Güneş, Doğu Krallığı'nın batı sınırındaki yüksek sıradağların arkasına doğru devrilirken, at arabasının tekerlekleri artık düzgün, kesme taşlarla örülmüş bir yolda ilerliyordu. Kael, camdan dışarı baktığında manzaranın tamamen değiştiğini fark etti. Köyündeki o vahşi ve kontrolsüz doğa, burada yerini kusursuz bir düzene bırakmıştı. Yolun iki yanında, budanmış devasa çınar ağaçları bir tünel gibi uzanıyor, yaprakların arasından süzülen altın rengi ışık huzmeleri arabanın içine doluyordu.

Kael, kucağında sıkıca tuttuğu kılıcın kabzasına parmaklarını geçirdi. Yol boyunca dayısı Zephyros ile pek konuşmamıştı ama zihni durmak bilmiyordu. Annesinin o yorgun gülümsemesi, arkasından el sallayışı bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu. "Gerçekten başarabilecek miyim?" diye düşündü.

"Az kaldı Kael," dedi Zephyros, derin bir uykudan uyanmışçasına. "Köyün o nemli havasını geride bıraktık. Burası krallığın nefes aldığı yerdir."

At arabası, Doğu Krallığı'nın batı sınırında yükselen malikanenin devasa demir kapılarına yaklaştığında Kael nefesini tuttu. Köyündeki evleri bu yapının yanında çok ufak kalıyordu. Yüksek taş duvarlar, ve mermer sütunlar Kael'in gözlerini kamaştırıyordu.Malikanenin etrafı, sadece koruma amaçlı değil, aynı zamanda ihtişam sergilemek için yapılmış yüksek, gümüş işlemeli demir parmaklıklarla çevriliydi. Yapının boyutları o kadar büyüktü ki, Kael bir an buranın bir kışla mı yoksa bir saray mı olduğuna karar veremedi. Etraftaki bahçeler, fıskiyeli havuzlar ve özenle yerleştirilmiş heykeller, sanki her taşın bir ruhu varmış gibi canlı duruyordu.

Kael dayısına döndü, sesi heyecandan titriyordu: "Dayı... burası gerçekten senin evin mi?

Zephyros, Kael'in bu saf şaşkınlığına içten bir kahkahayla karşılık verdi. "Ha ha! Evet evlat, burası benim. Ama burayı sadece bir ev olarak düşünme. Burası kral tarafından bana, krallığın sınırlarını koruduğum ve rüzgarın gücünü onun hizmetine sunduğum için bir ödül olarak verildi. Gördüğün her bir taş, kazanılmış bir zaferin nişanesidir."

Kael, dışarıdaki devasa bahçıvanları, devriye gezen muhafızları ve her köşedeki detayları izlerken dayısının şu sözü zihninde yankılandı: "Eğer krallık adına iyi bir başarı elde edersen, bir gün sen de kraldan böyle bir ödül alabilirsin."

Araba durduğunda kapıda onları, üzerinde gümüş işlemeli zırhıyla heybetli bir adam bekliyordu. Bu, Zephyros'un çocukluk arkadaşı ve baş muhafızı Varkas'tı. Talihsiz bir olayda ailesini kaybettikten sonra Zephyros'a sığınmış, malikanenin sarsılmaz koruması olmuştu.

Kael dışarı adımını attığında sanki karşısında bir insan değil, mermerden oyulmuş canlı bir heykel duruyordu. Varkas'ın üzerindeki zırhın her bir çiziği, geçmişte yaşanmış kanlı bir savaşın hikayesini anlatıyor gibiydi. Kael kafasını yukarı kaldırdığında adamın yüzündeki o sert ifadeyi gördü; sağ gözünün hemen üzerinden yanağına kadar uzanan ince, eski bir yara izi vardı.

Zephyros arabadan atlayıp eski dostunun omzuna sertçe vurdu. Varkas, Zephyros'un bu şakacı tavrına sadece hafif bir kafa selamıyla karşılık verdi ama gözleri hemen Kael'in sırtındaki o garip, eski kılıca kenetlendi. O kılıç sıradan bir demir yığını değildi ve Varkas bunu ilk bakışta hissetmişti.

"Hoş geldin Zephyros," dedi Varkas, sesi sanki yerin altından gelen bir gürleme gibiydi. Bakışlarını çocuktan ayırmadan sordu: "Bu genç de kim? Arkadaşın mı?"

Zephyros gülümseyerek Kael'i öne itti. "Kardeşimin oğlu Kael. Doğu Krallığı'nın köyünden, eğitim için getirdim."

Varkas'ın kaşları çatıldı, şaşkınlığı sesine yansıdı: "Senin birini eğitmek için buraya getireceğini hayatta tahmin etmezdim. Bunca soylu kapında kul köle olurken, sen tek bir öğrenci bile kabul etmemişken..." Varkas eğilip Kael'in hizasına geldi. O kadar iriydi ki, eğildiğinde bile Kael'den büyüktü. Devasa, nasırlı elini uzattı: "Merhaba delikanlı, ben Varkas. Bu malikanenin sarsılmaz duvarıyım diyebilirsin."

Kael, Varkas'ın elini sıktığında kemiklerinin çatırdadığını sandı. Ama sadece fiziksel bir güç değildi bu; Varkas'ın gözlerinin içine baktığında, ruhunun derinliklerine kadar süzdüğünü hissetti. Varkas, elini sıkan bu çocuğun titrememesine ve gözlerini kaçırmadan kendisine bakmasına şaşırmıştı . Kael'in avcunun içindeki nasırlar ona yabancı değildi; bu çocuk çalışmaya alışkındı. diye düşündü içinden

Varkas elini çekerken hafifçe sırıttı, bu onun nadir gösterdiği bir takdir işaretiydi. Zephyros'a dönüp fısıldadı: "Gözlerinde o pırıltı var Zephyros. Bir savaşçıyı veya bir korkağı bakışından tanırım. Varkas, Kael'in elini sıktığında çocuğun gözlerindeki o sarsılmaz cesareti fark etmişti Savaş meydanlarında geçen yıllar onu bir insan sarrafı yapmıştı. İçinden, "Zephyros gerçekten ilginç bir çocuk bulmuş," diye geçirdi.

Malikanenin girişinde Zephyros duraksayıp Kael'e döndü. "Ha ha! Bir yanlış anlaşılma olmasın evlat. Seni ben eğitmeyeceğim. Ben kılıç kullanmam, o yüzden sana kılıç eğitimi veremem. Büyüde ise rüzgar kullandığım için senin potansiyeline tam yardım edemem. Senin için hem kılıç hem de büyü de ayrı öğretmenlerin olacak. Şanslısın, herkes böyle özel bir eğitim alamaz."

Kael şaşırmıştı ama dayısının her şeyi en ince ayrıntısına kadar planladığını anlamıştı. İçeri girdiklerinde onları baş uşak Elias karşıladı. Elias kusursuz bir reveransla eğilerek konuştu:

"Sefalar getirdiniz Efendim Zephyros. Eviniz sizi özlemişti.

Zephyros, "Merhaba Elias," dedi. "Bu genç benim özel misafirim. Odasını ve duş yerini göster, temiz kıyafetler ver. Hazır olduğunda akşam yemeği için yanıma gelsin."

"Emredersiniz efendim. Elias, "Buradan buyurun Genç Efendi Kael," diyerek malikanenin devasa çift kanatlı, altın kakmalı kapılarını ardına kadar açtı. Kael içeri adımını attığı an, dışarıdaki temiz hava yerini hafif bir mür ve eski kağıt kokusuna bıraktı. Giriş holü o kadar yüksekti ki, tavandaki devasa kristal avizenin ışığı yerdeki parlatılmış siyah mermerlere vurduğunda, Kael sanki gökyüzünde değil de yıldızların üzerinde yürüyormuş gibi hissetti.

Elias, her adımı askeri bir disiplinle ama bir o kadar da sessizce atarken konuşmaya başladı: "Bu malikane, Doğu Krallığı'nın en eski mimari eserlerinden biridir. Sağ tarafınızda gördüğünüz tablolar, Efendi Zephyros'un soyunun ve bu toprakların koruyucularının portreleridir."

Kael, yürürken duvardaki devasa yağlı boya tablolara bakmadan edemiyordu. Tablolardaki adamların gözleri sanki onu takip ediyordu. Birinde, elinde asasıyla fırtınaları yöneten bir büyücü, diğerinde ise kan gölü içinde bile sarsılmadan duran bir şövalye vardı. burası ona bambaşka bir dünyanın, soyluluğun ve gücün merkezi gibi gelmişti.

"Efendim," dedi Elias, merdivenlerin tırabzanlarındaki o ince işçiliği göstererek. "Buradaki her bir motif, ejderha kemiği tozuyla karıştırılmış özel bir cila ile korunur. Dokunmaktan çekinmeyin, bu ev artık sizin de evinizdir."

Kael çekinerek parmağını soğuk ahşaba değdirdi. Tırabzanlar o kadar pürüzsüzdü ki parmağı üzerinden kayıp gidiyordu. Koridorlar boyunca dizilmiş, gümüş zırhlar kuşanmış heybetli şövalye heykellerinin yanından geçtiler. Kael, zırhların içindeki boşluğa bakarken sanki birinin onu izlediği hissinden kurtulamıyordu. Elias, hiçbir detayı atlamadan anlatmaya devam ediyordu:

"Şu gördüğünüz büyük kütüphane kapısı, sadece Efendi Zephyros'un izniyle açılır. İçerideki kitapların bazıları, okumayı bilmeyen birinin dokunması halinde parmaklarını küle çevirecek mühürlerle korunmaktadır."

Kael yutkundu. Bu lüksün sadece bir gösteriş değil, aynı zamanda gizemli ve tehlikeli bir güçle sarmalanmış olduğunu anladı. Köşe başlarında eğilerek onları karşılayan hizmetçiler, her geçtikleri odada yanan tütsüler ve duvarlardaki kadife perdelerin ağırlığı Kael'i adeta boğuyordu ama bir yandan da bu görkem onu içine çekiyordu.

Sonunda Elias, işlemeli meşe bir kapının önünde durdu. "İşte burası sizin odanız, Efendi Kael. Buyurun, lütfen kendinizi rahat hissedin."

Odasına girdiğinde şaşkınlığı daha da arttı. İpek yastıklar, yumuşacık yorganlar ve devasa bir çalışma masası...

sonra kael duşa doğru geçti Sıcak suyun içine girdiğinde, günlerdir yollarda biriken tozun, kirin ve en önemlisi omuzlarındaki yorgunluğun eriyip gittiğini hissetti. Su, lavanta ve çam ağacı kokulu özel yağlarla hazırlanmıştı. Kael, suyun içinde gözlerini kapatıp bir an için her şeyi unuttu. O küvetin içinde sadece 14 yaşında bir çocuktu; ne sırtındaki ejderha kılıcı vardı zihninde, ne de krallığın o ağır siyaseti. Ama suyun sıcaklığı tenini okşarken, içindeki o Kızıl Küre'nin de hafifçe parladığını, sanki bu huzura tepki verdiğini hissetti.

Duştan çıkıp yatağının üzerine bırakılmış kıyafetlere baktığında, Elias'ın ne kadar titiz olduğunu bir kez daha anladı. Kıyafetler, Kael'in köydeki kaba saba kumaşlarının aksine, ipek kadar yumuşak ve bir zırh kadar dayanıklı duran koyu mavi bir kumaştan dikilmişti. Pantolonu, hareket kabiliyetini kısıtlamayacak kadar esnek, ceketi ise omuzlarını daha geniş gösterecek kadar yapılıydı.

Aynanın karşısına geçtiğinde kendini tanımakta zorlandı. Saçları temizlenmiş, üzerindeki asil kıyafetlerle tam bir "Genç Efendi" gibi duruyordu. Ama bakışları hâlâ o eski Kael'di; kararlı ve biraz da endişeli.

"Eşyalarım," diye fısıldadı kendi kendine. Masanın üzerine bıraktığı kılıcı, annesinin verdiği küçük eşyaları kontrol etti. Yeni hayatının ilk kostümünü giymişti ama kalbi hâlâ o köydeki kulübede atıyordu. Üstünü düzeltti, derin bir nefes aldı ve odasından çıkıp o görkemli yemek salonuna, dayısının yanına doğru yürümeye başladı

.burnuna çarpan kokular bir an için başını döndürdü. Salonun ortasında, en az yirmi kişinin sığabileceği uzunlukta, koyu renkli ve parlatılmış abanoz ağacından yapılma bir masa duruyordu. Masanın üzerinde, gümüş şamdanlarda yanan mumlar ortamı sıcak ve altın sarısı bir ışıkla yıkıyordu.

Zephyros, masanın başındaki geniş koltuğunda oturmuş, önündeki kristal kadehten şeffaf bir içecek yudumluyordu. Kael'i görünce neşeyle elini kaldırdı: "Otur bakalım Kael! Temizlenmek iyi gelmiştir, değil mi? Boş mideyle büyü konuşulmaz, önce şu ziyafetin tadını çıkaralım."

Kael, masaya oturduğunda hayatında görmediği bir renk cümbüşüyle karşılaştı. Elias ve yardımcıları sessizce yaklaşıp gümüş kapakları kaldırdıkça dumanı tüten yemekler birer birer ortaya çıktı:

Yemek masası adeta bir sanat eseriydi. Gümüş tabaklarda nar gibi kızarmış sülün eti, yanında taze dağ kekikleriyle sotelenmiş sebzeler, egzotik meyveler ve üzerine mis kokulu ballar dökülmüş tatlılar diziliydi. Kael hayatında bu kadar çok yemeği bir arada görmemişti.

Yemeğe başladıklarında Kael merakla sordu: "Dayı, kraliyet büyücüleri hep böyle zengin midir?"

Zephyros gülerek, "Hemen hemen evet," dedi. "Mütevazı yaşayanlar da var ama kraliyet büyücüsü mevkisi, soylulardan bile üstündür. Doğrudan kraldan emir alırız. Doğu Krallığı'nda her biri bir elementi temsil eden yedi kraliyet büyücüsü var: Ateş, rüzgar, Su, Toprak, Işık, Doğa ve Çağırma. Ben rüzgarı temsil ediyorum."

Kael sordu: "Peki kraliyet büyücüsü olmak çok mu zor?"

"Evet. Önce akademiyi bitirmelisin ya da en az 7 halkalı bir büyücü olmalısın. Şu an bilinen en güçlü büyücü, Merkez Krallık'taki 9 halkalı ışık büyücüsü Luminos'tur. Bizle kıyaslanamaz bile."

Kael şoktaydı. Dayısı bile bu kadar güçlüyken, 9 halka ne demekti? "Dayı, 7 ile 9 halka arasında o kadar çok mu fark var?"

Zephyros ciddileşti. "Bak evlat; 1'den 3'e kadar güç 100 kat artar. 3'ten 5'e 500 kat, 5'ten 7'ye ise 1000 kat! 7'den sonrası ise 1000 katından bile fazla artış gösterir. Her halkada güç, geçtiğin halkanın katı kadar artar. Yani 7 ile 9 arasındaki fark devasadır. Üstelik ışık büyüsü çok adaletsizdir; rüzgarın 5 halkası, ışığın 3 halkasına ancak denktir."

Kael öğrendikleri karşısında ezilmiş hissetti. Zephyros devam etti: "Dünya büyük Kael. İnsan gücü sınırlı ama 10 halkayı geçen ilahlar, ruhlar ve yüksek elfler var. Kendini iyi eğitmelisin ki kimse seni ezmesin ve sevdiklerini koruyabilesin. Yarın seni eğitmeye kılıç ustası Grimm gelecek. Kendisi 'Gölge Savaşçı' olarak bilinir, biraz soğuktur ama iyidir."

"Elimden geleni yapacağım dayı, seni utandırmayacağım!" dedi Kael kararlılıkla

.Zengin yemeklerin ve halka sistemine dair o ağır, sarsıcı bilgilerin ardından Kael odasına çekildi. Karnı doymuş, vücudu temizlenmişti ama zihni Zephyros dayısının anlattıklarıyla; 9 halkalı Luminos'un devasa gücü ve 10 halkayı aşan ilahların varlığıyla dopdoluydu. Odasındaki meşaleleri söndürüp sadece çalışma masasının üzerindeki tek bir mumu yanık bıraktı.

Masanın başına oturduğunda, önündeki boş mektup kağıdına bir süre öylece baktı. Sonra tüy kalemi mürekkebe batırıp annesine yazmaya başladı:

"Canım annem, malikaneye vardım. Dayım beni beklediğimden çok daha büyük bir ihtişamla karşıladı. Buradaki hayat bizim köydekinden o kadar farklı ki anne... Duvarlarda asılı duran kılıçlar, canlıymış gibi bakan tablolar ve uşaklar... Bazen kendimi burada bir yabancı gibi hissediyorum. Ama merak etme, kılıcımı ve senin öğütlerini bir an bile yanımdan ayırmıyorum."

Bir an duraksadı, kaleminden damlayan küçük bir mürekkep lekesi kağıda düştü. "Dayım beni eğitmeyecekmiş, benim için özel ustalar tutmuş. Yarın Grimm adında bir kılıç ustasıyla tanışacağım. Onu öyle bir anlattı ki, içimi hem bir korku hem de garip bir heyecan kapladı. Elimden gelenin en iyisini yapacağım anne, senin yüzünü kara çıkarmayacağım."

Mektubu katlayıp mühürledikten sonra masadan kalktı ve geniş pencerenin kenarına oturdu. Dışarıda Doğu Krallığı'nın uçsuz bucaksız toprakları uzanıyordu. Gökyüzündeki ay, her zamankinden daha büyük ve daha parlaktı; gümüşi ışığı malikanenin bahçesindeki heykellerin üzerine düşüp uzun, ürkütücü gölgeler oluşturuyordu.

Kael, aya her baktığında arkadaşı Ashael'i hatırlıyordu. Onun o sakin sesini, birlikte geçirdikleri günleri düşündü. "Acaba şuan ne yapıyordur?" diye fısıldadı karanlığa doğru. "Ben burada bu lüksün içindeyken o mutlu mudur, yoksa o da benim gibi gökyüzüne bakıp beni mi düşünüyordur?"

Elini kaldırıp parmağındaki ay mühürlü yüzüğe baktı. Yüzüğün üzerindeki işlemeler, ay ışığının altında sanki hafifçe parlıyor, bir nabız gibi atıyordu. Kael, bu yüzüğün ve sırtındaki kılıcın sadece birer eşya değil, kaderinin anahtarları olduğunu hissedebiliyordu.

Yatağına uzandığında, ipek çarşafların yumuşaklığına rağmen içindeki ejderhanın huzursuzca kıpırdandığını hissetti. Yarın doğacak güneş, Kael için sadece yeni bir günü değil, sınırlarını zorlayacak kanlı ve terli bir eğitimin başlangıcını müjdeliyordu.Kael'i bekleyen gelecek, tıpkı ayın karanlık yüzü gibi gizemli ve bir fırtına kadar yakındı.

Kael, parmağındaki ay mühürlü yüzüğü okşarken gözlerini kapattı. Karanlığın içinde filizlenen bu yeni hayatında, onu nelerin beklediğini bilmese de artık geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcındaydı.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı