Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Nerya, kalbinin atışlarını dizginlemeye çalışarak hazırlandı. Aynada kendisine bakarken hem heyecanlı hem de suçlu hissediyordu. Odasından çıkarken annesi Elowen ile karşılaştı. Annesi, kızının üzerindeki özeni fark ederek kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Kızım, bu erkencilik ve bu şıklık hayrola? Nereye böyle?"
Nerya, boğazındaki düğümü yutkunarak çözdü. "Ah, anne... Şey, kuzenim Fiona ile buluşacaktım. Dün çay içmek için sözleşmiştik, şimdi aklıma geldi. Gitmesem ayıp olur, biliyorsun bekletilmeyi hiç sevmez."
Nerya, kendisi için hazırlanan at arabasına bindiğinde ellerinin titrediğini fark etti. Merkeze vardıklarında, onun için görevlendirilen koruma şövalyesi de peşinden gelmeye başladı. Nerya, bir plan yapmalıydı. Şövalyenin bir kadının en mahrem alanı olan deneme kabinlerine giremeyeceğini biliyordu.
"Ah, tam zamanında hatırladım!" dedi Nerya, yüzüne yapay bir şaşkınlık kondurarak. "Şu ilerideki mağazaya yeni sezon elbiseler gelmiş. Birkaç tane denemek istiyorum. Sen burada, kapıda bekle olur mu? İçerisi çok kalabalık ve dar, senin gibi zırhlı birinin orada beklemesi hem seni yorar hem de dikkat çeker."
Şövalye tereddüt etse de "Peki leydim, ben tam burada olacağım," diyerek selam verdi. Nerya mağazaya girip kalabalığın arasına karıştı ve arka kapıdan bir gölge gibi sıyrılarak sözleştikleri meydana koştu. Merkezin ortasındaki o devasa taş heykelden aşağı süzülen yapay şelalenin, yanında onu bekleyen abadonu gördü.
Abaddon, orada bir anıt gibi duruyordu. Nerya nefes nefese yanına ulaştı. "Umarım çok bekletmemişimdir seni..."
Abaddon, nazikçe dönerek gülümsedi. "Sizi beklemek, zamanın akışına duyulan en güzel saygıdır leydim. Hoş geldiniz... Bugün, güneşin parıltısını bile gölgede bırakacak kadar büyüleyici görünüyorsunuz."
Nerya’nın yanakları alev aldı. "Teşekkür ederim... Buralarda yenisin, krallığı tam bilmeyebilirsin. Seni çok sevdiğim, bir mekana götürmek isterim."
Gittikleri küçük kafede saatlerce konuştular. Abaddon, İblis Diyarı’nın zifiri karanlık ama kendi içinde bir onura sahip olan topraklarını; Nerya ise Doğu Krallığı’nın rüzgarlı vadilerini anlattı.
"Peki..." dedi Nerya merakla. "O devasa kanatlarını nasıl saklıyorsun? Yani, her an çıkacaklarmış gibi hissetmiyor musun?"
Abaddon acı bir gülümsemeyle cevap verdi. "Onları gizlemek, bir nevi irade meselesi Nerya. Eğer koca kanatlarla sokaklarda gezseydim, insanlar haklı olarak dehşete düşerdi. Krallıklar arası savaşın külleri hala sıcak... İnsanlar bizim türümüze karşı düşmanca tavır takınmakta haklılar, tarih kanla yazıldı. Beni yanlış anlama; ben savaşı savunan biri değilim. Belki iblis olduğum için beni doğuştan 'kötü' biri olarak görüyorsun..."
Nerya, tereddüt etmeden elini masanın üzerine koydu. "Ben senin kötü biri olduğunu düşünmüyorum Abaddon. Eğer öyle olsaydın, beni o gün korumazdın."
Abaddon rahatlamış bir ifadeyle iç çekti. "Teşekkür ederim. Hepimiz bir kaderle doğuyoruz; iblis veya insan... Doğduğumuz yeri veya türümüzü biz seçemiyoruz ama kim olacağımızı biz belirliyoruz. Umarım kendimi sana doğru açıklayabilmişimdir."
Nerya gülümsedi. "Seni türünle değil, bakışlarındaki o dürüstlükle tanıyorum Abaddon. Benim için bu yeterli."
Birden Nerya’nın aklına mağaza kapısında bekleyen şövalye geldi. "Eyvah! Benim yarım kalan bir işim vardı, yani... dönmem gerekiyor. Kusura bakma."
Abaddon hemen ayağa kalktı. "Size eşlik etmemi ister misiniz?"
"Hayır, hayır!. Ama..." Nerya’nın aklına annesinin öğrettiği bir mühür geldi. "Abaddon, elini uzatır mısın?"
Abaddon şaşırsa da elini uzattı. Nerya, parmak uçlarında topladığı ince rüzgar ve mana ile Abaddon’un avucuna zarif bir mühür kazıdı. "Bu bir iletişim büyüsü. Birbirimizden uzak olsak da iletişimde kalmamızı sağlar. Kullanımı sınırlı ve bir süre sonra yenilemem gerekecek ama şimdilik bizi birbirimize bağlar."
Abaddon, avucundaki soğuk ama huzurlu sızıya baktı. "Bu sadece bir büyü değil," diye düşündü içinden Nerya at arabasına döndüğünde, şövalyesini ter içinde ve panik halde buldu. "Leydim! Nerelerdeydiniz? Sizi her yerde aradım! Mağazadan çıkmadığınızı görünce başınıza bir şey geldi sandım! Eğer size bir zarar gelseydi, Efendi Vaelmon benim kellemi alırdı!" Şövalye o kadar çaresiz görünüyordu ki, elleri titriyor, miğferinin altından süzülen terleri silemiyordu bile.
Nerya’nın içi sızladı. "Çok özür dilerim... İşlerim biraz uzadı, sana sormadan arka taraftaki diğer mağazalara da geçtim. Lütfen kusura bakma."
Aylar böyle geçti. Gizli mektuplar, mühür üzerinden yapılan fısıltılar ve kuytu köşelerdeki kısa buluşmalar... İkili birbirine kopmaz bir bağla bağlanmıştı. Ancak hiçbir sır, Doğu Krallığı'nın Başbüyücüsü'nden sonsuza dek gizlenemezdi.
Bir akşam, malikanenin koridorları Vaelmon’un kükremesiyle sarsıldı. "NERYA! Senden bir açıklama bekliyorum! Kulağıma gelen bu iğrenç dedikoduların yalan olduğunu söyle bana!"
Nerya, babasının karşısında dik durdu. "Baba, sana yalan söylemeyeceğim. Duydukların doğru."
Vaelmon’un bedeni rüzgar manasıyla titriyordu, odadaki perdeler havalanmaya başlamıştı. "Nerya Valeriana Krowell! Sen yakında nişanlanacak bir kızsın! Başbüyücünün kızının bir yabancıyla, görüldüğü dedikoduları beni ne kadar küçük düşürüyor haberin var mı?"
"Baba, sana daha önce de söyledim; sevmediğim bir adamla, siyasi bir piyon gibi evlenmeyeceğim!"
Vaelmon öfkeyle elini kaldırdı, tam vuracakken annesi Elowen araya girdi. "Vaelmon! Dur! O bizim kızımız! Başka insanların ağzı yüzünden öz kızına mı el kaldıracaksın?" Annesi sonra Nerya’ya döndü, sesi endişeliydi. "Kızım... Kalbini çalan bu adam kim? Bilindik bir soyu var mı?"
Nerya kısa bir sessizliğin ardından mırıldandı: "İsmi Abaddon... Abaddon Val-Tenebris."
Vaelmon ve Elowen’in yüzleri bir anda kireç gibi bembeyaz oldu. "Sana o gün açıkça söyledim," dedi Vaelmon, sesi artık bağırmıyor, buz gibi çıkıyordu. "Bir iblisle, hem de o soydan biriyle birlikte olamazsın! Bu delilik!"
Nerya "İblis olması kötü olduğu anlamına gelmiyor!"
"Anlamıyorsun nerya! Krallıklar arasındaki savaşı hafife alıyorsun. Halk, başbüyücünün kızının bir iblisle olduğunu öğrenirse isyan çıkar! Bu ilişki derhal bitecek!"
Tartışma gece yarısına kadar sürdü. Elowen, kocasını sakinleştirip Nerya’yı odasına gönderdi. Ancak huzur, malikaneyi terk etmişti.
Aradan bir hafta geçti. Bir sabah malikanenin önüne altı tane görkemli, simsiyah at arabası yanaştı. Nerya merakla dışarı çıktığında gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Siyah zırhlı, devasa şövalyeler bahçeyi sarmıştı. En önde, aurası tüm malikaneyi baskı altına alan, karanlık ve heybetli bir adam duruyordu.
Ve onun hemen arkasında... Abaddon vardı.
Vaelmon, malikanenin kapısında belirdi. Yüzünde garip, sert bir gülümseme vardı. "Bay Mezrathus... Ben de tam sizleri bekliyordum. Buyurun, içeri geçelim."
Nerya ve annesi birbirlerine bakakaldılar. Babası, onlara sormadan çok büyük ve tehlikeli bir oyunun perdesini açmıştı.


İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı