43. BÖLÜM: ACELE EDEN ÖLÜM
“Hadi gidelim,” dedi Lehron.
Bu iki kelimenin zindanın soğuk taşlarına çarpıp geri döndüğünü duyar gibi oldu. Sormadı. Tommek’in yüzündeki dehşetin neye ait olduğunu, kapının eşiğinde az önce dağılan o şekilsiz soğuğun nereden geldiğini, zindanların derinlerinden değil de kalenin çok daha yukarılarından kopup gelen çığlıkların neden artık insan çığlıklarına benzemediğini sormadı. Soracak zamanı yoktu. Sorarsa duracaklardı. Dururlarsa öleceklerdi. Bütün acılarının, bütün direnmişliğinin, ağzının içinde kan ve sessizlikle sakladığı bütün isimlerin sonunda vardığı karar bu kadar çıplaktı işte.
Hadi gidelim.
Tommek de tam bunu bekliyormuş gibi onu kolundan yakaladı. Beklemek değil belki; ummak. Çünkü adamın yüzünde bir cevap vermeye hazırlanan insanın değil, bir ölüyü henüz ölü kabul etmeyen ve onu bu yüzden taşımaya yeltenen bir yoldaşın sertliği vardı. Bir eli Lehron’un kolunu omzuna atıyor, diğer eli hâlâ kılıcının kabzasını yokluyordu. Kılıç soğuktu. Bunu Lehron görmeden, dokunmadan da hissedebiliyordu. Kapıda beliren o bulutsu karanlığa saplandığında çıkan çınlama yalnız metalde kalmamış, kılıcın içinden Tommek’in eline, oradan da Lehron’un titreyen bedenine kadar yürümüştü sanki.
“Başını kaldırma,” dedi Tommek. “Seslere dönme. Düşersen bana tutun. Düşmemeye çalışma, bana tutun.”
Bunlar açıklama değildi. Bunlar, karanlık bir suda boğulmakta olan adama uzatılan kısa ve sert nefeslerdi. Lehron başını salladığını sandı. Belki sallamadı. Belki yalnızca sallamak istedi. Zira bedeninin niyetleriyle hareketleri arasında derin ve korkunç bir mesafe açılmıştı. Gergiler çözülmüştü. Bileklerini kesen ipler gevşemiş, göğsüne konan ağırlıklar kaldırılmıştı. Tırnak uçlarında hâlâ takılı kalan birkaç iğne, sanki orada unutulmuş küçük demir mezarlar gibi etine gömülü duruyordu. Fakat asıl acı onların bıraktığı acı değildi artık. Asıl acı, kurtulmuş olması gereken bedenin kurtulmamış olmasıydı. İnsan bazen sehpadan indirildiğinde değil, ilk adımı atamadığında anlıyordu işkencenin hâlâ sürdüğünü.
Tommek onu çekti. Lehron’un ayakları taş zemine bastı. İlk adımı attı. İkinci adımda omzu duvara çarptı. Üçüncüde göğsündeki boşluk öyle bir büyüdü ki bir an sanki bütün zindan onun kaburgalarının arasına doldu. Nefes alamadı. Sonra nefes geldi; fakat hava gibi değil, paslı bir bıçak gibi geldi. Tommek onu düşürmedi. Bu yalnızca iyilik değildi. Bu, acıyı uzatan bir merhametti. Lehron buna minnet duydu yine de. İnsan ölmemek için bazen kendisini inciten ele de tutunurdu.
Koridora çıktıklarında zindanın alışılmış kokusu değişti. Kan, kusmuk, rutubet ve eski demir kokusunun üzerine başka bir şey binmişti. Soğuk. Ama kış soğuğu değil. Mahzen duvarlarının neminden doğan soğuk değil. Bu, sanki bir şeyin gelmeden önce kendisine yer açmasıydı. Meşaleler yanıyor, fakat alevleri taşları aydınlatmaktan çok karanlığın kalınlığını gösteriyordu. Uzakta bir kapı çarptı. Başka bir yönden bir adam, emir vermek ister gibi bağırdı. Cümlesinin sonu yoktu. Ses, boğazında kırıldı. Ardından bir kadın sesi duyuldu mu, yoksa taşların arasından geçen rüzgâr mı kendisini kadın sesi gibi göstermişti, Lehron ayırt edemedi. Başını o yana çevirecek oldu. Tommek kolunu sertçe çekti.
“Bakma,” dedi.
Lehron bakmadı. Sormadı da. Ne oluyor, demedi. Kim bağırıyor, demedi. Yukarıda ne var, demedi. Henna nerede, diye sormak istedi. Adı boğazına kadar geldi, orada kaldı. O ismi işkence sehpasında tutmuştu. Zaffer’in yüzüne, o paramparça burunlu, ölüm kokulu işkencecinin bekleyen sessizliğine karşı tutmuştu. Şimdi de tutacaktı. Korkudan değil, sevgiden. Belki de insan sevdiği şeyi en çok, adını söylemeyerek korurdu. Tommek’e yalnızca tutundu. Tommek’in adını da söylemedi. Buna gerek yoktu. Adam oradaydı. Canlıydı. Acele ediyordu. Henüz bırakmamıştı.
Merdivenlere vardıklarında Lehron’un bacakları kendisine ait olmaktan tamamen vazgeçti. Tommek onu taşımadı; taşıyamazdı. Taşırsa yavaşlayacaklarını biliyordu. Onu ayakta tutmaya çalıştı. Bu yüzden kaçış, bir koşu değil, iki adamın tek bir bedeni kandırarak yukarı çıkarmaya çalışması haline geldi. Lehron bir basamağa bastı, diğerine sürüklendi, üçüncüsünde duvara yaslandı, dördüncüsünde dizleri büküldü. Tommek her seferinde onu çekti. Bazen kolundan, bazen giysisinden, bazen neredeyse etinden. Lehron’un canı yanıyordu. Ama artık canının yanması bile ona uzak bir yerden geliyordu. Acı, kendi içinde yankılanan bir oda olmuştu; o ise o odanın kapısında, içeri girmeye gücü kalmamış biri gibi duruyordu.
Yukarı çıktıkça çığlıklar çoğalmadı; derinleşti. Bu daha kötüydü. Çok ses olduğunda insan kendisini karmaşaya verebilirdi. Fakat bazı sesler azaldıkça büyürdü. Bir muhafızın “Kapıyı tutun!” diye bağırdığını duydular. Hemen ardından metalin yere düşüşü geldi. Kılıç mıydı, miğfer miydi, yoksa zırhın içindeki adam mıydı, bilinmezdi. Tommek durmadı. Yardım etmeye çalışmadı. Emir verilen kapı hangi kapıydı, tutanlar kimdi, kapının öte yanında ne vardı, bakmadı. Çünkü bakmak, durmak demekti. Durmak, ölmek demekti. Lehron da bunu biliyordu. En azından bildiğini sanıyordu.
Oysa bazı ölümler durunca değil, durmayınca bulunurdu.
Geçide vardıklarında dünya bir an için sanki bütün seslerini geri aldı. Dar taş koridor, kalenin gövdesi içinde unutulmuş bir damar gibi uzanıyordu. Meşaleler iki yanda yanıyordu ama alevleri yukarı değil, yana doğru eğilmişti. Rüzgâr yoktu. Buna rağmen alevler aynı yöne bakıyor, sanki bir şeyin geçmesini bekliyordu. Taşların arasındaki rutubet çizgileri kararmıştı. Zeminde donmuş gibi duran ince bir parlaklık vardı. Öğrenmek için durmadıkları, anlamak için vakit ayırmadıkları ne varsa hepsi o dar geçitte, birkaç nefeslik bir mesafenin içinde toplanmış gibiydi.
Tommek durdu.
İlk kez gerçekten durdu.
Lehron onun duruşundan tehlikeyi anladı. Adam kılıcını çekti ve Lehron’u arkasına almak istedi. Bu hareket bir koruma hareketiydi; ama Lehron artık korunabilecek biri değildi. Onun bedeni, Tommek’in arkasında durmayı bile başaramadı. Tam geçidin eşiğinde, tam o sessizliğin kalbine girecekleri anda dizleri çözüldü. Önce sol dizi taşa vurdu. Sonra sağ eli yere kapandı. Ardından bütün göğsü içten içe büzüldü. Sanki işkence sehpasındaki ağırlıklar geri gelmiş, fakat bu kez demir olarak değil, ölüm olarak konmuştu üzerine. Nefes alamadı.
Nefes al, nefes ver.
Nefes al, nefes ver.
Acıya dayanabilirsin.
Fakat cümlenin sonu artık eksikti. Acıya dayanabilirdi belki. Ama bedenin bitmesine dayanılmazdı.
“Lehron!” dedi Tommek.
Adını ilk defa böyle söyledi. Emir gibi değil. Suçlama gibi değil. Yoldaşını karanlık bir kuyunun dibinden son kez çağıran biri gibi.
Lehron başını kaldırmaya çalıştı. Geçidin sonunda bir şey vardı. Vardı demek de doğru değildi belki. Çünkü o şey bir yer kaplamıyor, yerin kendisini eksiltiyordu. Gölge değildi yalnız; gölge ışık isterdi. Duman değildi; duman ateşten doğardı. Canlı değildi; canlılıkta bir yön, bir istek, bir açlık olurdu. Bu ise açlıktan bile eski bir boşluk gibiydi. İçinden soğuk çıkmıyor, soğuk onun etrafında anlam kazanıyordu. Lehron onu anlamaya çalışmadı. Anlasaydı belki daha çok korkardı. Fakat korkmaya bile gücü kalmamıştı.
Tommek onu bırakabilirdi.
O an, bütün zindandan, bütün kaleden, bütün çığlıklardan daha açık görüldü Lehron’un gözünde. Tommek bir adım geri çekilse, kılıcını iki eliyle tutsa, dar yan geçide atılsa belki kurtulabilirdi. Belki yukarıya çıkabilir, Henna’yı bulabilir, kralı ve hanesini uyarabilir, emrin neden değiştiğini sonunda anlayabilirdi. Lehron yerdeydi. Lehron bitmişti. Lehron artık bir dava arkadaşı değil, kaçışı bozan bir ağırlıktı. Bunu Lehron biliyordu. Bunu Tommek de biliyordu.
Tommek’in gözleri bir an yan geçide kaydı.
Sonra Lehron’a döndü.
İşte ölüm o dönüşteydi.
Kılıç havaya kalktı. Tommek ilk darbeyi indirdiğinde geçidin içindeki soğuk geri çekilir gibi oldu. Çınlama, taşların arasından geçip Lehron’un dişlerine kadar ulaştı. İkinci darbede Tommek’in omzu sarsıldı. Üçüncüde kılıcın sesi değişti; sanki metal, vurulacak bir şeye değil, var olmaması gereken bir aralığa çarpmıştı. Lehron yerde, bir eli taşlara yapışmış halde onu izledi. Kalkmak istedi. Yardım etmek istedi. Bütün ömrünü, bütün ihanet etmemişliğini, bütün sakladığı isimleri tek bir ayağa kalkma emrine dönüştürdü içinde.
Ayağa kalk.
Ayağa kalk.
Ayağa kalk.
Fakat beden bu emri duymadı. İnsan bazen en büyük ihaneti düşmanından değil, kendi etinden görürdü.
“Beni bırak,” demek istedi. Söyleyemedi.
“Git,” demek istedi. Söyleyemedi.
Henna’nın adını söylemek istedi. Onu da söylemedi.
Kelimeler ağzına kadar geldi ve orada, kanla, korkuyla, sadakatle birlikte kaldı.
Tommek geri adım attı. Ama kaçmak için değil, Lehron’un önüne geçmek için. Kılıcını bu kez iki eliyle kavradı. Yüzünde dehşet vardı, evet. Fakat o dehşetin arkasında geri çekilmeyi reddeden bir öfke de vardı. Karanlık, geçidin ucundan değil, sanki Tommek’in arkasındaki gölgeden yükseldi. Meşaleler birer birer sönmedi; hepsi aynı anda, aynı nefessiz anda karardı.
Lehron son kez Tommek’in yüzünü gördü.
Adamın ağzı bir şey söylemek için açılmıştı. Belki küfredecekti. Belki Lehron’a kalkmasını emredecekti. Belki Henna’nın adını bile bile söylemeyecek, onun yerine yalnızca “Yürü,” diyecekti.
Hiçbiri olmadı.
Kılıç yere düştü.
Sesi bütün geçitte yankılandı.
Sonra sessizlik geldi. Ağır, koyu, insanın üzerine örtülen ıslak bir bez gibi bir sessizlik.
Lehron ne kadar süre daha yaşadığını bilmiyordu. Zaman artık basamaklarla, nefeslerle, çığlıklarla ölçülmüyordu. Tommek’in eli kılıcın yakınındaydı. Parmakları açık kalmıştı. O el biraz önce onu bırakmamıştı. O el, kendi kurtuluş ihtimalini bırakmış ve Lehron’a dönmüştü. Bu, bir yoldaşın yapabileceği en büyük iyilik miydi, yoksa en ağır suçlama mıydı, bilemedi Lehron. Çünkü o el orada, taşın üzerinde hareketsiz durdukça, Lehron’un ihanet etmemiş olması bile hafiflemiyordu. Hiçbir ismi vermemişti. Tommek’i satmamıştı. Henna’yı satmamıştı. Dava, onun ağzından dökülen bir kelimeyle kirlenmemişti. Fakat şimdi Tommek ölüydü.
O zaman anladı.
İnsan bazen ihanet etmeden de öldürebilirdi. Bazen bir ismi söylemediği için değil, bir soruyu sormadığı için. Bazen korkak olduğu için değil, acele ettiği için. Bazen yalnızca kurtulmak istediği, yalnızca doğru olduğunu sandığı şeyi hemen yapmak istediği için. Suç her zaman karanlık bir arzunun içinden çıkmazdı. Bazen suç, temiz bir cümlenin içine saklanırdı.
Hadi gidelim.
Ne kadar sade, ne kadar haklı, ne kadar ölümcül.
Nefes al, nefes ver.
Bir kez daha düşündü.
Nefes al, nefes ver.
Fakat bu kez nefes ona geri dönmedi.
Bazı ölümlere geç kalınmaz. Bazılarına tam vaktinde varılır.
SON
BÖLÜM NOTU
Bu kapanışta acele etmek bir kurtuluş hamlesi gibi başlıyor, ama her doğru niyet doğru sona varmıyor. Bazen insan ihanet etmeden de birini kaybedebilir; bu yüzden bu yolun acısı daha sessiz, ama daha az ağır değil.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bölümü beğendiyseniz destek olmayı, yorum bırakmayı ve hikâyeyi takip etmeyi unutmayın.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı