beğendiyseniz destek olmayı, yorum bırakmayı ve hikâyeyi takip etmeyi unutmayın.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı