1. BÖLÜM: ACININ İLK SORUSU

Nefes al, nefes ver... Nefes al, nefes ver... Acıya dayanabilirsin.
Lehron bunu kendisine kaçıncı kez söylediğini bilmiyordu. Cümle artık gerçek bir düşünce olmaktan çıkmış, ağzına uğramadan kafasının içinde dönüp duran kırık bir fısıltıya dönüşmüştü. Saatler mi geçmişti, günler mi, yoksa zaman denen şey bu mahzende çoktan ezilip başka bir şeye mi dönüşmüştü, bundan emin değildi. Bildiği tek şey, geçen sürenin ona yıllar gibi, bir ömür gibi, hatta ömrünün çoktan bitmiş de bedeninin bunu anlamamış hali gibi geldiğiydi. Sırtüstü bağlı olduğu sehpanın tahtaları eski kanı, teri ve korkuyu içine çekmişti. Bileklerini sıkan kalın ipler ilk başta keskin ve yakıcı olan acılarını artık tanınmaz hale getirmişti; çünkü acı uzun sürdüğünde tek bir yerden değil, insanın tamamından gelmeye başlıyordu. İpler bileklerini kesiyor, omuzlarını iki yana geren kuvvet eklemlerine kadar işliyor, tırnaklarının arasına daha önce sokulmuş iğnelerin bıraktığı sızı her kalp atışında ayrı ayrı uyanıyordu. Henüz kırılmış bir kemiği yoktu belki. Kopmuş bir lifi, geri dönülmez biçimde parçalanmış bir yeri de yoktu belki. Ama gergi biraz daha artarsa bir daha iyileşemeyeceğini hissediyordu. İnsanın bedeni bazen ölümden önce de geri dönülmez bir eşiğe yaklaştığını bilirdi.
Mahzen dar değildi aslında; fakat acı, her yeri daraltıyordu. Tavandan sarkan zayıf ışık taş duvarlara ulaşmadan yoruluyor, rutubetin koyu lekeleri arasında kayboluyordu. Yerde kurumuş kanın demire benzeyen kokusu, kusmuğun ekşimiş ağırlığı ve eski nem birbirine karışmıştı. Karanlık tam anlamıyla karanlık değildi; mumların ölmekte olan titrek sarılığı odanın içindeki her şeyi biraz gösteriyor, ama hiçbir şeyi gerçekten aydınlatmıyordu. Sehpanın yanında kullanılan aletlerin durduğu yeri görmemek için başını çevirmek isterdi Lehron; fakat başını çevirmek de ayrı bir acıydı. Zaten görmese bile biliyordu. Metalin kokusunu biliyordu. Pasın deriye değdiğinde bıraktığı soğuğu biliyordu. Tahtanın, ipin, demirin ve insan nefretinin birleşince nasıl bir mahzen kokusu doğurduğunu artık biliyordu.
Oraya getirildiğinden beri yanına gelen adam hep aynı şeyi yapıyordu. Belki saat başı geliyordu. Belki daha sık. Belki de daha seyrek. Lehron artık zamanın adımlarını ayırt edemiyordu. Adam mahzenin kapısını açıyor, içeri giriyor, ağır ağır yaklaşıyor, eğiliyor ve aynı soruyu soruyordu. Sonra bekliyordu. Bir dakika kadar. Belki daha az, belki daha çok. Acının içinde bir dakika bazen bir dua kadar kısa, bazen bir infaz kadar uzun olabiliyordu. Lehron o süre boyunca ne söylerse söylesin adam dinlemiyordu. Yalvarsa da, küfretse de, inlese de, sessiz kalsa da fark etmiyordu. Adam yalnızca istediği cevabı bekliyordu. İsimleri.
O adamın yüzünden geriye Lehron’un aklında yalnızca bir yara kalmıştı. Alnının ortasından burnuna kadar inen, burnunu ikiye ayırır gibi duran korkunç kesik. Yüzünün geri kalanını hatırlamıyordu. Gözlerini, ağzını, sakalını, yaşını, hatta sesinin tam şeklini bile çıkaramıyordu. Hatırlayamazdı da. Çünkü acı, insanın hafızasına da işkence ediyordu. Bazı yüzleri siler, bazı kelimeleri büyütür, bazı kokuları sonsuza kadar insanın içine çivilerdi. O adamdan geriye Lehron’da kalan şey de bir yüz değil, bir soru olmuştu.
“İçerideki arkadaşlarının isimleri?”
Soru açık, kısa ve acımasızdı. İçinde ne vaat vardı ne öfke. Ne bağırış ne pazarlık. Bu yüzden daha kötüydü. İnsan bazen öfkeye dayanabilirdi; çünkü öfke kişiseldi, canlıydı, karşılık verilebilirdi. Fakat bu soru soğuktu. Sanki adamın kendisi değil de mahzenin taşları soruyordu. Sanki ipler soruyordu. Sanki tırnak diplerinde unutulan iğneler, omuzlarını koparacak gibi geren kuvvet ve sehpanın altındaki karanlık soruyordu. İsimler. Bütün acı sonunda tek bir yere daralıyordu. Bir insanın ağzına. Bir insanın susmasına. Bir insanın ihanet edip etmeyeceğine.
Lehron çaresiz hissediyordu kendisini. Evet, bildiği isimler vardı. Bu isimler yalnızca kelime değildi. Birlikte yenmiş ekmeklerdi. Karanlıkta fısıldanmış yeminlerdi. Sırtını bir başkasına dönebilme cesaretiydi. Aynı ateşin başında, aynı korkunun içinde, aynı dava uğruna susmayı öğrenmiş insanların birbirine verdiği görünmez sözlerdi. Onlara ihanet edemezdi. Edemezdi, değil mi? Vücuduna yayılan acıların içinde bunu düşünmeye zorladı kendisini. Birlikte yiyip içtiği, uyuduğu, kalktığı, sırtını emanet edecek kadar güvendiği ve onların da kendisine güvendiğini bildiği yoldaşlarına ihanet edemezdi. İnsan bazen kendi canını yalnız kendisine ait sanırdı; fakat o an Lehron, canının yalnız kendisine ait olmadığını anlıyordu. Ağzından çıkacak tek bir isim, yalnız onu değil, dışarıdaki bir başkasını da mahzene indirebilirdi.
Nefes al, nefes ver... Acıya dayanabilirsin.
Fakat acı yalnız bedende değildi artık. Acı, seçimin kendisine dönüşüyordu. Her kasılışta, her sızıda, her kopacakmış gibi gerilen eklemde aynı soru biraz daha büyüyordu. İnsan ne kadar dayanabilirdi? Sadakat hangi noktaya kadar sadakat olarak kalır, hangi noktadan sonra yalnızca kırılmayı geciktiren bir inada dönüşürdü? Lehron buna cevap veremiyordu. Cevap veremediği için de kendisinden nefret ediyordu. Çünkü ihanet henüz olmamıştı; ama ihtimali bile mahzenin içindeki en kirli şey gibi üstüne sinmişti.
Derken mahzenin kapısı açıldı.
Gıcırtı, taş duvarların arasında uzun uzun yayıldı. İçeriye bir anlığına daha serin bir hava girdi. Temiz denemezdi; ama içerideki kan, kusmuk ve rutubet kokusunun yanında neredeyse başka bir dünyadan gelmiş gibi hissettirdi. Sonra ayak sesleri başladı. Yavaş, ölçülü, alışmış ayak sesleri. Acele etmeyen bir adamın ayak sesleri. Ne yapacağını bilen, karşısındakinin ne halde olduğunu bilen, beklemeyi bilen bir adamın ayak sesleri. Lehron’un bedeni o sesleri aklından önce tanıdı. Bileklerindeki ipler sanki daha da sıkılaştı. Tırnak dipleri bir an içinde yeniden yandı. Göğsü nefes almayı unuttu.
Yine aynı soru.
Ayak sesleri yaklaşıyordu.
Yine aynı bekleyiş.
Lehron gözlerini kapatmak istedi. Kapatırsa adamı görmeyecekti belki. Ama soru yine gelecekti. Soru her zaman geliyordu.
Yoksa... ihanet edebilir miydi?
Kapının gıcırtısı ardında ölürken, mahzende yalnız ayak sesleri kaldı.
Seçim
• İşkenceci yaklaşırken bir kez daha düşünmek için 2. Bölüme geçiniz.
BÖLÜM NOTU
Burada mesele yalnızca işkencecinin yaklaşması değil; Lehron’un kendi içinde ilk kez “dayanmak mı, kırılmak mı?” sorusuyla gerçekten baş başa kalması. Henüz verilmiş bir karar yok, ama bazı kararlar daha sorulurken bile insanı yaralamaya başlıyor.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bölümü beğendiyseniz destek olmayı, yorum bırakmayı ve hikâyeyi takip etmeyi unutmayın.
Özellikle her bölüm için duygularınızı ve yaptığınız seçimleri neden yaptığınızı paylaşırsanız, ilk okumanızda ulaştığınız sonlara özel olarak not düşerseniz çok değerli olacaktır.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı