8. BÖLÜM: İSİM VERMEYEN BEDEN
Lehron artık kendi içindeki çekişmenin bir yerinde kararın acıdan daha ağır olduğunu anlamıştı. Ne olursa olsun, hangi alet yaklaşırsa yaklaşsın, bedeninin hangi noktası birazdan yeniden kırılacakmış gibi olursa olsun, hiçbir ismi zikretmeyecekti. Bu karar onu acıdan kurtarmıyordu. Hatta belki acıyı daha da yaklaştırıyordu. Ama yine de kararın içinde tuhaf, kanlı bir sükûnet vardı. İnsan bazen kurtulmayı değil, yalnızca neye dönüşmeyeceğini seçerek ayakta kalırdı. Lehron da o an, işkencecinin yüzüne dik dik bakarken, kendisini kurtarmayacak bir şeye tutunuyordu. İhanet etmeyecekti. En azından bu hatta, bu nefeste, bu karanlıkta, hiçbir isim onun ağzından çıkmayacaktı.
İşkenceci, bu meydan okumadan neredeyse zevk alır gibi sırıttı. Gülüşü neşeli değildi; insanı değil, bir işi tamamlamak üzere olan eli andırıyordu. Yavaşça doğruldu, Lehron’un üzerine çöken nefesini beraberinde çekti ve zindanın türlü işkence aletlerini barındıran köşesine doğru yürüdü. Mahzenin o tarafı mum ışığının en zayıf kaldığı yerdi. Fakat karanlık, oradaki şeyleri gizlemeye yetmiyordu. Lehron neyin nerede durduğunu artık biliyordu. Bir yerin korkunç olması için her zaman görünmesi gerekmezdi. Bazen insan gözlerini kapatsa bile oradaki çengellerin, kerpetenlerin ve bıçakların yerini ezbere bilirdi.
Eski, paslı, ayaklarına tahta tekerlekler takılarak hareketli hale getirilmiş sehpa, işkencecinin çekişiyle kirli zeminde tıkırdamaya başladı. Tekerlekler her dönüşte zemindeki pürüzlere takılıyor, sonra yeniden ilerliyordu. O tıkırtı mahzende büyüdü; sanki yaklaşan yalnız bir sehpa değil de, daha önce yaşanmış bütün acıların toplamıydı. Sehpa Lehron’un yatay halde bağlı olduğu işkence masasının yanına geldiğinde, metal kokusu daha belirginleşti. Lehron başını çevirmemeye çalıştı. Başaramadı. Gözleri, çengel, kerpeten ve bıçakların üzerinden geçti. Her biri kendi biçiminde susuyordu. Her biri, daha önce yaptığı şeyi yeniden yapmaya hazırmış gibi bekliyordu.
İşkenceci çekmecelerden birini yavaşça çekti. Çekmece ağırdı; adam düşmesini engellemek için onu alttan destekledi. İçinden kare biçimli, dökme demirden bir ağırlık aldı. Lehron ağırlığın kaç kilo olduğunu bilmiyordu. Bilmesine gerek de yoktu. Bazen bir nesnenin ağırlığı, bedene değmeden önce insanın zihnine otururdu. Demirin yüzeyindeki pas lekeleri, mum ışığında koyu yaralar gibi görünüyordu. İşkenceci onu kaldırıp Lehron’un çıplak göğsüne doğru getirdiğinde, Lehron nefesini tuttu.
İlk ağırlık göğüs boşluğuna konduğunda bedeni bir an için ne yapacağını bilemedi. Demir soğuktu. Ardından yalnız soğuk olmaktan çıktı; kaburgalarının arasına çöken, nefesini aşağı bastıran, içerideki bütün boşlukları doldurmaya çalışan kör bir kuvvete dönüştü. Lehron göğsünün ortasından ezildiğini hissetti. İkinci ağırlık geldiğinde nefes almak daha dar bir geçitten geçmeye başladı. Üçüncüsü eklendiğinde o geçit de taşla örülmüş gibi oldu. Her nefes, demirin altından çalınan küçük bir şeydi artık.
Yine de Lehron, bu ağırlığı taşıyabileceğini düşündü. Belki kendisini kandırıyordu. Belki de insan, felaket tam başlamadan önce kendi dayanıklılığına son kez inanmak zorundaydı. Göğsündeki demirler aşağı bastırıyor, bileklerindeki ipler eski kesiklerine dokunuyor, tırnak diplerindeki iğne hatırası sönmüş bir ateş gibi yeniden kızarıyordu. Ama o hâlâ işkencecinin yüzüne bakabilmek istiyordu. Hâlâ kendi içinde sakladığı isimlere ulaşılmadığını bilmek istiyordu.
Sonra işkenceci zindanın diğer tarafına, halatların bağlı olduğu mekanizmaya doğru yürüdü.
Makaraların ilk gıcırtısı duyulduğunda Lehron’un bedenindeki bütün kaslar aynı anda gerildi. Gergi kuvveti artmaya başladı. Önce bilekleri çekildi. Sonra omuzları. Sonra bacakları. Göğsündeki ağırlıklar aşağı bastırırken, halatlar onu başka yönlere doğru çekiyordu. Sehpa, altında yatan adamın değil, kendi ahşap gövdesinin de işkence gördüğünü belli eden bir sesle inledi. Bir an Lehron, gerçekten sehpanın üzerinden havalandırıldığını hissetti. Bedeni iki kuvvetin arasında kalmıştı: Demirler onu aşağı gömüyor, halatlar yukarı ve yana parçalıyordu.
Acı büyüdü.
Ama karar da oradaydı.
Hiçbir isim.
Lehron’un dişleri birbirine geçti. Nefesi kırıldı. Ağzından bir ses çıktı; ama isim çıkmadı. O ses belki inlemeydi, belki çığlıktı, belki de insanın kendisini tutmaya çalışırken çıkardığı tanınmaz bir şey. Fakat içinde sakladığı adlar hâlâ içerideydi. İşkenceci bunu biliyor muydu, bilmiyordu. Mahzen bunu duyuyor muydu, bilmiyordu. Bildiği tek şey, o an için hâlâ kendisine ait olan tek şeyin suskunluğu olduğuydu.
Bu işkenceye daha ne kadar dayanabilirdi, bilmiyordu.
Ama sonu ölüm bile olsa, hiçbir ismi zikretmeye niyeti yoktu.
Seçim
• Kararlılığınızı işkence altında sürdürmek için 14. Bölüme geçiniz.
BÖLÜM NOTU
Bu bölümde seçim, kahramanca görünmekle kurtulmak arasında değil; kararlılığın insan bedeninde ne kadar yer bulabileceğiyle ilgili. Bazen susmak da konuşmak kadar büyük bir bedel istiyor.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bölümü beğendiyseniz destek olmayı, yorum bırakmayı ve hikâyeyi takip etmeyi unutmayın.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı