31. Bölüm — Bir Hapishaneden Diğerine

Aransun’un çatıları camın ardında belirdiğinde, oda bir anlığına olduğundan daha küçük göründü.
Diş Dağları’nın sert rüzgârı, Henna’nın yüzündeki kırılma, Nohmaran’ın baltaya giden eli ve kucağındaki bebeği sıkı sıkı tutan kadının titreyen omuzları artık orada değildi. Camın dışı değişmişti. Dağ havasının yerine Aransun’un uzaktan seçilen çatı çizgileri, dumanı ince ince yükselen bacaları, dar sokakların aralığından görünen solgun ışığı gelmişti. Bütün o acı, sanki bir pencere yüzeyi kadar ince bir şeyin arkasında kalmış ve ev, onlara artık bakamayacakları bir yarayı gösterip hemen başka bir manzaraya çevirmişti.
Maer hâlâ pencerenin önündeydi.
Elini düğmeden çekmişti ama parmaklarının ucunda, ahşabın ve metalin birbirine karışan o tuhaf hissi kalmıştı. Bir mekanizmaya basmış gibi değildi. Bir kapıya değil, bir niyete dokunmuş gibiydi. Bu düşünce, onu rahatlatmadı. Çünkü niyet dokunulacak bir şey değildi. Kapılar açılır, pencereler kapanır, düğmeler basılırdı. Niyetler ise insanların içinde saklanırdı.
Oysa bu ev, insanların içinde sakladığı şeyleri duymaya başlamıştı.
Ya da hep duyuyordu da Maer bunu yeni fark ediyordu.
Göğsünde kısa, sert bir kasılma oldu. Bir ses değildi. Görü değildi. Bir anlığına, çok uzakta bir baltanın metale değil de daha sert, daha soğuk, daha büyülü bir şeye çarpacağı hissini aldı. Avuç içi kasıldı. Nefesi boğazında takıldı. Gözlerinin önünde Nohmaran’ın yüzü değil, onun duruşu belirdi: kısa boylu, sert omuzlu, ailesiyle düşman arasına girmiş bir cüce.
Sonra his geçti.
Maer, Diş Dağları’nda ne olduğunu görmüyordu. Duyamıyordu. Diğerleri de görmüyor, duymuyordu. Cam artık Aransun’a bakıyordu. Her şey yalnızca evin içinde, Maer’in bedeninde yankılanan bir gerilim olarak kalmıştı.
Fırtık pencerenin kenarında, tüyleri hâlâ kabarık halde duruyordu. “Gitti,” dedi.
Subutai camın dışındaki Aransun manzarasına baktı. “Ev manzara değiştirdi.”
“Bunu ben de görüyorum.” Fırtık’ın sesi öfkesinden biraz çatlamıştı. “Ben ‘gitti’ derken dağları kastetmedim.”
Ro’lanthus odanın eşiğinde durmuş, kitabını göğsüne bastırıyordu. Uzun kulaklarının uçları hafifçe gerilmişti. O da Diş Dağları tarafında bir şeylerin yarım kaldığını biliyor gibiydi; ama bilgisi görüden gelmiyordu. Daha çok kesilmiş bir ipin, hâlâ parmakta bıraktığı sızı gibiydi.
Tam o sırada evin zili çaldı.
Herkes duydu.
Bu, Pinina’nın rızası değildi. Maer’in göğsüne yalnız başına saplanan kirli davet frekansı değildi. Ev, dışarıdaki pofuduk düğmenin yeniden yoklandığını herkese bildiren o rahatsız edici derecede neşeli melodiyi holün derinliklerinden geçirdi. Zil sesi, sanki sıradan bir evde sıradan bir misafir kapıya gelmiş gibi şarkılı bir incelikle yayıldı. O incelik, işte tam bu yüzden insanın tüylerini diken diken ediyordu.
Fırtık kulaklarını geriye yatırdı. “Ben bu zilin bir gün dayak yemesini istiyorum.”
Subutai, “Zilleri dövebiliyor muyuz?” diye sordu.
“Bu evde emin değilim. Ama deneriz.”
“Not aldım. Kapıyı bozmak yasak, zili dövmek belki.”
Maer cevap vermedi. Zil sesi duvarların içinde dolaşırken, ona eşlik eden başka bir şey bekledi. Gelmedi.
Bu daha kötüydü.
Çünkü artık aradaki farkı biliyordu.
Zil herkesindi. Evin dışarıya verdiği, herkesin duyabildiği, neredeyse utanç verici derecede normal sesi. Pinina’nın rızası ise başka bir şeydi. Daha derinden, daha kirli, daha kişisel. Bir cümlenin içinde değil, cümlenin bıraktığı gölgede yaşayan bir davet.
“Yine deniyorlar,” dedi Subutai.
“Kapı arkası konuşmaları neden gelmiyor artık?” diye sordu Fırtık. “Az önce hepsini duyuyorduk.”
Ro’lanthus başını hafifçe kaldırdı. “Çünkü artık kapının önündeki bekleyişte değiller. Eşik açılıyor. Her deneme onları başka bir yere taşıyor olabilir.”
Subutai yüzünü buruşturdu. “Harika. Demek ki evin içindeki kapıyı değil, kapının açıldığı yerleri de düşünmemiz gerekiyor.”
“Daha önce düşünmüyor muydun?”
“Düşünüyordum. Ama şimdi daha pahalı düşünmem gerekiyor.”
Zil sesi sönüp odanın duvarlarından çekildikten sonra Maer’in göğsünde başka bir şey kıpırdadı.
Bu kez zil çalmadı.
Oda daha sessiz, daha kapalı ve daha tehlikeli geldi. Ev, dışarıdaki düğmeye herkesin duyacağı o şarkılı sesle cevap vermiyordu artık. Ama Maer yine de bir şey duydu.
Daha doğrusu, duydu demek doğru değildi. Bu ses kulaktan çok kemiklere değiyordu.
“Sizi içeriye davet ediyorum.”
Maer’in parmakları pencere pervazında kasıldı.
Cümle uzaktan gelmişti. Sanki Pinina’nın sesi değildi de Pinina’nın bıraktığı izin evin içinde dolaşırken bozulmuş haliydi. Rıza, tek başına bir kelime gibi değil, şarkının arasına sıkışmış kirli bir nefes gibi geçmişti. Ev zili çoktan sönmüşken bu davetin gelmesi, Maer’in içine başka bir korku bıraktı. Demek ki düğme, zil ve rıza aynı çizgide yürümüyorlardı. Henüz birbirlerini yakalamıyorlardı.
“Yine oldu,” dedi Maer.
Fırtık kulaklarını dikti. “Ne oldu?”
“Zil değil.” Maer, camın dışındaki Aransun manzarasına bakmayı bıraktı. “Başka bir şey daha var. Daha önce de duydum. Şimdi yine geldi.”
Subutai’nin yüzündeki alay çekildi. “Ne sesi?”
Maer, o cümleyi yeniden söylemek istemedi. Söyleyince sanki ona biraz daha yer açacakmış gibi geldi. Yine de saklayamazdı. “Sizi içeriye davet ediyorum.”
Odanın havası değişti.
Fırtık bir adım geri çekildi. “Ben duymadım.”
“Ben de,” dedi Subutai.
Ro’lanthus yavaşça nefes aldı. “Ben de duymadım. Ama sen söylediğinde… odanın içindeki boşluk değişiyor.”
“Boşluk da mı değişiyor şimdi?” Fırtık ona baktı, sonra hemen vazgeçti. “Hayır, cevap verme. Bu evde boşlukların bile karakteri vardır kesin.”
Maer devam etti. “Sim’uyel de duyuyordu. Bana ‘Sen de mi duydun?’ dedi. Demek yalnız ben değilim. Ama siz duymuyorsunuz.”
Subutai pencereye, sonra kapıya, sonra Maer’e baktı. “Yani dışarıda birileri düğmeye basıyor olabilir ama ev zili her seferinde cevap vermiyor. Sen ise arada Pinina’nın davetini duyuyorsun.”
“Evet.”
“Ve bunlar aynı anda değil.”
“Değil.”
Ro’lanthus’un sesi ağırlaştı. “Henüz değil.”
Bu tek kelime, odanın içine fazladan bir ağırlık bıraktı.
Henüz.
Fırtık kuyruğunu sertçe savurdu. “Demek bu yüzden sürekli deniyorlar.”
Maer başını salladı. “Senkronu arıyorlar.”
Subutai’nin kaşları çatıldı. “Şarkının arasındaki boşluk.”
“Evet.”
“Zil, rıza ile aynı ana denk gelirse?”
Maer cevap vermek istemedi. Ro’lanthus verdi. “O zaman kapı yalnız açılmaz. Kabul eder.”
Bu cümleden sonra kimse birkaç nefes konuşmadı.
O sessizlikte Roland’ın huzursuzluğu büyüdü. Maer bunu hissetti. Pipo içmediği için etrafındaki duygular, kapalı bir odada açık bırakılmış pencereler gibi ona çarpıyordu. Fırtık’ın öfkesi keskin, Subutai’nin korkusu hesaplı, Ro’lanthus’unki ise derin ve eskiydi. O korkunun en tuhaf yanı, dışarıdan gelen düşmanlarla değil, kollarının arasında tuttuğu kitapla ilgili olmasıydı.
Ro’lanthus bir adım geri çekildi.
Sonra bir adım daha.
Subutai ve Fırtık hâlâ kapı, zil ve senkron üzerine tartışmaya başlamıştı. Fırtık, kapının önüne mobilya yığmanın bu evde mobilyaları düşman tarafına göndermek anlamına gelebileceğini söylüyor; Subutai ise doğru mobilya seçilirse bunun yine de değerlendirilebilir bir taktik olduğunu savunuyordu. Ro’lanthus onların sesleri arasında sessizce odadan çıktı.
Maer bunu gördü.
Bir an kalmak istedi. Subutai’nin aklı hızlanıyordu ve bu iyi bir şeydi. Fırtık’ın korkuyu alaya çevirmesi de ekibi ayakta tutuyordu. Ama Ro’lanthus’un uzaklaşırken taşıdığı duygu başka bir şeydi. Yalnız kalırsa büyüyebilecek, büyürse onu eski bir karanlığa doğru çekebilecek bir şey.
Maer sessizce peşinden gitti.
Koridor, misafir odasından çıkınca daralıyordu. Holün gerginliği burada daha boğuk bir hale gelmişti. Duvarlardaki gölgeler sabit görünüyordu ama Maer artık bu evde sabit görünen hiçbir şeye tam güvenmiyordu. Ro’lanthus yemek odasına geçtiğinde kapıyı kapatmadı. Sadece içerideki uzun masanın yanında durdu.
Yemek odası, evin daha önce başka bir hayat yaşadığını hatırlatan yerlerden biriydi. Uzun masa cilalıydı; üzerinde artık yemek yoktu ama eski baharat, sıcak ekmek ve yıllar önce burada oturmuş insanların konuşmalarından kalmış gibi duran hafif bir koku vardı. Sandalyeler yerli yerindeydi. Duvarlardaki tabaklar, fazla düzenli durdukları için daha rahatsız ediciydi. Burası bir evin sıcak yeri olmalıydı. Şimdi ise kapana kısılmışlığın daha medeni, daha temiz bir yüzü gibiydi.
Ro’lanthus kitabı iki eliyle tutuyordu.
Kitap masaya konmamıştı. Bu, Maer’in gözünden kaçmadı. Ro’lanthus onu hâlâ elinde tutuyordu; tıpkı insanın yıllarca boynuna takılı kalmış bir zinciri çıkardıktan sonra bile, zincirin ağırlığını arar gibi. Kitabın kapağı eskiydi, kenarları yıpranmıştı. Ama Maer için asıl korkutucu olan yıpranmışlık değildi. Kitap, sessiz durmasına rağmen bir yerlerde bekliyordu.
Ro’lanthus başparmağını kapağın kenarına koydu.
Maer’in sesi sert çıktı. “Yapma!”
Ro’lanthus durdu.
Maer bir adım attı. “Şansını zorlamamalısın.”
Elf, yavaşça ona döndü. Gözlerindeki ifade Maer’in beklediği savunma değildi. Öfke de değildi. Daha kötüydü. Yorgunluktu. Ve yorgunluğun altında, yeni özgür kalmış birinin özgürlükten korkması vardı.
“Buraya seni kurtarmaya geldim,” dedi Ro’lanthus. “Ama seni kurtarmaya geldiğim yer burası değildi. Hiç olmadı. Daha da kötüsü uzun zamandır içinde olduğum hapishaneden çıktım ama daha büyük bir hapishaneye düştüm.”
Maer’in boğazı kurudu.
Bu cümlede yalnız Ro’lanthus’un korkusu yoktu. Maer kendi korkusunun da yankısını duydu. Bedeninden çıkamayan bir insanın, hastalığından kaçamayan bir adamın, başkalarının duygularıyla dolup taşarken kendi sınırlarını korumaya çalışan birinin korkusu. Bir hapishanenin yalnız duvarlarla yapılmadığını Maer herkesten iyi bilirdi.
Ro’lanthus kitaba baktı. “Görmezsem işe yaramam. Görürsem belki bir şeyleri önlerim. Belki hangi kapının doğru olduğunu, hangi anın yanlış olduğunu, kimin öleceğini…”
“Ya tekrar içine düşersen?”
Ro’lanthus cevap vermedi.
Maer, onun duygusunu hissetti. Bu cevap vermeyişin içinde bir boşluk vardı. O boşluğun adı korkuydu ama yalnız korku değildi. Utanç da vardı. Çünkü Ro’lanthus, kitabın hâlâ kendisini çağırmasından utanıyordu. Eski hapishanenin, yeni belirsizlikten daha tanıdık gelmesinden utanıyordu.
Maer sesini yumuşattı. “Bu evden çıkmanın bir yolunu bulabiliriz. Bulamazsak bile onun için savaşabiliriz. Ama o kitaba geri düşersen, seni nerede arayacağımı bile bilmem.”
Ro’lanthus’un parmakları kapağın kenarında kasıldı.
“Burada da kapana kısıldık.”
“Evet.”
Bu dürüst cevap, Ro’lanthus’u şaşırttı. Maer bunu gördü.
“Evet,” diye tekrar etti Maer. “Kapana kısıldık. Bu ev bizi anlamadığımız odalara, bilmediğimiz pencerelere, yanlış duyulmuş rızalara ve şarkılı zillere sürüklüyor. Dışarıda bizi öldürmek isteyen insanlar var. Üst katta Pinina var. Aynalarda Cin Cüce var. Kazanda Türki var ve muhtemelen biz burada konuşurken evin başka bir yerinde bir şey daha ters gidiyordur.”
Ro’lanthus’un ağzının kenarı istemeden kıpırdadı. “Bu pek ikna edici olmadı.”
“Daha bitirmedim.”
“Umarım iyi yere bağlanır.”
“Ben de.”
Maer masanın kenarına dokundu. Ahşap burada daha soğuktu. “Bu ev bir hapishane gibi hissettiriyor olabilir. Ama hâlâ içinde yürüyebiliyoruz. Kapıları var. Pencereleri var. Saçma düğmeleri var. Bazen bizi yanlış yere götürüyor ama götürüyor. Savaşabileceğimiz yerler var. Yanlış da olsa cevap veren duvarları var.”
Ro’lanthus kitaba baktı.
Maer devam etti. “O kitapta ne var bilmiyorum. Ama sen biliyorsun. Oraya geri dönersen, bunun bir kapı mı yoksa kapanan bir ağız mı olacağını bilmiyoruz.”
Ro’lanthus’un yüzünden bir gölge geçti.
“Görü kullanmak başka,” dedi Maer. “Kendini görüye teslim etmek başka. Sen bir kitap değilsin Roland. Bize bunu kanıtlamak için tekrar kitabın içine girmen gerekmiyor.”
Bu kez sessizlik uzun sürdü.
Yemek odasının dışından Subutai ile Fırtık’ın alçak sesleri geliyordu. Fırtık bir sandalyeyi kapı önüne yığmanın sandalyeye hakaret olduğunu söylüyor, Subutai ise sandalyelerin savaşta kullanılmak için yeterince bacaklı yaratıklar olduğunu savunuyordu. Bu saçma konuşma, yemek odasının ağır havasına uzaktan gelen bir hayat işareti gibi karıştı.
Ro’lanthus kitabın kapağını açmadı.
Başparmağını kenardan çekti. Sonra kitabı göğsüne bastırdı. Bu hareket, bir şeye sarılmak gibi değildi artık; daha çok bir şeyi son kez tartmak gibiydi. Ardından çantasını açtı ve kitabı içine koydu.
Kitap çantaya girdiğinde oda değişmedi.
Ama Maer, Ro’lanthus’un içinde küçük bir şeyin yer değiştirdiğini hissetti.
Bu zafer büyük değildi. Bir kapı kapanmamış, bir düşman yenilmemiş, bir büyü bozulmamıştı. Yalnızca bir adam eski hapishanesinin kapağını açmamayı seçmişti.
Bazen bu da savaştı.
Ro’lanthus, Maer’e baktı. “Beni nerede arayacağını bilmediğini söyledin.”
“Evet.”
“Arar mıydın?”
Maer düşünmeden cevap vermedi. Çünkü bazı sorular, hızlı cevaplanınca ucuzlardı. Sonra başını hafifçe salladı. “Evet.”
Ro’lanthus’un yüzündeki ifade yavaşça değişti. Güven değildi henüz. Dostluk da hemen gelmezdi. Ama ilk taş yerine oturmuştu.
Dışarıdan, Diş Dağları’ndan gelen savaşın soğuğu hâlâ evin bir yerinde bekliyordu.
________________________________________
Nohmaran ilk darbeyi Runik’e indirmek için değil, Runik’in büyüsünü bitirmesine engel olmak için savurdu.
Bu fark küçüktü ama hayat kurtaran şeyler çoğu zaman böyle küçük farklardan oluşurdu. Cüce, öfkeyle gözleri kör olmuş bir adam gibi saldırmıyordu. Öfkesi vardı, hem de bütün bedenini yakacak kadar vardı; fakat baltasını nereye indireceğini bilen bir adamın öfkesiydi bu. Karısı arkasındaydı. Bebeği karısının kucağındaydı. Kapıdan çıkan beş adamın içinde en tehlikeli olanın o anda büyüyü toplamaya başlayan mor cübbeli olduğunu görmüştü.
Runik, Diş Dağları’nın soğuk havasından mavi tayfları ayıklıyordu. Bunlar çıplak gözle görünmezdi belki, ama büyücünün parmaklarının çevresinde kırağıya benzeyen ince titreşimler oluşuyordu. Mor enerjinin sert, itici, kendinden emin baskısı cübbesinin kollarında dolaşıyor; mavi soğuğun durduran karakteriyle birleşerek eşiğin önüne yarı görünmez bir kırağı perdesi örmeye hazırlanıyordu. Bu büyü tamamlanırsa Nohmaran’ın kasları ağırlaşacak, dizleri kilitlenecek, baltası elinde taş gibi kalacaktı.
Nohmaran bunu büyünün adını bilmeden anladı.
Baltasını yukarıdan değil, aşağıdan savurdu.
Runik’in beklediği açı bu değildi. Büyücü geri çekilmek yerine enerjiyi tamamlamaya çalıştı; çünkü kendisini koruyacak şeyin bir nefes sonra hazır olacağını düşünüyordu. O bir nefes, Nohmaran’ın bütün mesafesiydi.
Balta, Runik’in koluna değil, kaburgasının hemen altına, cübbenin mor kumaşının kıvrıldığı noktaya çarptı. Keskin ağız derini tam yarmadı; Runik son anda yana dönmüştü. Ama darbe büyüyü dağıtmaya yetti. Mor-mavi tayflar bir anda kopmuş ipler gibi savruldu. Diş Dağları’nın soğuk havası kırağı yerine çatlamış ışık kırıntılarıyla doldu.
Runik ilk kez bağırdı.
Bu bağırış, Sükûnet hattını böldü.
Talon’un yüzündeki rahat zalimlik silindi. Davor bir adım öne çıktı. Khalid’in eli kılıcına gitti ama çekmedi. Henna, bebeğini göğsüne bastırarak geri çekildi. Rüzgâr, kadının saçlarını yüzüne savurdu; ama gözleri Nohmaran’dan ayrılmadı.
“Geri dur,” dedi Nohmaran.
Bunu Henna’ya mı, Sükûnetçilere mi söylediği belli değildi. Belki ikisine birden.
Davor saldırdı.
İri adamın ilk hamlesi kılıçla değildi. Bedenleydi. Nohmaran’ın baltası kısa mesafede tehlikeliydi; Davor bunu gördü. Bu yüzden baltanın ağzına değil, cücenin alanına girdi. Omzunu düşürdü, ağırlığını öne verdi ve bir duvar gibi çarptı.
Nohmaran savruldu ama düşmedi.
Cüce topuklarını kayaya geçirdi. Dizleri büküldü, omzundan kemik kırar gibi bir ağrı geçti, nefesi ağzından sertçe çıktı; ama düşmedi. Baltanın sapını iki eliyle tutup Davor’un dizine doğru kısa bir vuruş yaptı. Bu, öldürücü bir darbe değildi. Ama iri adamın ağırlığını bir an bozdu.
Davor’un kaşı çatıldı.
Nohmaran o bir anı kullandı. Baltanın ters ucuyla Davor’un bileğine vurdu, sonra yana sıyrıldı. Karısı ve bebeğiyle aralarına kimsenin girmesine izin vermiyordu. Her adımı, geri çekilmek gibi görünse de aslında onları koruyacak yeni bir çizgi çiziyordu.
Talon, “Bitirin şunu,” dedi.
Khalid hâlâ yerinden tam kıpırdamamıştı. Gözleri Nohmaran’ın üstündeydi. Karşısındaki adam bir düşman gibi görünmüyordu. Kutsal saydığı bir evin önünde, karısını ve bebeğini arkasına almış bir adamdı. Bu savaş Khalid’in savaşı değildi. En azından biraz önce değildi.
Runik, kaburgasının altını tutarak sendeledi. Parmakları kanla lekelendiğinde Khalid’in yüzü değişti.
İşte o an, savaş onun için de başladı.
Khalid kılıcını çekti.
Kılıç çekilirken çıkan ses Diş Dağları’nın rüzgârını kısa bir an ikiye böldü. Nohmaran bunu duydu. Başını çevirmedi. Çünkü Davor hâlâ önündeydi. Cüce baltasını alçak tuttu, sol ayağını biraz geriye aldı ve Davor’un bir sonraki hamlesini bekledi.
Davor bu kez tekme attı.
Darbenin gücü, Nohmaran’ın kaburgalarına değil, omzuna geldi. Cüce yana savruldu, kayaya çarptı. Sırtından acı patladı. Henna çığlık attı ama Nohmaran yerden kalkarken başını bile çevirmedi. Çünkü sesine bakarsa ölürdü. Bebeğin ağlamaya başlaması, onun içini parçaladı. Ama balta hâlâ elindeydi.
Khalid yaklaştı.
Nohmaran, iri barbarın adımlarını zeminden okudu. Khalid Davor gibi doğrudan ezmeye gelmiyordu. Daha ölçülüydü. Daha savaşçıydü. Omuzları geniş, nefesi dengeli, kılıcı hazırdı. Nohmaran onunla güç yarışına giremezdi. O yüzden girmedi.
Khalid ilk kesmeyi omuz hizasından getirdi. Nohmaran baltasının sapıyla karşıladı. Darbe sapı titretti; cücenin avuç içleri yandı. Hemen diz kırdı, ağırlığını aşağı çekti ve Khalid’in bacağına doğru kısa, alçak bir hamle yaptı. Khalid geri basmak zorunda kaldı. Geri basarken yüzündeki şaşkınlık çok kısa sürdü.
Nohmaran ikinci darbeyi balta ağzıyla değil, omzuyla vurdu.
Cüce bedeni kısa ve sertti. Khalid’in kaburga altına çarpan omuz darbesi, barbarı yıkmadı ama nefesini böldü. Khalid bir adım yana kaydı. O sert ve yılmaz beden bile darbeyi aldı; kaburga altında kör bir sızı yayıldı.
Nohmaran hemen arkasından baltayı çevirdi.
Bu kez Runik’e doğru değil, Davor’un tekrar yaklaşan bileğine doğru. Balta ağzı bileği kesmedi ama elin dengesini bozdu. Davor’un yumruğu boş geçti. Cüce onun kolunun altından sıyrıldı ve yeniden Henna ile bebek arasına döndü.
“Git!” diye bağırdı Nohmaran.
Henna başını iki yana salladı. “Hayır!”
“Git!”
Bebek ağlıyordu. O ağlama, rüzgârın içinde küçük ama inatçı bir hayat sesi gibi duyuluyordu.
Yeşil cübbeli ölü uyandıran geride durmuş, sahneyi fazla dikkatli izliyordu. Nohmaran’ın direnişi onda savaşçılara özgü bir saygı uyandırmadı; daha çok yaklaşan ölümün kokusunu almış birinin merakını uyandırdı. Talon bunu fark etti.
“Gözlerini dikme,” dedi sertçe. “İşimiz ölüsüyle değil.”
“Henüz,” dedi yeşil cübbeli adam.
Talon’un bakışı soğudu. “Hiç.”
Bu arada Runik dizlerinin üstüne düşmemek için kapının kenarına tutunmuştu. Yaralıydı. Öldürücü değildi belki ama büyü çizgisini bozacak kadar derindi. Mor cübbesinin altında kan ısınıyor, Diş Dağları’nın soğuğunda buhar gibi görünmeden kumaşa yayılıyordu. Enerjileri yeniden toplamaya çalıştı ama nefesi düzensizdi.
Nohmaran bunu gördü.
Yeniden Runik’e gitmek istedi.
Khalid bu kez araya girdi.
Darbe hızlıydı. Kılıç yukarıdan inmedi; yandan, Nohmaran’ın baltasını tutan kolunu açmaya zorlayacak bir çizgide geldi. Cüce sapla karşıladı. Kılıç sapta kaydı, kıvılcım çıkardı. Nohmaran bileklerini kilitledi. Khalid bastırdı. İki beden arasındaki fark çok büyüktü. Ama cüce, toprağa kök salmış gibiydi.
Nohmaran birden kuvveti bıraktı.
Khalid’in kılıcı beklediği direnci kaybedince öne aktı. Nohmaran dizinin üstüne çöktü, baltanın sapını Khalid’in dizine sertçe vurdu. Khalid’in bacağı bir an boşaldı. Barbar hırladı. Bu hırlama öfke kadar acı da taşıyordu.
Davor yandan geldi.
Nohmaran onu son anda gördü. Omuz darbesi bu kez onu yere düşürdü. Sırtı kayaya çarptı, başının arkası sert zemine vurdu. Dünya bir an bembeyaz oldu. Henna’nın sesi çok uzaktan geldi. Bebek ağlıyordu. Rüzgâr ağzına toprak ve soğuk taşıdı.
Ama Nohmaran hâlâ baltasını bırakmamıştı.
Yerden doğrulurken baltayı savurdu. Darbe Davor’un baldırını sıyırdı. İri adam geri çekildi. Khalid bir kez daha saldırdı. Nohmaran kalkmaya çalışırken karşılamak zorunda kaldı. Bu kez kılıcın düz yanı omzuna indi. Kemik kırılmadı ama omuzdaki et ezildi. Cüce dişlerini sıktı.
Talon’un yüzündeki ifade değişmeye başlamıştı.
Başta bu adamı bir pürüz olarak görmüştü. Henna’nın yıllar sonra karşısına çıkması kötü bir şaka gibiydi. Nohmaran’ın saldırması ise kapının önünde yaşanan gereksiz bir aksilik. Fakat şimdi Runik yaralıydı, Khalid’in bacağı aksıyordu, Davor’un baldırında kan vardı ve kapı hâlâ onları doğru eşiğe almamıştı. Bu savaş, amaçlarına hizmet etmiyordu. Zaman harcıyordu. Risk büyütüyordu.
“Yeter,” dedi Talon.
Khalid duydu ama hemen geri çekilmedi.
Nohmaran bir kez daha ayağa kalkmıştı.
Artık sol omzunu doğru düzgün kaldıramıyordu. Nefes alırken kaburgaları yanıyordu. Bir gözüne kan inmişti. Ama yine de Henna’nın ve bebeğin önündeydi. O küçük beden, bütün Diş Dağları rüzgârına, bütün Sükûnet hattına ve bütün çalınmış yıllara karşı hâlâ kapı gibi duruyordu.
Khalid’in yüzünde bir şey çatladı.
Bu adam düşmanı değildi.
Ama Runik’in kanı yerdeydi. Talon’un emri havadaydı. Sözleri, bağları, seçtiği yol ve savaşçı refleksi, merhametin önüne geçti. Khalid kılıcını iki eliyle tuttu.
Nohmaran bunu gördü.
Kaçmadı.
Baltasını kaldırdı.
Son karşılaşma kısa sürdü. Nohmaran baltayı Khalid’in kaburgasına doğru alçaktan savurdu. Khalid bu kez hamleyi bekliyordu. Bir adım yana açıldı, kılıcının kabzasıyla baltanın sapını kıracak kadar sert vurdu. Sap çatladı ama kopmadı. Nohmaran kalan gücüyle omzunu Khalid’in göğsüne gömdü. Barbar geriye yarım adım gitti. O yarım adım, Nohmaran’ın son başarısı oldu.
Khalid’in kılıcı indi.
Darbe, Nohmaran’ı hemen yere yıkmadı. Cüce bir an ayakta kaldı. Yüzünde şaşkınlık yoktu. Sadece derin bir yorgunluk vardı. Sonra dizleri çözüldü.
Henna bağırdı.
Talon, Khalid’in arkasından sertçe konuştu. “İçeri. Runik’i alın.”
Davor Runik’e gitti. Khalid birkaç nefes Nohmaran’a baktı. Son darbeyi indiren elinde hâlâ kılıç vardı; ama yüzündeki ifade zafer taşımıyordu. Yeşil cübbeli adam yerdeki cüceye bir kez daha fazla uzun baktı. Talon onu kolundan yakalayıp kapıya itti.
Sükûnet geri çekildi.
Nohmaran onları yenememişti.
Ama onları durdurmuştu.
Kapı onların ardından uğuldayarak kapandı.
Henna, bebeğiyle birlikte Nohmaran’ın yanına koştu. Dizlerinin üzerine çökerken bebeği bir koluyla hâlâ göğsüne bastırıyordu; diğer eliyle Nohmaran’ın başını kaldırdı. Cücenin kanı karın ve taşın üzerinde koyu bir çizgi gibi yayılıyordu.
“Nohmaran,” dedi. “Hayır. Hayır, bana bak. Bana bak.”
Nohmaran gözlerini açtı.
Bebek ağlamayı bırakmıştı. Bu daha kötüydü. Küçük yüzü, annesinin göğsüne yaslanmış, gözleri kocaman açılmıştı. Nohmaran onu gördü. Sonra Henna’yı.
“Git,” dedi.
Henna başını salladı. “Sus. Konuşma.”
“Git.”
“Hayır.”
Nohmaran nefes aldı. Nefesi kısa ve kırık çıktı. “Bu evin kapısında… daha fazla yaşama.”
Henna ağlıyordu artık. “Ben seni bırakmam.”
“Beni değil,” dedi Nohmaran. Gözleri bebeğe kaydı. “Onu götür.”
Bebeğin yanağına bakmak için elini kaldırmaya çalıştı ama kolu yarı yolda kaldı. Henna onun elini tuttu ve bebeğin örtüsüne değdirdi.
“Oğlumuza iyi bak,” dedi Nohmaran. “Kabilenin yanına git. Orada… mutlu ol.”
Henna’nın yüzü acıyla buruştu. “Sensiz nasıl?”
Nohmaran’ın dudaklarında, çok eski bir yorgunluğun içinden geçip gelen küçük bir gülümseme belirdi. “Bekleme artık.”
Bu cümle Henna’yı paramparça etti.
Nohmaran’ın gözleri önce karısında kaldı. Sonra oğluna kaydı. Diş Dağları’nın rüzgârı, Henna’nın saçlarını onların yüzüne savurdu. Cücenin nefesi bir kez daha geldi.
Sonra gelmedi.
Henna onu kollarında tuttu. Bebeği göğsüne bastırdı. Rüzgâr, kapının kapandığı yerde dönüp duruyordu; ama artık kapı yoktu. Yalnız taş, kan ve yıllarca yanlış kapıda bekletilmiş bir kadının çığlığı vardı.
________________________________________
Subutai, oturma odasındaki aynayı fark ettiğinde Fırtık hâlâ ona sandalyelerle ilgili hakaret ediyordu.
“Ben sadece diyorum ki,” dedi Subutai, “eğer kapıdan gireceklerse, kapının önüne bir şeyler koymak mantıklı.”
“Evet,” dedi Fırtık. “Sonra ev o şeyleri ‘gelen misafirleri karşılamak için düzenlenmiş mobilya’ olarak yorumlar ve hepsini güzelce kenara çeker.”
“Bu çok özel bir kötümserlik.”
“Bu evde yaşanmışlığa dayalı gerçekçilik.”
Oturma odası genişti. Ağır perdeleri, koyu renkli koltukları, duvarın bir yanında duran uzun aynası ve karşı odanın açık kapısından seçilen başka bir ayna ile fazla sakin görünüyordu. Sakinlik bu evde hiçbir zaman bedava değildi. Subutai bunu biliyordu. Bu yüzden aynaya bakarken yalnız kendi yansımasını görmedi. Bir imkân gördü.
Ve bir felaket.
Bazen ikisi aynı şeydi.
“Bu aynaları neden kullanmıyoruz?” diye sordu.
Fırtık’ın bütün yüzü düştü. “Çünkü aynaların içinde küfürbaz bir felaket yaşıyor olabilir?”
“Evet, bu eksisi.”
“Eksisi mi?”
“Artılarını da düşünmeliyiz.”
“Ben o artıların hepsinin sonunda bir yerden Cin Cüce çıkacağını düşünüyorum.”
Subutai aynanın karşısına geçti, ama fazla yaklaşmadı. “Karşı odadaki ayna bunu görüyor.”
“Ben de görüyorum.”
“Belki düşmanı yanlış odaya yönlendirebiliriz.”
“Belki düşman yerine bizi aynanın içine yollar.”
“Bu da bir ihtimal.”
“Sen ihtimalleri bazen fazla rahat karşılıyorsun.”
Tam o anda Maer yemek odasından oturma odasına döndü. Ro’lanthus onun arkasındaydı. Elf daha solgun görünüyordu ama kitabı artık elinde değildi. Çantasındaydı. Bu, küçük bir değişiklikti; fakat Maer için çok şey ifade ediyordu.
Sonra rıza geldi.
Zil değil.
Daha önceki gibi evin içinde neşeli bir melodiyle dolaşan o korkunç normal ses değil. Bu kez Pinina’nın kirli daveti, Maer’in göğsüne birkaç kelime halinde dokundu.
“Sizi içeriye davet ediyorum.”
Maer olduğu yerde durdu.
Davet geçti.
Bir.
İki.
Üç.
Zil çaldı.
Şarkılı, neşeli, rahatsız edici ses holün ahşaplarında dolaştı. Bu kez aradaki süre o kadar kısaydı ki Maer, iki ayrı şeyin birbirine değmeden hemen yan yana geçtiğini hissetti.
Subutai aynadan başını kaldırdı. “Ne oldu?”
Maer cevap vermeden önce zilin son notası duvarlarda titredi.
Senkron hâlâ tutmamıştı.
Ama yaklaşmıştı.
BÖLÜM NOTU
31. Bölüm: Bir Hapishaneden Diğerine burada bitti.
Bu bölümde Nohmaran’ın kısmını yazarken özellikle durup durup düşündüm. Meleran’da bazı kahramanlıklar büyük sözlerle değil, sadece birkaç nefes daha dayanmakla oluyor. Birinin kaçabilmesi için, birinin biraz daha ayakta kalması gerekiyor.
Büyük Ev tarafında ise işler artık iyice eşiğe dayandı. Pinina’nın daveti, kapılar, zil ve Subutai ile Fırtık’ın o felaket mantığı derken, hikâye yavaş yavaş kaçınılmaz yere doğru çekiliyor.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bölümle ilgili yorumlarınızı gerçekten merak ediyorum.
— M. Ercan Ergür

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı