60. BÖLÜM: ACISINI GERİ ALAN ADAM

O hissizlik, o duygusuzluk ve korunmuşluk var ya, her şeye bedeldi.
Bedenimi çevreleyen boş kabuğu itmeyi bırak, ona en küçük bir dokunuşta bile ruhum derin bir acı ve karmaşayla doluyordu. Hüzün dalgaları, benliğimin her noktasında yankılanıyor, içimde hâlâ kırılabilecek ne varsa hepsini yeniden sarsıyordu. Henna’nın adı bir yaraydı. Tommek’in adı bir yaraydı. Zindanın taşları, Zaffer’in sesi, kralın kurtulan nefesi, kraliçenin bakışı, elimdeki kılıcın soğuğu... Hepsi o kabuğun dışında bekliyordu. Kabuk içerde sessizdi. Dışarısı acıydı.
Ve insan bazen sessizliği iyilik sanır.
Ama o an, büyük bir metanetle bedenimi saran o bomboş kabuğu ittim.
Kurtuldum demek kolay. Kurtuluş, insana hafiflik getirmeliymiş gibi anlatılır çoğu zaman. Oysa ben o kabuktan sıyrıldığımda hafiflemedim. Tam tersine, beni ben yapan her şeyi geri aldım. Acımı, yasımı, ihanetimi, sevgimi, nefretimi, korkumu, utancımı... Hepsi aynı anda içime döndü. Sanki kendi ruhumu yıllarca kapalı kalmış bir mahzenin kapısını kırarak içeri almıştım. Hava girdi. Işık girdi. Çürüme kokusu da girdi. Ama orası yeniden benim oldu.
Belki de bütün yeteneklerimi böyle elde ettim.
O gün benden başka orada üç kişi daha vardı. Üçü de benim yere diz çökmüş halde kendimle savaştığımı, kendi kendimi yendiğimi doğrulayabilir. Üçü de o an hayattaydı. Şey... En azından ikisi için bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Zaffer’e sonrasında ne olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemedim.
Ben o gün, etrafımda toz buz olmuş şekilsiz varlıkların kalıntıları arasında diz çökmüş, geri aldığım ve sımsıkı sarıldığım acılarımla baş başayken Zaffer’in bana yardım etmek için üzerime eğildiğini hatırlıyorum. Kolumu tuttu. Belki beni kaldırmak istedi. Belki beni kontrol etmek. Belki de az önce karşısında gördüğü şeyin hâlâ insan olup olmadığını anlamak. Bilmiyorum.
Ama ben, hâlâ boş kabuğumdan tamamen sıyrılamamış halde, onu kendimden uzaklaştırmaya çalıştığımda acılarımın bir kısmını eski işkencecime vermiş olabilirim.
Zaffer’in yüzünü avuçlarıyla kapatarak yere kapandığını gördüm. O anda kendimi bir parça durulmuş hissettim. Bu durulma merhamet değildi. İntikam da değildi. Daha çok, içimde devleşmiş bir acının bir damlasının dışarı taşması gibiydi. Fakat o adam, orada, o anda en az benim kadar acı çekiyordu. Belki de ilk kez, bana yaptıklarının yalnız bedenimde değil, ruhumda bıraktığı yankıya dokunmuştu.
Yerden kalktığımda bacaklarım titriyordu. Acılarıma biraz olsun alışmıştım. Ya da artık onlarla birlikte ayakta durmayı kabul etmiştim. Zaffer’e yöneldiğimde yüzündeki yaraların alev alev yandığını görebiliyor gibiydim. Ama belli ki ona acı çektiren yalnız yaraları değildi. Ruhumdan aldığı, artık devleşmiş olan acının bir parçası da içindeydi belki. Ona bakarken içimde bir zafer duymadım. Yalnızca yorgunluk vardı.
Kral ve kraliçe, korkuyla bana ve yerde acılar içinde kıvranan adama bakıyorlardı.
“Kalk Zaffer,” dedim.
Adamın kolunu tekrar tuttum ve yüzünü açmasını sağladım. Bana bakmasını istedim. Çünkü artık kaçacak zaman yoktu. Çünkü ne ben tamamen kurbandım ne o yalnız işkenceciydi. Çünkü dünya, birkaç saat önce bildiğimiz bütün adları ezip geçmişti.
“Buradan gitmemiz gerekiyor,” dedim. “Kralı ve kraliçeyi bu ülkenin geleceği için ne pahasına olursa olsun korumamız gerekiyor.”
Bunu söylerken Henna’nın yokluğunu içimde yeniden hissettim. Bir bıçak gibi değil. Daha ağır. Daha sessiz. Taş gibi. Ama bu kez onu geri itmedim. Orada kalmasına izin verdim. Çünkü Henna’yı unutursam yürüyebilirdim belki; ama o zaman yürüyen ben olmazdım.
Hizmetlilerin kullandığı kale kapısına doğru yöneldiğimi hatırlıyorum. Nedense Zaffer’i zerre umursamıyordum. Bana çektirdiği acılar bir yana, Henna’nın kaybı yüzünden de onu suçluyordum. Eğer zindanlarda acı çekiyor olmasaydım, kale koridorlarında, Henna’nın yakınlarından hiç uzaklaşmamış olacaktım. Bu adil bir düşünce miydi, bilmiyorum. Acı her zaman adil düşünmez. Bazen yalnızca tutunacak bir yüz arar.
Arkadan gelişlerini hatırlıyorum. Zaffer’in ağır ve bozuk nefesini. Kraliçenin hâlâ sarsılmış ama ayakta kalmaya çalışan duruşunu. Kralın, yıkılmış kalesine son kez bakarken bile kral kalmaya çalışan sessizliğini. Hizmetlilerin kullandığı arka kale kapısından çıkışımızı ve iç şehrin karmaşasına karışmamızı da hatırlıyorum.
Sonrasında olanlar, başka bir yolun, başka bir kulenin ve başka bir yalnızlığın konusu olacak.
Çünkü bazı hikâyeler bitmez.
Sadece isim değiştirir.
SON DEĞİL!
Bitmedi! Bu son sizi Adrina: Yalnızlık Kulesi'ne taşıyor!
BÖLÜM NOTU
Bu kapanışta acı kaybolmuyor; tam tersine, Lehron onu geri alarak insan kalmanın en ağır yolunu seçiyor. Belki de bazı hikâyelerde umut, yaranın kapanması değil, insanın o yarayla birlikte hâlâ yürüyebilmesidir.
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bölümü beğendiyseniz destek olmayı, yorum bırakmayı ve hikâyeyi takip etmeyi unutmayın.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı