45. BÖLÜM: SÖYLENEN İSİM
Tommek’in kılıcı, kapı eşiğinde az önce dağılan o şekilsiz karanlığın içinden çekildiğinde, sanki demir bile neye dokunduğunu anlayamamıştı. Çınlama kısa sürmüş, ama zindanın taşlarına, kapının paslı menteşelerine ve Lehron’un kaburgalarının arasındaki boşluğa kadar işlemişti. Bir an için ikisi de kıpırdamadı. Karanlık gerçekten dağılmış mıydı, yoksa insan gözünün bakamadığı başka bir kıvrıma mı çekilmişti, anlayacak zaman yoktu. Tommek’in yüzünde zafer yoktu. Birini öldürmüş adamın rahatlığı yoktu. Zaten karşılarındaki şeyin öldürülebilen şeylerden olup olmadığını kim bilebilirdi? Adam yalnızca kılıcını biraz daha sıkı tuttu ve kapının ardındaki dar koridora baktı.
“Yürü,” dedi.
Lehron yürüdü.
İşte asıl korkunç olan buydu belki de. Yürüyebiliyordu. Göğsünün ortasında ağırlıkların bıraktığı derin ve kör baskı duruyordu. Bilekleri iplerin açtığı yaralarla yanıyor, tırnak dipleri her kalp atışında unutulmuş iğneleri yeniden hatırlıyor, sırtı ve omuzları gerginin görünmez elleriyle hâlâ iki ayrı yöne çekiliyordu. Ama yürüyebiliyordu. Ölümün kıyısında sürüklenen, kendi gövdesini taşıyamayan bir adam gibi değil; kırılmış ama henüz bitmemiş biri gibi. Bu iyi bir şey olmalıydı. İnsan zindandan çıkarken yürüyebiliyorsa buna şükretmeliydi. Fakat Lehron şükredemedi. Çünkü bedeninin hâlâ ayakta oluşu ona direncini değil, ağzından çıkan o tek ismi hatırlatıyordu.
Tommek.
Zaffer’in karşısında, acının düşünceden önce geldiği, nefesin insanın kendisine ait olmaktan çıktığı, etin sadakatten daha yüksek sesle bağırdığı o yerde söylemişti. Henna’nın adını söylememişti. O adı, göğsüne konan ağırlıkların altında, gerginin kemiklerini çatlatan kuvvetinde, işkencecinin sabrında ve kendi korkusunda saklamıştı. Fakat Tommek’in adını vermişti. Şimdi o isim, canlı bir beden olarak yanında yürüyordu. Kılıç tutuyor, yol biliyor, onu zindandan çıkarmaya çalışıyor ve henüz hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranıyordu.
Belki de gerçekten bilmiyordu.
Belki de daha kötüsü, henüz bilmemesi gerekiyordu.
Tommek koridorun karanlığına kulak verdi. Zindanın üst taraflarından gelen çığlıklar artık tek tek seçilmiyordu. Bağıranlar insan mıydı, muhafız mıydı, hizmetli miydi, yoksa insan sesi taklit eden başka bir şey mi, anlaşılmıyordu. Kale, kendi içinden yavaş yavaş sökülen büyük bir hayvan gibi inliyordu. Tommek bu seslerin hiçbirine dönmedi.
“Hane koridorlarına çıkacağız,” dedi. “Oradan kraliçenin odalarına ulaşabiliriz. Kız hâlâ oradaysa...”
Henna’nın adını söylemedi.
Lehron bunu duydu. Söylenmemiş şeyleri duymakta artık fazla ustalaşmıştı.
“Yaşıyor mu?” diye sordu.
Tommek’in adımı bozuldu ama durmadı.
“Bilmiyorum.”
“Gördün mü?”
“Hayır.”
“Kral?”
Tommek dişlerini sıktı.
“Lehron, yürümeye gücün varsa konuşmaya harcama.”
Lehron susmalıydı. Bunu biliyordu. Tommek hızlı gitmek istiyordu. Kalenin içinde, zindanın üzerinde, muhafızların ve karanlığın birbirine karıştığı o saatte vakit bir bıçak kadar keskin olmalıydı. Fakat susamadı. Çünkü suç, insanın içinde sessiz durmayı bilmeyen bir şeydi. Bir kez uyanınca her adıma, her nefese, her bakışa karışıyordu. Tommek’in omzuna, yürüyüşüne, kılıcı tutuşuna, ona dönmeden konuşmasına, zindanın yolunu bilmesine, kalenin görünmez kapılarını sanki kendi avucunun çizgileriymiş gibi hatırlamasına baktıkça Lehron’un içinde aynı soru büyüyordu: Bu adamın adını nasıl verdin?
“Bize ne oluyor Tommek?” dedi. “Doğudan gelen şey bu mu? Hassan’ın söylediği bu muydu? Emirler bu yüzden mi değişti?”
Tommek bu kez durdu. Tamamen değil; fakat adımlarının ritmi kırıldı. Lehron bunu fark etti. Tommek’in aceleyle çektiği yolun içine küçük bir taş koymuştu sanki. Adam başını çevirdi. Bakışı öfkeliydi ama yalnız öfke değildi. Sabırsızlık vardı, korku vardı, bir de Lehron’un içini daha çok üşüten ince bir kuşku. Çünkü Tommek onu görüyordu. İşkence görmüş, evet. Yaralanmış, evet. Ama hâlâ konuşabilen, hâlâ soru sorabilen, hâlâ yürüyen bir Lehron görüyordu. Bir günü aşkın süredir zindanda olan bir adam için fazla ayaktaydı. Tommek’in bakışı bunu soruyordu.
“Hassan döndüğünde insan gibi değildi,” dedi Tommek sonunda. Sesi alçak çıktı; çünkü kalede ses çıkarmak artık yalnız duyulmak değil, bulunmak demekti. “Bir ulak gibi değil. Sanki kendi mezarından çıkmış gibi. Doğu köyleri susmuştu, dedi. Ama ölümle susmamıştı. Daha eski, daha kötü bir şeyle. Bize saldırıyı durdurmamızı söylediler. Kralı ve hanesini korumamızı. Ben de anlamadım. Hâlâ nefret ediyorum bundan. Fakat yukarıdaki şey, bizim nefretimizi umursayacak bir şey değil.”
Lehron cevap vermedi. Tommek’in söyledikleri cevap olmaktan çok, cevabın kırılmış parçalarıydı. Doğu köyleri. Hassan. Kralı öldürmek için sızılmış bir kalede kralı koruma emri. Bunların her biri zihninde birer taş gibi yerine oturuyor, fakat hiçbiri içindeki asıl ağırlığı yerinden oynatmıyordu. Tommek’in adı hâlâ oradaydı. Zaffer’in yüzü hâlâ oradaydı. “Tommek,” deyişi hâlâ oradaydı. İnsan bazen söylediği tek kelimeyi, bütün bir işkence odasından daha uzun yaşardı.
Yukarıdan bir ses geldi. Bir kapının kırılması gibi başladı; fakat yalnız kapı değildi. Demir, taş, kemik ve çığlık aynı anda bükülmüş gibiydi. Tommek başını kaldırdı. Kılıcı yeniden yukarı kalktı. Bir adım atacak oldu.
Lehron’un göğsü o anda kilitlendi.
Duvara tutundu. Bu gerçekten oldu. Oyun değildi. Korkudan değil, hileyle değil, bedeni bir an için ona tekrar ihanet ettiği için durdu. Fakat durduğu anda, durmanın Tommek’i de durdurduğunu gördü. Tommek geri döndü, öfkeyle kolundan tuttu.
“Şimdi değil.”
“Bir nefes,” dedi Lehron. Sesi zor çıkmıştı. “Sadece bir nefes.”
“Bir nefesimiz yok.”
Doğruydu bu. Yine de o nefes harcandı. Sonra bir nefes daha. Tommek onu çekti, merdiven ağzına kadar götürdü. Lehron orada Henna’yı sordu. Adını söylemeden.
“O hâlâ kraliçenin yanında olabilir mi?”
Tommek cevap vermek yerine küfretti. Sonra yan geçidin daha güvenli olduğunu söyledi. Lehron neden diye sordu. Tommek söylemedi. Birkaç adım daha attılar. Uzakta bir çığlık daha koptu. Tommek hızlandı. Lehron bu kez kendi iradesiyle durmadı; ama ayakları taşın üzerinde kaydı, eli duvara çarptı. Tommek yine durmak zorunda kaldı.
Böyle böyle ilerlediler. Bir adam kaçmak istiyor, diğeri yürüyebildiği için durabiliyordu. Bir adam vakti keskin bir bıçak gibi kullanmak istiyor, diğeri her nefeste o bıçağın ağzına kendi suçunu sürtüyordu. Lehron bunun neye yol açtığını bilmiyordu. Tommek de bilmiyordu. Onlar yalnızca zindandan çıkmaya çalıştıklarını sanıyorlardı.
Geçide vardıklarında soğuk çoktan geçmişti.
Dar taş koridorun başında ikisi de durdu. Meşaleler yanıyordu ama alevleri küçülmüş, sanki biraz önce üzerinden geçen görünmez bir el tarafından ezilmişti. Kapılardan biri içten dışa doğru kırılmıştı. Demiri garip bir açıyla bükülmüş, tahta kanadı taş zemine sürtünmüş halde kalmıştı. Yerde iki muhafız yatıyordu. Birinin kılıcı kınından yarım çıkmıştı. Diğeri kapıya ulaşmaya çalışmış ama eli havada kalmış gibi düşmüştü. Kan vardı, fakat manzarayı korkunç yapan kan değildi. Kan insanın anlayabileceği bir şeydi. Burada daha korkunç olan, ölümün sanki bir yere uğrayıp sonra hiçbir şey söylemeden geçmiş olmasıydı. Taşların üzerinde donmuş su gibi parlayan ince izler vardı. Meşalelerin isi yukarı değil, yana doğru uzanmıştı.
Tommek hiçbir şey söylemedi.
Ama Lehron, adamın anladığını hissetti. Birkaç nefes önce burada olsalar, yerde yatan adamlardan biri de o olacaktı. Belki ikisi de. Belki şekilsiz karanlık daha zindandan çıkamadan onları yutacaktı. Lehron’un duraksamaları, soruları, tökezlemeleri ve suçunu saklamaya çalışırken açtığı küçük vakit yarıkları onları o andan ayırmıştı. Bunun iyi bir şey olup olmadığını bilmiyordu. Çünkü bu kalede hiçbir şey bedelsiz iyi olmuyordu.
“Geç,” dedi Tommek sonunda.
Geçtiler.
Zindanın üst koridorlarından sarayın iç damarlarına çıktıklarında kale artık kale olmaktan çıkmıştı. Hizmetlilerin kullandığı arka geçitlerde kapılar açık kalmış, bazı kandiller devrilmiş, bazı duvar halıları yarı sökülmüş, ayak izleri birbirinin üzerine binmişti. Bir yerde biri dua ediyor, başka bir yerde biri aynı emri defalarca tekrar ediyor, daha yukarıdan ağır bir şeyin taş üzerinde sürüklendiği duyuluyordu. Tommek yolu biliyordu. Aşçıhanelerin, su mahzenlerinin, hizmetli merdivenlerinin ve kimsenin bakmadığı dar geçitlerin adamıydı o. Kralların haritalarında olmayan yolları, görünmez insanların ayakları ezberlerdi. Lehron bunu düşündü ve suçunun ağırlığı bir kez daha büyüdü. Böyle bir adamın adını vermişti. Kalenin görünmez yerlerini bilen, kendisi görünmez kalabildiği sürece herkesten daha tehlikeli olan adamın adını.
Yan geçide sapacakları sırada muhafızlar önlerine çıktı.
Dört kişiydiler. Belki beş. Korku, karanlıkta insan sayısını değiştirirdi. İkisi kılıcını çoktan çekmişti. Birinin zırhı düzgün kapanmamış, omuzluğu yana kaymıştı. Bir başkasının alnından kan akıyordu. Fakat hepsi ayaktaydı ve ayakta kalan muhafızlar bazen düşmüş olanlardan daha tehlikeliydi; çünkü hâlâ emir ararlar, bulamadıklarında gördükleri ilk şeyi emre dönüştürürlerdi.
İlk Lehron’u tanıdılar.
“Zindandaki asi,” dedi içlerinden biri.
Tommek kılıcını kaldırdı.
Sonra başka bir muhafız Tommek’e baktı. Önce yüzüne değil, giysisine. Sonra elindeki kılıca. Sonra yüzüne. Gözlerinde, daha önce duyduğu bir bilginin şimdi gördüğü bir suretle birleştiği o kısa gecikme belirdi.
“Bu...” dedi. Sesi önce emin değildi. Sonra sertleşti. “Bu aşçıhanedeki adam. Tommek.”
İsim koridorun içinde söylenmedi; çakıldı.
Lehron’un nefesi kesildi. Bir an bütün acıları sustu. Zaffer’in karşısında söylediği o tek kelime, şimdi bir muhafızın ağzından geri dönmüştü. Ne yoldaşça, ne aceleyle, ne yardım çağrısı gibi. Bir işaret gibi. Bir hedef gibi. Bir ihbarın sonunda bulunan kişi gibi.
Tommek kıpırdamadı.
Başını yavaşça Lehron’a çevirdi.
O bakışta soru yoktu. Soru sormasına gerek yoktu. Lehron’un yüzü cevap vermişti bile. Bazı suçlar inkâr etmeye fırsat bırakmayacak kadar hızlı yüzeye çıkar. Lehron “hayır” diyebilirdi. “Ben söylemedim” diyebilirdi. “Zaffer başka yerden öğrendi” diyebilirdi. Ama yalanın bile ayakta durmak için bir omurgaya ihtiyacı vardı ve Lehron’un içinde artık o da yoktu.
Tommek’in yüzünde beklediği öfke belirmedi. Lehron öfke bekliyordu. Bağırmasını, kılıcını ona çevirmesini, boğazına yapışmasını, “Adımı verdin mi?” diye sormasını bekliyordu. Hiçbiri olmadı. Tommek yalnızca soğudu. Yüzündeki her şey geri çekildi. Korku bile. Kalan şey insana değil, karara benzeyen bir bakıştı.
Muhafızlardan biri ileri çıktı.
“Silahını bırak.”
Tommek cevap vermedi.
Lehron, “Tommek...” dedi.
Fakat adı söyler söylemez içi parçalandı. İkinci kez söylemiş gibi oldu. Bir kez işkenceciye, bir kez sahibine. Tommek’in bakışı bir an daha üzerinde kaldı. Orada af yoktu. Ne anlayış, ne merhamet, ne de “başka çaren yoktu” yalanı vardı. Ama kılıç da Lehron’a dönük değildi.
Çünkü muhafızların ağzında olmayan başka bir isim vardı.
Henna.
Onun adı yoktu. Kimse kraliçenin nedimesinden, hane koridorlarında saklanan kızdan, kraliçeye yakın duran genç kadından söz etmiyordu. Lehron, Tommek’i vermişti. Henna’yı vermemişti. Tommek bunu da anladı. Bir adam aynı anda hem ihaneti hem de geriye kalan tek imkânı görebilirdi. Belki en acısı da buydu.
“Demek bu yüzden hâlâ ayaktasın,” dedi Tommek çok alçak sesle.
Cümle Lehron’un göğsüne bir kılıç gibi girdi. Tommek bağırmadı. Bağırsa daha kolay olurdu. Öfkelense, vurmak istese, onu suçlasa belki Lehron o suçun altında ezilir ama en azından suçun adını duyardı. Oysa Tommek yalnızca gerçeği söylemişti. Gerçek bazen küfürden daha zalimdi.
Çatışma başladı.
Tommek ilk muhafızın bileğine vurdu. Kılıç yere düştü. İkinci adam dar koridorda fazla yaklaştı; Tommek omzuyla onu duvara çarptı. Üçüncünün kılıcı Tommek’in kolunu sıyırdı ve kan, koyu bir çizgi halinde kumaşın üzerine yayıldı. Tommek geri çekilmedi. Lehron savaşacak durumda değildi; ama kaçamayacak kadar da bitik değildi. İşte bu, onun cezasıydı belki. Yürüyebilecek kadar canlı, Tommek’in yanında ölebilecek kadar temiz değildi. Bir duvara tutunarak yan geçide doğru ilerledi. Tommek onun için değil, ondan geriye kalması gereken şey için savaşıyordu artık.
“Yan geçit,” dedi Tommek, kılıcını yeniden kaldırırken. “Hane koridoruna çıkar. Onu bul.”
Adı yine söylenmedi.
Lehron bunu duydu. Tommek artık isimlerin ağırlığını biliyordu.
“Sen?” diye sordu Lehron.
Tommek’in yüzü dönmedi.
“Benim adımı biliyorlar.”
Bu cümlede suçlama yoktu. Bu yüzden daha ağırdı. Bir taşın yere konması gibi söylendi. Tartışmasız. Soğuk. Lehron’un içindeki son savunma da o anda kırıldı. Çünkü Tommek haklıydı. Adı artık saklanamazdı. Görünmezliği bitmişti. Aşçıhanenin önemsiz yamağı, hizmetli merdivenlerinin sessiz adamı, su mahzenlerinin gölgesi artık muhafızların ağzında bir hedefti. Ve bunu yapan, Lehron’du.
“Ben...” dedi Lehron.
“Sus.”
Tommek’in sus deyişi, bir hayatı ikiye böldü. Bundan öncesinde işkence vardı. Bundan sonrasında o sus vardı. Lehron, Zaffer’in ağırlıklarını, iğnelerini, gergilerini unutmayacaktı belki; ama hiçbirinin sesi Tommek’in o tek kelimesi kadar uzun sürmeyecekti.
Yan geçitten hane koridorlarına çıktıklarında Henna’yı gördüler.
Kapı aralığında duruyordu. Saçları dağılmıştı. Elbisesinin kolu yırtılmış, yüzü sarayın bütün korkusunu üzerine çekmiş gibi solmuştu. Arkasında birini saklıyordu. Kraliçe miydi, hane halkından biri miydi, yaralı bir hizmetli miydi, Lehron seçemedi. O an görebildiği tek şey Henna’nın ayakta oluşuydu.
Yaşıyordu.
Adı verilmemişti ve yaşıyordu.
Bazen bir ismin söylenmemesi, insanın dünyada kalabileceği en ince ip oluyordu.
Henna da onu gördü. Gözlerinde korku, umut ve anlam verememe aynı anda parladı.
“Leh—” diye başlayacak oldu.
Tommek’in eli havaya kalktı.
Henna sustu.
Lehron da sustu. Koridorun ortasında üç kişi, söylenmemesi gereken isimlerin ağırlığı altında birkaç nefeslik bir sessizliğe sığdı. Henna bir şeyleri anlamış gibi Tommek’e baktı. Sonra Lehron’a. Sonra koridorun gerisinden yaklaşan muhafız seslerine. Soru sormadı. Belki de sarayda kraliçenin yanında yaşamak, insana bazı soruları hayatta kalmak için yutmayı öğretiyordu.
Arkadan Tommek’in adı tekrar duyuldu.
Bu kez daha yüksek. Daha emin. Birinin diğerlerine yolu gösterdiği bir işaret gibi.
Tommek başını çevirdi. Sonra Lehron’a baktı. Bu bakış, az önceki bakıştan daha ağırdı. Çünkü artık içinde yalnız ihanetin bilgisi yoktu; karar da vardı. Affetmiyordu. Lehron bunu gördü. Tommek onu affetmiyordu ve affetmeyecekti. Ama Henna’nın adı hâlâ saklıydı. Görev hâlâ bitmemişti. Kraliçe, hane, kalenin içine çöken karanlık, bütün o yanlış ve gecikmiş emirler hâlâ oradaydı. Tommek kendi kırılmış güvenini, bütün bunların önüne koymadı. Belki de Tommek’i en korkunç yapan buydu.
İhanete uğradığında bile görevini yapabiliyordu.
“Onu çıkar,” dedi.
“Hayır,” dedi Lehron.
Çok geç kalmış bir kelimeydi bu. İçinde ne güç vardı ne hak.
Tommek ona yaklaştı. O kadar yaklaştı ki Lehron, adamın kolundaki kanın kokusunu aldı. Tommek’in sesi Henna’nın duyamayacağı kadar alçak, Lehron’un asla unutamayacağı kadar net çıktı.
“Benim adımı verdin,” dedi. “Onunkini vermedin. Şimdi işe yara.”
Sonra onu itti.
Henna, Lehron’u tuttu. Tommek ise koridorun ortasına çıktı. Kılıcını iki eliyle kavradı. Muhafızların geldiği yöne doğru yürüdü ve kendi adını bu kez kendisi söyledi. Bu bir büyü değildi. Bir çağrı değildi. Bir kefaret duası hiç değildi. Sadece saklanamayan bir gerçeği, başkalarına yol açacak bir kapıya dönüştürmekti.
“Tommek burada.”
Sesler ona döndü. Ayaklar ona döndü. Kılıçlar ona döndü. İnsan eliyle gelen tehlike, karanlık kadar eski olmasa da yeterince öldürücüydü. Tommek’in sırtı Lehron’a dönüktü. Bir insan bazen yüzünü göstermeden de hüküm verebilirdi. Tommek’in hükmü buydu:
Seni öldürmeyeceğim.
Seni affetmeyeceğim.
Yaşayacaksın.
Henna, Lehron’u çekti.
“Gel,” dedi. “Lehron, gel.”
Lehron gitmek istemedi. Gitmemek istedi. Tommek’in yanında kalmak, onunla savaşmak, ölerek borcunu ödemek istedi. Fakat bazı borçlar ölümle ödenemeyecek kadar kötü seçilmişti. Tommek ona ölme hakkını vermiyordu. Yaşama cezasını veriyordu. Lehron bunu anladı ve bu anlayış, zindandaki bütün ağırlıklardan daha ağır geldi.
Yürüdü.
Arkalarında kılıç sesleri yükseldi. Bir muhafız bağırdı. Başka biri yere düştü. Tommek’in sesi duyulmadı. Bu daha kötüydü. Küfretmedi. Yardım istemedi. Lehron’un adını söylemedi. Henna’nın adını söylemedi. Yalnızca kılıç, taş, kan ve sarayın kırılmış düzeni kaldı geride. Bir noktadan sonra kılıç sesleri de uzaklaştı. Ya da Lehron duymamaya başladı. İnsan bazen kaybettiği şeyi duymaya devam ederse yürüyemezdi.
Dar hizmetli merdivenlerinden indiler. Henna önde, Lehron arkada değildi; Henna çekiyor, Lehron sürükleniyordu. Bedeninin yaraları yeniden konuşmaya başlamıştı. Göğsü yanıyor, bilekleri sızlıyor, dizleri titriyordu. Fakat artık bunların hiçbiri asıl acı değildi. Asıl acı, arkasında bıraktığı adamın adını bir kez söylemiş olmasıydı. Bir kez. Bazı kelimeler bir kere söylenir ve ömür boyu susmazdı.
Merdivenin sonunda Henna durdu. Nefesi kesilmişti. Yüzü solgundu. Lehron’a baktı. Gözlerinde korku vardı, ama yalnız korku değil; anlamaya yaklaşan bir bakış da vardı.
“Tommek neden kaldı?” diye sordu.
Lehron cevap veremedi.
Çünkü gerçeği söylerse Henna’nın yüzünde göreceği şeyi biliyordu. Söylemezse Tommek’in son bakışını içinde taşıyacağını da biliyordu. İki yol da zindandı. Biri dışarıda, biri içeride. Lehron o an anladı ki bazı işkenceler demirle, iğneyle, ağırlıkla yapılmazdı. Bazıları insanın kendi ağzından çıkan bir isimle başlar ve bir ömür boyunca susarak sürerdi.
Tommek’in adı bir kez söylenmişti.
Lehron onu artık her nefesinde duyacaktı.
SON
BÖLÜM NOTU
Bu son, ölmekten daha ağır bir bedelin de olabileceğini gösteriyor: yaşamak, ama söylenen ismi her nefeste yeniden duymak. Tommek’in seçimi de Lehron’un suskunluğu da kolay değil; biri affetmeden yol açıyor, diğeri o yolun içinde kendi cezasını taşıyor.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bölümü beğendiyseniz destek olmayı, yorum bırakmayı ve hikâyeyi takip etmeyi unutmayın.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı