11. BÖLÜM: SÖZÜN BİTTİĞİ YER
Söyleyebileceği başka ne kalmıştı ki? Lehron bunu düşündüğünde, düşüncenin kendisi bile boğazındaki bıçaktan daha keskin geldi. Her şeyi denemişti aslında. Dayanmayı denemişti. Susmayı denemişti. Kendi içindeki korkuyu, öfkeyi, yalnızlığı ve kırgınlığı birbirinden ayırmaya çalışmıştı. Ama sonunda en önemli şeyi yapmıştı: Asla sarf etmemesi gereken isimleri söylemişti. Dava arkadaşlarının adları, az önce onun dilinden dökülmüş; mahzenin pis havasına, Zaffer’in kulağına, kalenin karanlık damarlarına karışmıştı. Tommek’in adı artık onun içinde saklı değildi. Henna’nın adı da değildi. Sevdiği kişinin adını bile koruyamamış bir adamın, boğazındaki bıçağa karşı söyleyebileceği ne kalırdı?
Lehron’un bakışları bir an celladının ölüm taşıyan gözleriyle buluştu. Kendine hâkim olamamıştı. Davasına, arkadaşlarına ve en önemlisi de sevdiği biricik, tek, gerçek kişiye ihanet etmişti. Bunu artık biliyordu. İhanet bir anlık korku değildi yalnızca; ağızdan çıktıktan sonra insanın bütün geçmişini yeniden kirleten bir şeydi. Henna’nın yüzü, Tommek’in sessiz bakışı, kaleye sızmadan önceki yeminleri, hepsi aynı anda zihninde dağılıyor, sonra yeniden birleşip onu suçluyordu. Zaffer’e duyduğu nefret büyüktü. O kötücül, yaralı yüze, o cani sabra, o ölçülü acımasızlığa karşı duyduğu nefret hiçbir şeyle ölçülemezdi. Ama o an Lehron’un kendisine duyduğu nefret de en az onun kadar derindi.
Ellerini zorlayarak bağlarından kurtulmaya çalıştı. Bileklerindeki kesikler yeniden açılır gibi oldu ve acı, kol kemiklerinden omuzlarına kadar yürüdü. İnledi. Bu inleme bir kurtuluş çabası değildi artık; bedeni, ölüme giderken bile yaşamak için son alışkanlığını yerine getiriyordu. Zaffer’in elindeki bıçak boğazına bastığında Lehron önce soğuğu hissetti. Sonra ince, sıcak bir akışı. Kanın boğazından aşağıya doğru süzülüşünü, derisinin üzerinde yol buluşunu, göğsüne inerken eski kan ve terle karışmasını acıyla fark etti. Ses çıkarmaya çalıştı mı, bilmiyordu. Belki bir nefes verdi. Belki boğazından yalnızca kırık bir hırıltı geçti. Ölümün başladığı an, insanın sandığı kadar büyük bir gürültüyle gelmiyordu. Bazen yalnızca bir çizgi açılıyor ve dünya o çizgiden çekilmeye başlıyordu.
Lehron hayatının gözlerinin önünden geçtiğini biliyordu. Bu, anlatılan masallardaki gibi düzgün, parlak, sıralı bir geçit değildi. Her şey kırık kırık geldi. Annesinin peşinden koştukları zamanları hatırladı. Üç kardeştiler ve annesi hiçbir zaman onları birbirinden ayırmazdı. Üçünü de eşit severdi; hepsi kadın için bir tanecikti. Kadının elleri, yüzündeki yorgun sevgi, onları çağırırken sesinin aldığı o tanıdık titreme... Hepsi, mahzenin taş duvarlarına ait olmayan bir sıcaklıkla zihnine dokundu. Sonra babasını hatırladı. Onlara yiyecek bir şeyler getirebilmek için köydeki diğer erkeklerle birlikte ava çıktığı günü. Ardından savaş tınıları geldi. Uzakta yükselen sesler, koşuşturmalar, çocuk aklının anlamlandıramadığı o ilk büyük korku... Hepsi birer serap gibiydi. Oluk oluk akan ve ondan sökülüp giden birer serap.
Derken çığlıkları duydu. Ölümün kanlı çığlıklarını. Ona elveda diyen, onu tünelin sonunda aslında hiç var olmayan bir ışığa doğru çeken çığlıkları. O ışığın gerçek olmadığını biliyordu. Çünkü hayatı boyunca öğrendiği en sert şey buydu: İnsan çoğu zaman ışığa değil, kendi seçimlerinin yankısına yürürdü. Lehron’un yankısı isimlerdi. Söylediği isimler. Söylememesi gereken isimler. Kendisinden önce mahzenden çıkıp başkalarının kaderine dokunan isimler.
Hepimiz kendi seçimlerimizin sevabını yaşar, cezasını çekeriz.
Bu düşünce son kez içinden geçti.
Peki ya kendi seçimlerimizle yaşamayı ne zaman öğreniriz?
Lehron bunu öğrenemedi.
SON
BÖLÜM NOTU
Burada artık seçilecek bir yol değil, daha önce seçilmiş olan şeyin son yankısı var. Bazı kararlar insanı hemen öldürmez; önce kendi gözünde bitirir.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bölümü beğendiyseniz destek olmayı, yorum bırakmayı ve hikâyeyi takip etmeyi unutmayın.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı