22. BÖLÜM: ZİNDANIN DIŞINDAKİ DEHŞET
Dehşet, kâbuslardan fırlayan bir cinnet gibi çöktü Lehron’un üzerine. Önce bunun kendi acısından doğan bir yanılgı olduğunu sandı. Göğsündeki ağırlıklar, iki yana çekilen bedeni, bileklerini kesen ipler, tırnak diplerinde hâlâ sızlayan iğneler ve karanlık zindan; bütün bunlar bir araya gelince insan olmayan şeyler hissetmek mümkündü belki. Ama bu başka bir şeydi. Bu acıdan gelmiyordu. Acının üstünden, altından, içinden değil; zindanın dışından, taşların gerisinden, kalenin derin damarlarından geliyordu. Katıksız karanlık, bir anda bütün zindanları kaplamış gibiydi. Soğuk bir hava dalgası halinde yayıldı ve çektiği tüm işkencelere rağmen Lehron’un bedenini tarifsiz bir ürperti sardı.
Sırtının arkasında, zindanın derinliklerinde ya da yukarılarda, nerede olduğunu bilmediği bir yerde tarif edilemez bir kötülük olduğunu hissediyordu. Bu bir ses değildi yalnızca. Bir koku da değildi. Gözle görülen bir şey hiç değildi. Daha çok, insanın çocukken duyduğu en karanlık hikâyelerin bir anda gerçek olduğunu anlaması gibiydi. Lehron’un boğazı kurudu. Acıları bir an için uzaklaşmış gibi oldu; ama bu bir kurtuluş değildi. Bedensel acının yerini ruhsal korku almıştı. Bütün vücudu titremeye başladı.
“Olamaaaaaz,” diye haykırdı.
Sesinin mahzende nasıl yankılandığını bile duymadı. Anlatılan hikâyeleri hatırlıyordu. Neden orada olduklarını hatırlıyordu. Aylarca gizlenerek, bekleyerek, kalenin içinde gölge gibi dolaşarak neyi engellemeye çalıştıklerini hatırlıyordu. Tam da şimdi olamazdı. Tam da burada olamazdı.
“Şu anda gelmiş olamazlar,” dedi, sesi acıdan çok dehşetle kırılarak. “Biz aylardır gizliliğimizi koruyarak beklerken... tam da şu anda, burada olamaaaz!”
Bir başka gece yarısının anıları yarım yamalak geldi aklına. Tam değil. Kesik kesik. Soğuk. Karanlık. Bir çocuğun ürpertici sözleri. Tommek’in yakasına yapıştığı bir ulak. Çocuğun gözlerindeki o tarifsiz korku. Lehron’un zihni parçalanmış halde o ana tutunmaya çalıştı.
“Doğu köyleri...” diyordu çocuk, Lehron’un yarım yamalak toparlanan düşüncelerinde. “Hassan beni... bir şey...”
Sonrası yoktu. Ya gerçekten hatırlamıyordu ya da hatırlamak istemiyordu. Zaten düşünceler, kapıdaki dehşet verici gıcırtıyla kesildi.
Orada birisi vardı. Ya da bir şey. Lehron bunu hissediyordu. Kapının ardında duran şeyin Zaffer olmasını neredeyse umacaktı. İşkencecisinin geri dönmesini istemek, insana delilik gibi gelebilirdi; ama o an Lehron, bildiği kötülüğü bilmediği dehşete tercih edecek kadar korkmuştu. Sonra bir çınlama duyuldu. Soğuk hava dalgalandı. Ardından adeta patlama gibi bir soğukluk zindanın içine yayıldı. Lehron’un bedenindeki titreme bir an daha şiddetlendi, sonra tamamen kesildi. Bu kesilme rahatlama değildi. Daha çok bedeninin korkuya bile güç bulamamasıydı.
Kapıyı açık tutan şey neyse, bir anda kaybolmuş gibiydi. Lehron bunu yalnızca tahmin edebildi. Kapı kendi kendine, yavaşça kapandı. Gıcırtısı bu kez mahzenin içini değil, Lehron’un içini çizdi.
Sonra zindanların uzaklarından çığlıklar yükseldi.
Bunlar daha önce duyduğu hiçbir uğultuya benzemiyordu. İşkence çığlıkları duymuştu Lehron. Acı haykırışları duymuştu. Yalvarışları, küfürleri, boğuk inlemeleri, gardiyan kahkahalarını duymuştu. Ama bunlar başka türlüydü. Birçok farklı çığlık aynı anda yükseliyor, taş duvarlardan kırılarak geliyor, insan sesine benzese de insan kalmakta zorlanıyordu. Dehşet yalnızca zindana girmemişti; zindanın içinden geçmeye başlamıştı.
Birkaç saniye sonra kapı hızla açıldı.
Koşar adım gelen ayak sesleri duyuldu. Lehron karşısında duran adamı gördüğünde, ilk anda şükretmekle minnet arasında bir duyguya kapıldı. Adamın bakışlarında dehşet ve iğrenme birbirine karışmıştı. Bu, Zaffer’in bakışı değildi. Bu, onu kırmaya gelen bir işkencecinin bakışı değildi. Bu, gördüğü şeylerden tiksinmiş ama durmaya vakti olmayan bir adamın bakışıydı.
Tommek’ti.
Lehron, ismini zikretmemek için türlü işkenceye katlandığı adamın yüzüne baktı. Bu hatta Tommek’in adı hiç söylenmemişti. O yüzden karşısında durması, bir mucize değilse bile acının içinde çok geç gelmiş bir cevap gibiydi. Tommek, Lehron’un haline hızlı bir bakış attı ve küfretti. Sonra hiç vakit kaybetmeden göğsündeki ağırlıkları almaya başladı. Demirler birer birer kalktığında Lehron’un bedeni hafiflediğini sandı; ama bu hafiflik de acı verdi. Tommek bileklerindeki ipleri söktü, halatları gevşetti, onu o işkence sehpasından kurtarmaya çalıştı.
“Başladı Lehron,” dedi. “Umarım bu savaşta yer alabilecek, görevimizi yerine getirebilecek kadar gücün vardır.”
Lehron kendisini kuş gibi hissettiğini fark etti. Bu gerçek bir hafiflik değildi elbette. Böğründe uzun süre kalacak bir ağrı vardı. Tırnak diplerinden sökülüp atılan birkaç iğne vardı. Bilekleri kan içindeydi. Göğsünde ağırlıkların bıraktığı ezilme, nefes aldığı her anda geri dönüyordu. Ama yine de özgürlük güzel bir şeydi. Sonu ölüm bile olsa, bir daha asla ve asla yakalanmamaya yemin ederken buldu kendisini.
Dışarıda çığlıklar sürüyordu.
Tommek kapıya baktı.
Lehron’un önünde artık iki yol vardı: anlamak ya da kaçmak.
Seçim
• “Neler oluyor Tommek?” diye sormak için 42. Bölüme geçiniz.
• “Hadi buradan çıkalım,” demek için 43. Bölüme ilerleyiniz.
BÖLÜM NOTU
Burada iki yol da kurtuluş gibi başlamıyor: biri ne olduğunu anlamak için acının içine biraz daha bakmayı, diğeri ise soruları arkada bırakıp kaçmayı seçiyor. Hangisinin daha cesur, hangisinin daha insani olduğunu söylemek kolay değil.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bölümü beğendiyseniz destek olmayı, yorum bırakmayı ve hikâyeyi takip etmeyi unutmayın.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı