6. BÖLÜM: AĞIRLIĞIN ALTINDA SAKLANAN İSİM
Orada geçirdiği zaman boyunca kendisine dayanma gücü veren yüz, yine gözlerinin önüne geldi. Henna’nın yüzü. Mahzenin karanlığına, kan ve kusmuk kokusuna, işkencecinin nefesine, iplerin bileklerinde açtığı kesiklere rağmen o yüz bir yerlerde hâlâ aydınlıktı. Lehron bunun ne kadar acımasız olduğunu düşündü. İnsan sevdiği yüzü bazen kurtuluş diye hatırlardı; ama o yüz, aynı anda en büyük sınavına da dönüşebilirdi. Çünkü Tommek’in adını söylemişti. Bunu geri alamazdı. Ama Henna’nın adı hâlâ onun içindeydi. Henüz mahzene düşmemişti. Henüz düşmanın ağzında bir emre dönüşmemişti. Henüz kirlenmemişti.
Kaleye sızmadan önceki akşamlar zihnine vurdu. Atların koşarken savurduğu toz, alçalan güneşin kızıllığı, Henna’nın dizginleri sıkarken yüzüne yerleşen inat, yarışı kazanmasa bile kazanmış gibi gülüşü... O zamanlar her şey tehlikeliydi belki, ama bu kadar kirli değildi. Sonra kale günleri gelmişti. Henna kraliçenin nedimelerinden biri olmuş, kraliçenin peşinde koridor koridor dolaşmıştı. Lehron onu sık sık takip etmek zorunda kalmıştı. Herkes yere kapanırken, başını hafifçe kaldırıp ona bakmamak için kendisiyle savaşmıştı. Göz göze gelmemeleri gerekiyordu. Birbirlerini tanıdıklarını belli etmemeleri gerekiyordu. Fakat bazı bakışlar, insan ne kadar saklarsa saklasın, içeride kalmaya devam ediyordu.
Onun adını nasıl söylerim?
Düşünce, mahzenin içinde değil, doğrudan göğsünün altında yankılandı.
Gerçekten bir an bile Henna’nın adını zikretmeyi düşünmüş müydü? Tommek’in adını söylemişti. Evet. Dava arkadaşına ihanet etmişti. Bunu inkâr edemezdi. Dilinden çıkan o ilk isim artık geri dönmeyecekti. Ama insan bir kez düştü diye daha derine yuvarlanmak zorunda mıydı? Bir ihanet, ikinci ihaneti mecbur kılar mıydı? Tommek’in adı ağzından çıkmış olabilir, fakat Henna’nın adı çıkmamalıydı. Çıkarsa yalnız dava değil, Lehron’un içinde hâlâ insan kalmış son yer de yıkılacaktı.
En azından bir şeyi artık kendisine itiraf edebiliyordu.
Onu seviyorum.
Bu itiraf acının içinde tuhaf bir berraklıkla belirdi. Henna’yı seviyordu. Mahzende, kan içinde, bilekleri kesilmiş, bedeni gerginin altında ezilirken bile bu gerçeğin içinden kaçamıyordu. Belki bunu çok daha önce anlamıştı. Belki kalenin koridorlarında, kraliçenin ardından yürüyen kızın başını hafifçe çevirdiği her anda anlamıştı. Belki at yarışlarında, rüzgâr saçlarını savururken anlamıştı. Ama şimdi, onu ele verme ihtimaliyle yüzleşince, sevginin yalnız sıcak bir duygu değil, korunması gereken bir yük olduğunu da anlıyordu.
Lehron başını güçlükle işkenceciye çevirdi. Adamın yaralı yüzü, mum ışığının zayıf titremesinde taş gibi duruyordu. Lehron dişlerini sıktı. Bütün bedeni titriyordu; ama sesi çıkmalıydı. Yalan söylemeye değil, bir yalanı ayakta tutmaya ihtiyacı vardı. Henna’yı saklamak için, mahzenin içinde kendisinden geriye kalan son şeyi de ortaya koymaya ihtiyacı vardı.
“Sana tek bir isim verdim; çünkü benim dışımda tek bir kişi var,” dedi.
Sözler dişlerinin arasından çıktı. Nefretle çıktı. Yalnız işkenceciye değil, kendisine de duyduğu nefretle. Çünkü bu cümle bir direnişti, ama aynı zamanda bir itirafın üstüne serilmiş kanlı bir bezdi. Tommek’i vermişti. Bunu silemezdi. Ama Henna’yı hâlâ saklıyordu.
İşkenceci ona duygusuzca baktı. Bir saniye. Belki daha az. Belki daha uzun. O bakışta ne öfke vardı ne şaşkınlık. Sadece tatmin olmamış bir sabır vardı. Sonra yavaşça doğruldu. Lehron onun cevabına inanmadığını hemen anladı. Adam inanmak için orada değildi. Kırmak için oradaydı.
Zindanın türlü işkence aletlerinin bulunduğu köşeye doğru yürüdü. Orası mum ışığının en zayıf kaldığı yerdi; fakat Lehron orayı görmemek için gözlerini kapatsa bile içeride neler olduğunu biliyordu. Eski, paslı, ayaklarına tahta tekerlekler takılarak hareketli hale getirilmiş masa, adamın çekişiyle kirli zeminde tıkırdamaya başladı. Tekerleklerin sesi mahzenin taşlarına çarpa çarpa Lehron’a yaklaştı. Her tıkırtı, daha önce yaşadığı bir acıyı uyandırıyordu. Çengel. Kerpeten. Bıçak. Paslı ağızlar. Soğuk demir. Deriye değen metal. Her biri hafızasında ayrı bir yara açmıştı.
Masa işkence sehpasının yanına yanaştığında Lehron başını istemeden o tarafa çevirdi. Görmemek istediği her şeyi gördü. Türlü çengel, kerpeten ve bıçak arasında, işkencecinin eli çekmecelerden birine gitti. Çekmece ağırdı; adam onu kendi ağırlığında düşmesin diye alttan destekledi. Sonra içinden kare biçimli, ağır döküm bir demir ağırlık aldı. Demirin üzerinde eski pas lekeleri vardı. Ne kadar ağır olduğunu Lehron bilmiyordu. Bilmesine de gerek yoktu. İşkence aletlerinin gerçek ağırlığı, insanın onları görür görmez hissettiği korkuyla başlardı.
İlk ağırlık çıplak göğüs boşluğuna konduğunda Lehron’un nefesi kesildi. Demir soğuktu. Sonra hemen soğuk olmaktan çıktı; çünkü ağırlığı bütün göğsüne yayıldı, kaburgalarının arasına oturdu, içine doğru yavaş yavaş inmeye başladı. Sanki bedeninin ortasına sessiz bir taş kapı konmuştu ve o kapı her nefeste biraz daha aşağı bastırıyordu. Ardından ikinci ağırlık geldi. Sonra üçüncüsü. Her biri ayrı bir son gibi oturdu göğsüne. Lehron ilk anda bu ağırlığı taşıyabileceğini sandı. İnsan bazen kendi dayanma gücünü, felaket tam başlamadan önce fazla büyütürdü.
Sonra işkenceci halatların bağlı olduğu mekanizmaya yöneldi.
Makaraların ilk sesi duyulduğunda Lehron yanıldığını anladı. Gergi kuvveti artmaya başladı. Sehpanın tahtaları inledi. İpler bileklerinde eski kesikleri yeniden açtı. Omuzları iki yana çekildi. Göğsündeki ağırlıklar, yukarıdan bastırırken kolları ve bacakları başka yönlere çekiliyordu. Birkaç saniye içinde bedeni artık sehpanın üzerinde yatıyor gibi değil, iki ayrı acının arasında asılı kalmış gibi hissetti. Demirler aşağı bastırıyor, halatlar yukarı ve yana çekiyor, bedeni kendi içinde ikiye ayrılmaya çalışıyordu.
Dayanabilirsin.
Düşünce geldi, ama bu kez inandırıcı değildi.
Henna’nın adını söyleme.
Bu daha güçlüydü.
Lehron’un nefesi kırıldı. Ağzı açıldı, ama ad çıkmadı. Çığlık mı çıktı, inleme mi, kendisi bile ayırt edemedi. Bildiği tek şey, Henna’nın adının hâlâ içinde olduğuydu. Ağrı büyüyordu. Gergi artıyordu. Demirler göğsünü eziyordu. Ama isim hâlâ saklıydı.
Bu işkenceye daha ne kadar katlanabilecekti?
Seçim
• Hemen pes etmek ve daha fazla işkence çekmemek için 12. Bölüme geçiniz.
• İşkenceye katlanmaya devam etmek için 13. Bölüme ilerleyiniz.
BÖLÜM NOTU
Burada iki yol da acıdan kaçmıyor: biri hemen pes etmenin utancına, diğeri biraz daha dayanmanın bilinmez karanlığına bakıyor. Bazen insanı en çok zorlayan şey, doğru seçeneği değil, hangi bedeli taşıyabileceğini anlamak oluyor.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bölümü beğendiyseniz destek olmayı, yorum bırakmayı ve hikâyeyi takip etmeyi unutmayın.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı