insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Öğretmen Vanil zor zamanlar geçiriyordu. Çünkü karşısına Olivia'nın takımı denk gelmişti.

Az önce Olivia'nın mana ile güçlendirilmiş yumruğu Öğretmen Vanil'in kılıcıyla çarpıştığında, yıllardır yanında taşıdığı çelik silah tek darbede parçalanmış, kırılan parçalar etrafa savrulmuştu.

Karşısındaki rakip sıradan bir ikinci sınıf öğrencisi değildi. Kırılan kılıcının parçaları ayaklarının dibine saçılırken Vanil, şaşkınlıkla Olivia'ya bakakaldı.

“B-bu kızın sorunu da ne böyle... Yumruğuyla kılıcımı parçaladı resmen! Gerçekten ikinci sınıf öğrencisi mi bu?”

Biraz geride bekleyen iki birinci sınıf öğrencisi nefeslerini tutmuştu. Gözlerini ayırmadan savaş alanını izliyorlardı.

“Kıdemli Olivia... inanılmaz…!”

“Bir öğretmenle başa baş savaşıyor... Hem de hiç geri çekilmeden!”

Vanil derin bir nefes alarak kırılan kılıcının sapını yere bıraktı. Artık karşısındaki kişiyi öğrenci olarak görmüyordu. Avucunu yere uzattığı anda manası ayaklarının altındaki toprağa yayıldı. Zemin titreşirken sayısız taş parçası havalanıp birbirine kenetlendi. Birkaç saniye içinde elinde, tamamen sıkıştırılmış topraktan oluşan keskin ve uzun bir kılıç belirmişti. Kılıcın yüzeyinde dolaşan mana damarları onu sıradan bir kaya parçasından çok daha sağlam hâle getiriyordu.

“Anlaşılan seni fazlasıyla hafife almışım.”

Olivia'nın yüzündeki sakin ifade değişmedi. Yumruklarını yavaşça sıktığında altın renkli mana iki kolunu sarmaya başladı. Omuzlarından parmak uçlarına kadar yayılan yoğun fiziksel mana, bedenindeki her kası güçlendiriyordu

“Bunu duymak güzel.”

Öğretmen Vanil Ayağını yere bastığı anda toprak adeta onu ileri fırlattı. Aralarındaki mesafe göz açıp kapayıncaya kadar kapanırken toprak kılıcı ölümcül bir yay çizerek Olivia'nın boynuna doğru indi. Olivia son anda bedenini geriye yatırarak darbeyi kıl payı atlattı. Kılıç arkasındaki dev kayaya isabet ettiğinde kaya ortadan ikiye ayrıldı. Daha taş parçaları yere düşmeden Olivia dönerek sağ yumruğunu Vanil'in kaburgalarına savurdu.

Vanil ise refleksle kılıcını önüne çekti.

Yumruk ile kılıç çarpıştığı anda bir patlama meydana geldi. Şok dalgası çevredeki kuru yaprakları gökyüzüne savururken ağaç dalları şiddetle sallandı. İki taraf da kuvvetin etkisiyle birkaç metre geriye kaydı ancak ikisinin de ayakları yerden ayrılmadı.

Vanil bu kez saldırılarını durmaksızın sürdürdü. Toprak kılıcı her savruluşunda yalnızca keskin bir darbe indirmiyor, geçtiği yerlerde, sivri kaya sütunları peş peşe yükseliyordu. Olivia ise dans eder gibi hareket ediyor, üzerine gelen kayaları mana ile güçlendirdiği yumruklarıyla paramparça ediyordu,.

Her yumruğu toprağı çatlatıyor, her adımı zeminde derin izler bırakıyordu.

İki birinci sınıf öğrencisi artık savaşın hızına yetişemiyordu.

“Hiçbir şey göremiyorum...”

“Hangisi saldırıyor, hangisi savunuyor anlayamıyorum!”

Vanil dişlerini sıktı. Kılıcını yere sapladığı anda Olivia'nın bulunduğu bölgedeki toprak bir anda hareketlenmeye başladı. Kalın kaya zincirleri yerin altından çıkarak genç kızın bacaklarına dolandı.

“Yakalandın!”

Ancak zincirler Olivia'yı yalnızca bir anlığına durdurabildi.

Tek bir yumruk...

Koca kaya zincirleri camdan yapılmış gibi paramparça olmuştu.

Vanil'in yüzündeki şaşkınlık giderek büyüyordu. Ne kadar saldırırsa saldırsın Olivia durmuyordu. Aksine her geçen saniye daha da hızlanıyordu.

Dakikalar süren amansız mücadelenin ardından Vanil'in nefesi düzensizleşmeye başladı, alnından süzülen ter damlaları çenesinden yere düşüyordu.

“İ-inanamıyorum...”

“Ben... bir öğrenci karşısında zorlanıyorum...”

Vanil'in bilmediği bir gerçek vardı.

Olivia da Kael gibi bir melezdi.

Her ne kadar altıncı halka bir büyücü olsa da damarlarında akan melez kanı, bedenini sıradan bir büyücünün sınırlarının çok ötesine taşıyordu. İşte bu yüzden yedinci halka bir öğretmen olan Vanil'e karşı bile geri adım atmadan savaşabiliyordu.

Vanil yalnızca bir anlığına gözlerini kırptığında, karşısında duran Olivia bir anda ortadan kaybolmuştu.

“Ne?”

Vanil’in gözleri hızla etrafı taradı.

“Nereye gitti bu kız?”

Tam önünde yalnızca dehşet içinde savaşı izleyen iki birinci sınıf öğrencisi duruyordu.

Mana alanını açmaya çalıştı.

Ama artık çok geçti.

Sağ tarafından yükselen ezici mana dalgasını hissettiğinde Olivia çoktan bütün gücünü bedeninde toplamıştı. Ayaklarının altındaki zemin parçalanırken genç kız bir ok gibi fırladı. Hızı öylesine yüksekti ki Vanil kılıcını kaldırmaya bile fırsat bulamadı.

Mana ile kaplı yumruğu, öğretmenin kalın göğüs zırhına bütün gücüyle çarptı.

Patlamanın şiddetiyle Vanil metrelerce geriye savrulan Vanil. Yere düşmemek için toprak kılıcını zemine sapladı.

Öğretmen Vanili başını eğdiğinde göğsündeki ağır zırhta derin bir yumruk izi oluştuğunu gördü. Kalın metal içeri doğru çökmüş, çatlaklar bütün zırha yayılmıştı.

Yavaşça başını kaldırdı.

Olivia sessizce önünde duruyordu.

Mana ile kaplı yumruğu Vanil'in yüzüne yalnızca birkaç milimetre uzaklıktaydı.

“Gerçekten harika bir dövüştü Bay Vanil. Bana çok değerli bir deneyim kazandırdınız. Ancak... sanırım kazanan belli oldu. Eğer uygun görürseniz, madalyonunuzu teslim almak istiyorum.”

Vanil birkaç saniye boyunca Olivia'nın gözlerine baktı. Ardından omuzları hafifçe düştü ve yüzünde yorgun ama samimi bir gülümseme belirdi.

“Ah... Bir öğrenciye karşı yenildiğime hâlâ inanamıyorum.”

Boynundaki gümüş madalyonu çıkarıp Olivia'ya uzattı.

Olivia iki eliyle madalyonu saygıyla teslim aldı ve başını eğdi.

“Teşekkür ederim.”

Bütün dövüş boyunca tek kelime bile edemeyen iki birinci sınıf öğrencisi ise sonunda kendilerini tutamadı.

“K-kıdemli Olivia... gerçekten bir öğretmeni yendi!”

“Bu... bu inanılmazdı! Akademide öğretmenleri yenebilecek öğrenciler olduğunu hiç düşünmemiştim!”

“Artık eminim bu yarışı kesinlikle kazanabiliriz!”

Olivia madalyonu kemerine yerleştirirken ikisine dönüp hafifçe gülümsedi.

“İlk madalyon elimizde çocuklar. Ama yarışma daha yeni başladı. Dikkatimizi kaybetmeyelim.”

İki öğrenci aynı anda başlarını salladı. Gözlerindeki heyecan ve hayranlık yerini sarsılmaz bir güvene bırakmıştı. Artık yalnızca Olivia'nın peşinden gitmeleri gerektiğini biliyorlardı.

Öğrenciler arasında belki de en şanssız olan kişi Thalendir'di. Kibirli elf, karşısına çıkan kişiyi gördüğü anda neredeyse küçük dilini yutacaktı. Karşılarında beliren kişi karanlık sanatlar öğretmeni Marlon'dan başkası değildi.

Thalendir'in kalbi istemsizce hızlandı ancak yüzündeki gururlu ifadeyi bozmamaya çalıştı.

Derin bir nefes alarak zihnini toparladı.

“Kendine gel... S-sadece bir öğretmen. Ben bir yüksek elfim. Arkamdaki öğrenciler beni izliyor. Kendimi onların önünde küçük düşüremem!”

Marlon’un. Yüzünde her zamanki gibi insanın içini huzursuz eden sakin bir tebessüm vardı.

“Thalendir... Demek karşıma çıkan ilk öğrenci sensin.”

Thalendir tek kelime bile etmedi. Rakibine konuşma fırsatı tanımadan asasını ileri uzattı.

Zümrüt yeşili mana asasının ucunda yoğunlaşma başladı.

Bitki kökleri yerin altından patlayarak yükseldi ve saniyeler içinde onlarca devasa sarmaşık göğe doğru uzandı. Sivri uçları mızrak gibi sertleşen sarmaşıklar hızla Marlon'un üzerine atılırken Thalendir yüksek sesle büyüsünü haykırdı.

“Yüksek Elf Büyüsü... Ağaç Ata!”

Sarmaşıklar öğretmeni dört bir yandan kuşatarak birbirine dolandı. Devasa kökler kalınlaşmaya devam ediyor, içlerinde kalan hedefi ezmeye çalışıyordu. Kısa süre sonra Marlon tamamen gözden kaybolmuştu. Toprak hâlâ titriyor, sıkışan köklerden çatırdama sesleri yükseliyordu. Bu manzarayı gören Thalendir'in yüzünde kibirli bir gülümseme belirdi. Omzunu hafifçe silkip arkasındaki iki birinci sınıf öğrencisine döndü.

“Gördüğünüz üzere biz yüksek elfler insanlarla kıyaslanamayacak kadar üstün varlıklarız. Daha savaşın başında bile ne kadar güçl—”

Thalendir bir şeylerin ters gittiğini fark etti.

İki öğrencinin yüzünde hayranlık yerine korku vardı. İkisinin de gözleri sonuna kadar açılmıştı.

“K-kıdemli Thalendir...”

“Arkanızda...”

Thalendir'in bütün vücudunu soğuk bir ürperti sardı. Boynunu ağır ağır çevirirken kalbinin her atışı sanki kulaklarında yankılanıyor gibiydi. Arkasını döndüğü anda ise nefesi kesildi.

Marlon tam arkasında sapasağlam duruyordu.

Üzerindeki cüppede tek bir yırtık, tek bir çizik bile yoktu. Az önce yüzünde bulunan o sakin tebessüm bile hâlâ duruyordu.

“S-siz... nasıl…!?”

“Anlaşılan kibir gerçekten insanın gözünü kör ediyormuş.”

“Ne…! ne anlama geliyor bu!?”

Thalendir aceleyle sarmaşıkların sardığı bölgeye baktığında dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu. Az önce Marlon sandığı şey, sarmaşıkların arasında ezilmiş sıradan bir ağaç kütüğünden ibaretti. Gördüğü manzara karşısında istemsizce birkaç adım geri çekildi.

“B-bu... imkânsız...”

“Yüksek Elf büyüsü... Daimi İllüzyon.”

Bu sözler Thalendir'in zihninde adeta bir şok etkisi yarattı. Şaşkınlıktan sesi titriyordu.

“B-bu imkânsız! Bir insan... yüksek elf büyüsü kullanamaz!”

Marlon hafifçe gülümsedi.

“Haklısın. Benim kullandığım illüzyon, gerçek yüksek elf büyüsünün yanına bile yaklaşamaz. Yıllar boyunca elf büyülerini inceleyerek yalnızca temel prensibini çözebildim. Gördüğün şey gerçek bir teknik değil... büyüyle oluşturduğum oldukça zayıf bir taklit.”

Thalendir duyduklarına anlam veremiyordu. Çocukluğundan beri yüksek elf büyülerinin yalnızca kendi ırklarına ait kutsal büyüler olduğunu biliyordu. Karşısındaki bir insanın, eksik de olsa bu tekniği kopyalayabilmiş olması bütün bildiklerini altüst etmişti.

“Şimdi söyle bana Thalendir... Seni gerçekten güçlü yapan şey damarlarında dolaşan asil kan mı, yoksa o gücü nasıl kullandığın mı?”




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı