14. BÖLÜM: KARANLIKTA SAKLANAN İSİMLER
Göğüs boşluğundaki ağırlıkların etkisini neredeyse hemen hissetmeye başladı Lehron; ama bu etki bir darbeyle değil, içeride yavaş yavaş büyüyen bir karanlıkla geldi. Demirler göğsünün tam ortasına oturmuştu. Gerginin kuvveti ise bedeninin uç noktalarına dağılmıştı. Kolları, bacakları, bilekleri ve omuzları başka başka yönlere çekiliyor; göğsündeki ağırlıklar onu aşağı bastırıyordu. İki ayrı işkence aynı bedende birbirine karşı çalışıyordu sanki. Gergi kuvveti neredeyse iki, üç katına çıkmıştı. Mekanizma çift taraflı tepkinin altında kuvvetli bir gacırtı çıkarıyor, o ses mahzenin taş duvarlarında belirli bir aralıkla dönüp duruyordu. Gıcırtı her tekrarlandığında Lehron, bedeninin biraz daha uzadığını, biraz daha açıldığını, biraz daha kendisinden ayrıldığını sanıyordu. Tırnaklarının içine saplı duran iğnelerin verdiği acı, bu yeni işkencenin yanında küçük kalmaya başlamıştı. Daha önce dayanılmaz sandığı şeyler, daha büyüğü geldiğinde hatıraya dönüşebiliyordu.
Zindan zemininde işkencecinin uzaklaşan ayak seslerini duyuyordu. Adam gidiyordu. Lehron onu durdurmadı. Korkusu vardı elbette. Hem de öyle küçük, şerefli, insanın yüzüne yakışan bir korku değil; iç organlarına kadar sızan, nefesi daraltan, aklı kemiren, insanı kendi kararından bile şüphe ettiren bir korku. Yine de onu durdurmadı. Ne Tommek’in adını verecekti ne diğer ismi. Belki kaleye onunla birlikte sızan iki kişiden biri Tommek’ti; sessiz, uzak, kırgınlık duyulabilecek kadar soğuk Tommek. Ama diğeri, Lehron’un içinde çok daha derinde duruyordu. Oraya işkencecinin eli yetmemeliydi. Oraya mahzenin kokusu sinmemeliydi.
Henna’nın yüzü acının içinden geçti.
Lehron, o yüzü düşünmemeye çalışmadı artık. Aksine, bütün karanlığın ortasında ona tutundu. Orada geçirdiği zaman boyunca kendisine dayanma gücü veren güzeller güzeli Henna’nın yüzü gözlerinin önündeydi. Kaleye sızmadan önceki akşamları hatırladı. Akşam semalarının altında yaptıkları at yarışlarını, atların soluklarıyla karışan serin rüzgârı, Henna’nın dizginleri tutarken yüzüne yerleşen o inatçı canlılığı... Ela gözlerine bakıp kaybolduğu zamanları hatırladı. O zamanlar bunu kendisine sevgi diye söylememişti belki. Belki de söylemeye korkmuştu. Ama şimdi, göğsündeki demirler nefesini ezerken ve halatlar bedenini iki yana çekerken, insan kendisinden sakladığı şeyleri daha fazla saklayamıyordu.
Kalede geçirdikleri süre boyunca Henna’yı sık sık takip etmek zorunda kalmıştı. Kraliçenin nedimelerinden biriydi. Kraliçenin peşinde gezindiği, herkesin yere kapandığı, başların eğildiği, bakışların saklandığı o anlarda bile Lehron bazen kendisini tutamamış; başını çok az kaldırıp ona bakmak zorunda kalmıştı. O bakışların her biri tehlikeliydi. Her biri yakalanma ihtimali taşıyordu. Ama bazı yüzler vardır; insan onları görmemek için başını eğse de içindeki göz kapanmaz.
Mumların ışığı zindan duvarlarında sönmeye yüz tutmuştu. Bomboş mahzende ışık azaldıkça, acı daha belirginleşiyordu. Her geçen an biraz daha dayanılmaz oluyordu. Lehron iki taraftan asılmış, ağırlıklar altında ezilen bir beden haline gelmişti. Göğsündeki demirler sanki vücudunu tam orta yerinden deliyor, içine doğru ilerliyor ve oradan bütün bedenine görünmez yarıklar açıyordu. Bir an sonra sırtının tam ortasından çıkacaklarmış gibi hissetti. Fakat Henna’nın görüntüsü, o boşlukları dolduruyordu. Yaralarını kapatmıyordu belki; acıyı yok etmiyordu. Ama acının içinde bir neden bırakıyordu. İnsan bazen dayanabildiği için değil, dayanması gereken bir yüzü hâlâ hatırladığı için dayanırdı.
Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Her saniye ezel gibiydi. İnsan bazı şeylere zamanla alışacağını beklerdi; ama bu işkence öyle değildi. Alışmak için aynı kalmıyordu. Her an biraz daha derine iniyor, biraz daha içeri sızıyor, biraz daha caydırıcı oluyordu. Gerginin kuvveti bedenini çekiyor, ağırlıklar göğsünü eziyor, karanlık gözlerinin önünde çoğalıyordu. Ona orada, o sonsuzlukta cesaret veren tek şey Henna’nın görüntüsüydü. Hayır, yalnız görüntüsü değil. Onun adı. Onun hâlâ söylenmemiş olması. Onun hâlâ Lehron’un içinde, mahzenin dışında, Zaffer’in elinden uzakta kalması.
Ne davasına ihanet edeceksin ne sevdiğini ele vereceksin.
Bu düşünce içinden ağır ağır geçti. Bir dua gibi değil, verilmiş bir hüküm gibi.
Mumlar sonunda tamamen söndü. Zindan karanlığa gömüldü. Lehron gecenin gelişini, gidişini, zamanın dışarıda akıp akmadığını bilmiyordu. Tek bildiği, işkencecisi döndüğünde ne yapacağıydı. Ya da daha doğrusu, ne yapmayacağıydı. Konuşmayacaktı. İsim vermeyecekti. Ölüm gelirse onu da bu suskunluğun içinde karşılayacaktı.
Ne olursa olsun itiraf etmeyecek, ölüme gitmesi gerekse bile isimleri saklayacaktı.
Belki de ölüm, onun için bekleyen bir sonraki kapıydı.
Seçim
• Ne olursa olsun itiraf etmemek ve isimleri ölüm pahasına saklamak için 22. Bölüme geçiniz.
BÖLÜM NOTU
Bu bölümde seçim artık bir kapı aralamaktan çok, verilen kararın sonuna kadar taşınması gibi duruyor. İsimleri saklamak burada temiz bir zafer değil; bedeni karanlığa bırakmayı göze alan ağır bir suskunluk.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bölümü beğendiyseniz destek olmayı, yorum bırakmayı ve hikâyeyi takip etmeyi unutmayın.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı