42. BÖLÜM: CEVABI OLAN SORU
“Neler oluyor Tommek?” diye sordu Lehron.
Soru dudaklarından döküldüğü anda Tommek’in yüzünde beliren kısa, sert, neredeyse öfkeye benzeyen korkuyu gördü. Adam kaçmak istiyordu. Kaçmak değil; onu da kaçırmak istiyordu. Zindanın kapısında az önce dağılıp giden o şekilsiz, soğuk, insan aklında yüz bulamayan karanlık neyse, Tommek’in bütün bedenine acele olarak sinmişti. Bir eli Lehron’un kolunun altına girmiş, diğer eli hâlâ kılıcının kabzasını yokluyordu. Kılıçtan gelen soğuk, Tommek’in parmaklarından Lehron’un koluna kadar ulaşıyor gibiydi. Sanki biraz önce kapı eşiğinde duyulan o çınlama yalnız demire değil, adamın etine de işlemişti.
“Şimdi değil,” dedi Tommek. Sesi alçaktı ama zindanın taşlarına çarptığında daha sert duyuldu. “Yürümen lazım. Ne olursa olsun yürümen lazım.”
Lehron yürümeye çalıştı. Bunun için kendisini zorladı. Bütün hayatı boyunca belki hiçbir şeyi bu kadar istememişti. Bileklerini kesen ipler çözülmüştü. Göğsüne konan ağırlıklar kaldırılmıştı. Vücudunu iki ayrı yöne koparacakmış gibi geren o uğursuz kuvvet artık yoktu. Özgürdü. En azından görünürde öyleydi. Fakat insan bazen bağlarından kurtulduğunda değil, kendi bedeninden kurtulamadığında esareti daha iyi anlardı. Ayakları zindanın soğuk taşlarına değdiği anda dizleri ona ait değilmiş gibi titredi. Tommek’in omzuna tutundu, parmaklarını adamın giysisine geçirmeye çalıştı; ama parmakları bile sözünü dinlemiyordu. Tırnak diplerinden sökülen acı, çoktan geçmiş olması gereken bir işkence değil, her adımda yeniden başlayan bir sorgu gibiydi. Göğsünün ortasındaki boşluk ise daha kötüydü. Ağırlıklar gitmişti ama göğüs kemiğinin içine bir mezar taşı bırakmışlardı sanki.
Yukarıdan gelen çığlıklar zindanın derinliklerine döküldü. Önce tek bir ses değildi bu. Kapı çarpmaları, metalin taş üzerinde sürüklenmesi, uzaktan birinin bir başkasına emir vermeye çalışırken boğazında kırılan sesi, ardından hepsini içine alan ince ve dondurucu bir sessizlik... Sonra o sessizliğin içinden yeni çığlıklar doğdu. Lehron o çığlıkları daha önce duyduğu hiçbir şeye benzetemedi. İnsanlar acı çekerken de bağırırdı. Korkanlar da bağırırdı. Ölmekte olanlar da bağırırdı. Ama bu seslerde, ölmekten çok daha eski bir şeyi hatırlamanın korkusu vardı.
“Başladı,” dedi Tommek.
Bu kez öfkeli değildi. Korkusunu da saklamıyordu artık.
“Doğudan gelen şey. Hassan’ın gördüğü, sonra bize emirleri değiştiren şey. Bize bekleyin dediler Lehron. Kralı ve hanesini koruyun dediler. Biz bunu anlamadık. Hiçbirimiz anlamadık. Kralı korumak mı? O adamı mı? O haneyi mi? Ama doğu köylerinde olanları duyduktan sonra...”
Sustu. Öğrendiği her şeyi anlatmaya zamanı yoktu. Anlatacak kelime bulamayacağı şeyler de vardı belli ki.
“İnsan eli değildi. İnsan kini değildi. İnsan açlığı bile değildi. Başka bir şeydi. Şimdi burada.”
Doğu köyleri. Hassan. Emirlerin değiştiği gece. Tommek’in yakasına yapıştığı ulak. Karanlık koridor. Henna’nın iki ucu da izleyen sessiz bakışı. Lehron’un zihni bütün bunları yakalamaya çalıştı. O geceyi hatırladı. Yoksa Tommek’in cümlelerinden yeniden mi kurdu, onu bile bilmiyordu. Hatırladığı şey, devrim emrinin bir gecede beklemeye dönüştüğüydü. Kralın ölümü için sızdıkları kalede, kraliyet hanesinin etrafında görünmez bir kalkan gibi durmaları istenmişti. O zaman bunu korkaklık sanmıştı Tommek. Lehron anlamamıştı. Henna ise hiçbir şey söylememişti; ama o sessizliği içinde ilk anlayan belki de oydu.
“Hen...” diye başlayacak oldu Lehron.
Adı boğazına geldi ve orada kaldı. Henna yaşıyor muydu? Kraliçenin yanında mıydı? Korkmuş muydu? Onu düşünmüş müydü? Tommek onu uyarmış mıydı? Zindandan çıkabilirlerse ona ulaşabilecekler miydi? Bütün bunları sormak için yalnızca bir isme ihtiyacı vardı. Tek bir isme. Fakat o isim işkence sehpasında nasıl dişlerinin ardında kaldıysa şimdi de orada kaldı. Zaffer’e söylemediği adı, zindanın duvarlarına da söylemeyecekti. O adı acıya vermemişti; karanlığa da vermeyecekti.
Tommek bunu duydu. Söylenmemiş şeyi duydu. Lehron’un yarım kalan nefesini, yarım kalan kelimeyi, dilin ucunda yanıp da dışarı çıkmayan o adı anladı. Yüzünde kısa bir kırılma oldu. Yumuşama değil. Tommek’te yumuşama diye bir şey yoktu belki. Daha çok, insanın içindeki en sert taşın bile bir an için yerinden oynaması gibi bir şeydi. Hiçbir şey söylemedi. Sadece başını çok az eğdi. Bu bir yemin değildi belki; ama yeminlerden daha ağırdı. Bazı sözler ağızla verilmezdi. Bazı sözler, bir ismin saklandığını görüp onu saklamaya devam etmekle verilirdi.
“Yürü,” dedi yine de.
Lehron bir adım daha atmaya çalıştı.
Olmadı.
Bütün bedeni bir anda içinden boşaltılmış gibi çöktü. Tommek onu yakaladı, neredeyse düşmesine izin vermedi; ama bu yakalayış bile Lehron’un kaburgalarına gömülen görünmez ağırlıkları yeniden uyandırdı. Nefesi kesildi. Gözlerinin önünde siyah lekeler büyüdü. Bir an için zindandaki mumların hepsi aynı anda sönmüş sandı. Sonra anladı ki mumlar hâlâ yanıyordu. Söndürmeye başlayan şey dışarıdaki ışık değil, içerideki bakıştı.
“Hayır,” dedi Tommek. Bu kez emir vermiyordu. İnkâr ediyordu. “Hayır, kalkacaksın.”
Lehron kalkamayacağını biliyordu. Bunu bir doktorun, bir işkencecinin ya da bir celladın söylemesine gerek yoktu. Beden bazı gerçekleri insana kelimelerden önce anlatıyordu. Acının azalması iyileşme değildi. Tırnak diplerindeki ateşin uzaklaşması merhamet değildi. Göğsündeki baskının artık keskin değil de uzak bir ağırlığa dönüşmesi kurtuluş değildi. Vücudu savaşmayı bırakıyordu. Uzun zamandır onu ayakta tutan şey irade de değildi belki; ihanete direnme zorunluluğuydu. Şimdi isimler korunmuştu. Tommek’in adı çıkmamıştı. Henna’nın adı çıkmamıştı. Dava, en azından onun ağzında, hâlâ bozulmamıştı. Fakat beden, davaların ağırlığını sonsuza kadar taşıyacak bir şey değildi.
Yukarıdan gelen ses bir anda büyüdü. Bu kez çığlıklar değildi yalnızca. Büyük bir kapının içten dışa doğru parçalanması gibi tok bir kırılma duyuldu. Ardından taşların arasında ilerleyen bir uğultu yayıldı. Soğuk, zindanın kapısından içeri görünmez bir su gibi aktı. Mumların alevleri eğildi. Tommek başını kaldırdı. O anda gitmesi gerektiğini ikisi de anladı. Yukarıda bir şey oluyordu. Şimdi. Tam şimdi. Tommek, Lehron’u bırakmazsa o şeye geç kalmayacak; tam vaktinde yakalanacaktı.
Lehron bunun anlamını tam kavradı mı, bilmiyordu. Belki yalnızca Tommek’in gözlerinde gördü. Orada acele vardı. Orada korku vardı. Orada bir yoldaşı bırakmak istemeyen öfke vardı. Ama hepsinden daha geride, daha derinde, görevin hâlâ yaşadığı bir yer vardı. Lehron o yeri gördü ve bu ona tuhaf bir huzur verdi. Tommek hâlâ gidebilirdi. Henna hâlâ bulunabilirdi. Kral ve hane hâlâ uyarılabilirdi. Her şey bitmemişti. Sadece Lehron bitiyordu.
“Git,” dedi.
Tommek’in yüzü sertleşti.
“Sus.”
“Git,” diye tekrar etti Lehron. Bu kez sesi daha zayıftı ama daha kesindi. “Beni taşırsan... ikimiz de kalırız.”
Tommek cevap vermedi. Onu duvara yasladı. Bu hareketi yaparken bile sanki bir yaralıyı değil, taşıyamadığı bir utancı bırakıyordu. Lehron’un sırtı soğuk taşa değdi. Başını yana çevirdiğinde zindanın kirli zemini, uzaklarda kalan işkence sehpası, üzerine konmuş ağırlıkların bıraktığı izler ve kapıya doğru uzanan dar geçit görüş alanına girdi. Bir insanın ömrü ne garipti. Bazen bütün hayatı bir zindanın birkaç adımlık mesafesine sıkışabiliyordu. Sehpa ile kapı arası. İhanet ile sadakat arası. Yaşam ile ölüm arası.
“Onu bul,” dedi Lehron.
İsmi yine söylemedi. Söylemeyecekti.
“Onları koru.”
Tommek’in boğazı hareket etti. Bir şey söyleyecek sandı Lehron. Belki ona yalan söyleyecekti. Belki “Döneceğim,” diyecekti. Belki “Dayan,” diyecekti. Belki de hiçbirine inanmadığı halde ikisini de söyleyecekti. Ama Tommek bunları yapmadı. Sadece başını salladı. Sonra kılıcını daha sıkı kavradı ve kapıya döndü.
Giderken bir kez daha durdu. Arkasına baktı. Lehron o bakışın içinde affedilecek bir şey olmadığını gördü; çünkü bu hatta affedilecek bir ihanet yoktu. Suçlama da yoktu. Sadece geç kalmışlık vardı. Tommek’in bakışı, “Keşke daha erken gelseydim,” diyordu belki. Lehron ise içinden, hayır, diye geçirdi. Belki de daha erken gelseydin ölürdün. Bunu gerçekten bilerek düşünmedi. Bir kehanet gibi değil, ölmekte olan bir adamın anlam veremediği iç sızısı gibi geçti içinden. Bazı gerçekler insanın aklına değil, son nefesine yaklaşırdı.
Tommek zindandan çıktı.
Ayak sesleri koridorda hızla uzaklaştı. Lehron o sesleri dinledi. Bir, iki, üç... Sonra sesler yukarıdan gelen yeni bir uğultunun içinde kayboldu. Zaman, zindanda tuhaf bir şeydi. Bir an bir ömür kadar uzuyor, bir ömür bir damla suyun taş zemine düşmesi kadar kısalıyordu. Lehron kaç nefes geçti bilmiyordu. Belki üç. Belki otuz. Belki de artık nefesleri sayamıyordu.
Sonra yukarıdan yeni bir sessizlik indi. Bu sessizlik olayların bittiğini söylemiyordu; sadece bir şeyin geçtiğini söylüyordu. Arkasında sönmüş meşaleler, kırılmış kapılar ve insanın tenine yapışan o uğursuz soğuğu bırakıp geçen bir şey.
Tommek o geçide ulaştığında, birkaç nefes önce ölümün dişleri arasında olan yer artık boştu. Bunu Lehron görmedi. Görmesi de gerekmiyordu. Yine de hikâyenin içinde, taşların hafızasında, kalenin karanlık damarlarında o an yaşandı. Tommek, kırılmış bir demir kapının önünde durdu. Yerde yatan muhafızlara baktı. Birinin eli hâlâ kılıcının kabzasındaydı ama kılıcı çekmeye fırsat bulamamıştı. Duvarın kenarında donmuş su gibi parlayan ince bir iz vardı. Meşalelerin isi yukarı değil, yana doğru uzanmıştı. Tommek bir an hiçbir şey söylemedi. Sonra geriye, geldiği karanlık koridora baktı. Eğer Lehron sormasaydı, eğer onu o zindanda birkaç nefes daha tutmasaydı, şimdi yerdeki adamlardan biri de kendisi olacaktı.
Bunu tam olarak anlamadı belki. İnsan bazen kendisini kurtaran şeyi, ancak yıllar sonra bir gece uykusundan uyandığında anlar. Tommek’in o anda bildiği tek şey, geç kaldığıydı. Oysa bazen geç kalmak, kaderin insana verdiği en kanlı merhametti.
Zindanda ise Lehron’un gözleri artık tavana bakıyordu. Taşların arasındaki rutubet lekeleri birbirine karışmış, karanlık bir göğe dönmüştü. Korku yoktu artık. Acı da yoktu. Belki de bunlar hâlâ vardı ama ona ulaşamıyordu. Sadece derin bir yorgunluk kalmıştı. İnsan bütün ömrü boyunca bir soru sormak için mi yaşardı? Yoksa bazı sorular, insanın ömrünün bittiği yerde bir başkasına yol açmak için mi doğardı?
Bilmiyordu.
Bilmesine de gerek yoktu artık.
Nefes al, nefes ver.
Eski bir alışkanlık gibi düşündü.
Nefes al, nefes ver.
Sonra nefes almanın da bir seçim olmadığını anladı.
Bazı sorular cevabını isteyen kişiye vermez. Bazıları, bir başkasını ölümden birkaç nefes uzakta tutar.
SON
BÖLÜM NOTU
Bu son, bazen bir sorunun cevabının soruyu soran kişiye değil, hayatta kalan bir başkasına verildiğini gösteriyor. Lehron burada kazanmış ya da kaybetmiş gibi değil, kendi suskunluğunun en ağır bedelini ödemiş gibi kalıyor.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bölümü beğendiyseniz destek olmayı, yorum bırakmayı ve hikâyeyi takip etmeyi unutmayın.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı