İlkbahar, köye her zaman sessiz gelirdi.
Kael o sabah gözlerini açtığında, açık pencereden içeri süzülen kuş sesleriyle uyandı. Ağaç dalları rüzgârla hafifçe sallanıyor, güneş ışığı ahşap zeminin üzerine soluk çizgiler bırakıyordu. Her şey tanıdıktı; sade, huzurlu ve alışıldık.
Annesi çoktan uyanmıştı. Ocağın üzerindeki çaydanlıktan yükselen buhar, odaya taze bitkilerin ve hafif isli bir odun ateşinin kokusunu yayıyordu. Küçük masanın üzerinde hazırlanan kahvaltı her zamanki kadar mütevazıydı: Taze pişmiş bir somun ekmek, biraz peynir ve annesinin Doğu Krallığı'ndan kalma eski bir alışkanlıkla hazırladığı ballı bitki çayı.
Kael, annesinin yüzüne baktığında solgunluğunu fark etti. Son günlerde biraz daha çabuk yoruluyor, öksürüğü eskisinden uzun sürüyordu.
"Bugün de mi ormana gideceksin?" dedi annesi, titreyen elleriyle Kael'in önüne bir kâse sıcak çorba koyarken. Sesi yumuşaktı ama içinde gizleyemediği bir endişe vardı.
Kael başını salladı. "Bazı bitkiler bu mevsimde daha etkili olur demiştin anne. Göğsünü yumuşatacak o mor çiçekli otlardan toplamam lazım."
Annesi derin bir nefes alıp masaya oturdu. Gözleri bir anlığına Kael'in ellerine, odun kesmekten nasırlaşmış parmaklarına takıldı.
"Çok uzağa gitme Kael," diye fısıldadı. "Kuzeydoğu'nun rüzgârı bu ara tekin değil. Sınırın ötesinden, Merkez Krallık'tan gelen yolcuların anlattıkları pek iç açıcı değilmiş. Ormanın derinliklerinde bir huzursuzluk olduğu söyleniyor."
Kael gülümsedi; annesinin her zamanki evhamlarından biri olduğunu düşündü. "Ben o ormanı avucumun içi gibi bilirim anne. Hiçbir ağaç bana zarar vermez."
"Mesele ağaçlar değil evladım," dedi annesi, bakışlarını kaçırarak. Aklı bir an için uzaklara, belki de yıllar önce terk ettiği o görkemli Doğu şehirlerine gitmiş gibiydi. "Mesele, bazen kaderin seni bulmak için ormanı bir bahane olarak kullanması. Baban da... o da ormanı çok severdi. Ama orman her zaman huzur vermez."
Kael'in kaşığı havada asılı kaldı. Annesi babasından çok nadir bahsederdi.
"Babam hakkında daha fazla şey anlatmayacak mısın?"
Annesi aniden öksürmeye başlayarak konuyu kesti ve ayağa kalktı.
"Vakit geç oluyor Kael. Hadi, akşam karanlığına kalmadan dön."
Kael başını salladı. Annesi ona şifalı bitkileri küçük yaşta öğretmişti. Doğu Krallığı'ndan bu köye nasıl geldiğini pek anlatmazdı ama bilgisi sıradan değildi. Işık büyüsü kullanmazdı; yine de yaraları iyileştirebilir, ateşi düşürebilir, bedenin dengesini yeniden kurabilirdi.
Kahvaltıdan sonra Kael evden çıktı. Orman, köyün hemen yanı başındaydı. Kael bu ormana çocukluğundan beri girerdi. Hangi patikanın nereye çıktığını, hangi ağacın gölgesinde hangi hayvanın yaşadığını bilirdi. Bitkilerin çoğunu da tanıyordu.
Ta ki onu görene kadar...
Mor bir kelebek, gözlerinin önünden süzülerek geçti. Kael bir anlığına duraksadı. Bu rengi daha önce hiç görmemişti. Kelebek sanki bilerek yavaşlıyor gibiydi; Kael'in dikkatini çektiğini biliyormuş gibi. Kael farkına varmadan onu takip etmeye başladı.
Bir adım... sonra bir adım daha.
Kael farkına varmadan ormanın derinliklerine doğru uzunca bir yol katetmişti. Ormanın her zamanki kısmını çoktan geride bırakmıştı. Ağaçlar burada daha uzundu; dalları gökyüzünü kapatıyor, güneş ışığını neredeyse tamamen engelliyordu. Hava serinlemiş, ormanda ise rahatsız edici bir sessizlik oluşmuştu.
Kael bir anlığına durdu. Tam karşısında, bir ağaç kütüğünün üstünde bir kız oturuyordu. Kael'in yaşlarındaydı. Kulakları elf kulaklarını andırıyordu ama teni ve saçları, bildiği elflerden farklıydı. Yüzünde ve kollarında ay şeklinde dövmeler vardı. Gri saçları omuzlarına dökülüyor, kahverengi gözleri ise parlıyordu.
Kael hayatında ilk kez kendinden farklı bir ırk görmüştü. Ufak adımlarla yaklaştı.
"Merhaba," dedi çekinerek. "Ben Kael."
Kız aniden irkildi ve hızlı adımlarla geriye doğru çekildi. Kael, onun bu ani tepkisini görünce olduğu yerde kaldı. Elindeki baltayı niyetinin kötü olmadığını göstermek amacıyla yavaşça yere bıraktı.
"Sana zarar vermek istemiyorum, Sadece... Sen bir elfsin, değil mi? Kitaplarda görmüştüm; kulakların tıpkı... anlatılanlar gibi."
Kız bir süre sessiz kaldı. Ardından başını hafifçe eğdi.
"Benim adım Ashael," dedi kısık bir sesle.
"Ben bir kara elfim. Biz normal elflerden farklıyız."
Kael şaşırmıştı; kitaplarda okuduğu ama hiç görmediği bir tür tam karşısında duruyordu.
ortamın gerginliğini hafifletmek için yavaşça çantasına uzandı. Küçük bir parça ekmek ve kurutulmuş meyve çıkardı.
"Aç mısın? Köyümden getirdim, tadı fena değildir."
Ashael önce uzatılan yiyeceğe, sonra Kael'in samimi gözlerine baktı. Ekmeği aldığında, ikisi arasındaki gerginlik az da olsa hafiflemişti. Ashael'in ürkek duruşu yerini meraklı bir süzüşe bıraktı. Kael yanındaki kütüğe yavaşça oturduğunda, Ashael de aralarındaki mesafeyi koruyarak yanına oturdu.
Gün ilerledikçe konuştular. Kael köyünü anlattı, Ashael ise halkını. Kara elflerin göçebe yaşadığını, bedenlerini güçlendirmek için ise efsun kullandıklarını öğrendi. Ay yükseldiğinde, Ashael'in dövmeleri parıldamaya başladı. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmediler.
Hava karardığında Kael ayağa kalktı.
"Ben her gün buraya geliyorum, Annem için bitki topluyorum. Burası... buluşma yerimiz olsun mu?"
Ashael tereddüt etti ama sonra başını salladı. Yüzünde küçük ama samimi bir gülümseme vardı.
Kael eve döndüğünde annesi kapıda onu bekliyordu. "Neden bu kadar geç kaldın?" diye sordu, sesi endişeliydi.
Kael olanları anlattığında annesinin yüzündeki ifade bir anlığına değişti.
"Kara elf mi? Bu ormanda..."
O gece Kael, edindiği yeni arkadaşının heyecanından uyuyamadı. Günler haftaları kovaladı. Her gün ormanda buluştular. Oynadılar, gezdiler, sustular. Kael için dünya, o devrilmiş kütüğün etrafından ibaretti.
Ashael, Kael'e kara elflerin bedenlerini birer gölgeye dönüştüren o hızlı efsunlarını gösteriyor; Kael ise ona köy hayatının basit ama sıcak hikayelerini anlatıyordu. Birlikte geçirdikleri o uzun öğle sonlarından birinde Ashael, devrilmiş bir ağaç kütüğünün üzerine bağdaş kurmuş, ellerini toprağa doğru uzatmıştı. Kael ise merakla onu izliyordu.
"Sizin dünyanızda her şey çok gürültülü," dedi Ashael, gözlerini kapatarak.
"Köyünüzdeki baltaların sesi, yanan odunların çıtırtısı... Bizim dünyamızda ise her şey fısıltıyla konuşur."
Kael şaşkınlıkla güldü. "Ağaçların konuştuğunu mu söylüyorsun?"
Ashael parlayan kahverengi gözlerini tekrar açtı. "Konuşmazlar, hissederler Kael. Bak," diyerek Kael'in elini tuttu ve avucunu nemli bir yosun tabakasının üzerine koydu.
"Zihnini boşalt. Sadece ormanın sesini duyana kadar bekle."
Kael başta hiçbir şey hissetmedi, sadece soğuk ve nemli bir yosun hissediyordu. Ancak Ashael'in parmakları onunkilere değdiği anda, vücudundan aşağı sanki bir elektrik akımı geçti. Bir anlığına, sadece bir anlığına, toprağın derinliklerinden gelen bir çarpıntı duydu. Kalp atışı gibiydi ama daha derinden geliyordu. Sanki ormanın ruhu, Kael'e bir selam vermişti.
Kael ürpererek elini çekti.
"Bu... bu çok tuhaftı. sanki ormanın kalbinin attığını hissettim."
Ashael merakla başını yana eğdi.
"Normalde insanların bunu hissetmesi yıllarını alır, Kael. Sen... sen diğerlerine göre çok daha hızlı duyuyorsun."
O gün Kael ilk defa ruhların varlığını fark etmişti. Ashael ise Kael'in bu şaşkın tavrını komik buluyordu. Ta ki bir sabaha kadar...
Kael buluşma yerine geldiğinde orman her zamankinden daha sessizdi. Saatler geçti ama Ashael gelmedi. Bir gün... iki gün... bir hafta...
Endişe, Kael'in içine kök salmıştı. buluşma yerinde saatlerce bekledi ama Ashael'in o hafif ayak seslerini bir türlü duymuyordu. .
"Başına bir şey gelmiş olabilir," diye düşündü. En sonunda dayanamadı. Baltasını her zamankinden daha sıkı kavrayarak, daha önce hiç gitmediği, ağaçların gökyüzünü tamamen kapladığı o karanlık ormana daldı.
Gece yarısı çöktüğünde, orman tanıdığı o yer değildi artık. Havada huzursuz bir sessizlik vardı. Birden etrafını mor ışık hüzmeleri sardı. Gözle takip edilemeyecek kadar hızlı karaltılar çevresinde bir çember çiziyordu. Kael, yere çömelip baltasını savurmaya hazırlandığı anda karanlığın içinden onlarca çift parlayan göz belirdi. Bunlar, bedenleri ay dövmeleri ile parlayan kara elf kabilesinin savaşçılarıydı.
"Söyle bakalım insan," dedi içlerinden biri; sesi bir kılıç kadar keskindi
"Ölümü bu kadar çok arzulamanın sebebi ne?"
Kael bir yandan etrafında olup biteni anlamaya çalışırken diğer yandan elflerden nasıl kaçabileceğini düşünüyordu. Titreyen ama kararlı bir sesle cevap verdi:
"Ben sadece arkadaşımı arıyordum."
"Arkadaş mı? İnsanoğlu, nerede olduğunun farkında mısın?"
"Arkadaşım insan değil, adı Ashael."
Savaşçılar Ashael adını duyduklarında donakaldılar. Galiba başkası ile karıştırıyor diye düşündüler. Çünkü Ashael... reislerinin kızının adıydı.
Elflerden birisi Kael'e doğru yaklaştı ve elindeki hançeri Kael'in boynuna doğru uzattı. Pelerininin başlığını çıkararak konuştu:
"Bana doğru bak! Arkadaşın bizim gibi mi gözüküyordu?"
"Evet, onun da sizin gibi ay işlemeleri, dövmeleri vardı."
Kael'in bu sözleri savaşçıların arasında bir şok dalgası yaratmıştı. Bir insanın, kabile reisinin kızının adını bu kadar rahat anması imkansızdı. Kara Elf savaşçı, Kael'i orada öldürebilirdi ama onun hiçbir şeyden haberi olmayan bir çocuk olduğunu da biliyordu. İçini kemiren bu rahatsız edici histen nefret ederek kendi kendine konuştu:
"Benim bu iyi niyetim bir gün benim sonum olacak."
Kara Elf savaşçı, onların türünden birini gördüğü için Kael'i öylece bırakamazdı; onu kabilenin merkezine doğru götürdüler. Kara Elf Reisi Vaelthar'ın huzuruna çıkarıldığında, Kael o baskıcı aurayı iliklerine kadar hissetti. Vaelthar, bakışlarıyla bir insanın iradesini kırabilecek kadar güçlü bir auraya sahipti. Reisin yanında duran Kraliçe Lunarya'nın bakışları ise merakla Kael'i süzüyordu.
Vaelthar elflere yüksek bir sesle sordu: "Bir insanı buraya neden getirdiniz!"
Elf savaşçı öne doğru gelerek bir dizinin üstüne çöktü. "Efendim, kendisini kabilenin yakınlarında gördük. Kızınızın adını biliyordu. Dediğine göre Ashael'in arkadaşıymış."
"Kızımız, gerçekten bir insan evladıyla mı vakit geçirdi?"
"Bana Ashael'i çağırın çabuk!"
Ashael babasının yanına geldiğinde karşısında elleri bağlı Kael'i gördü. İkisi için de o an, sanki zaman durmuş gibiydi. Ancak kara elf kanunları sertti. Bir insanın kabilenin yerini bilmesi; köle tacirleri ve krallık orduları için bir davetiye demekti. Meclis, Kael'in hafızasının silinmesini önerdi. Ama bu büyünün bedeli ağırdı; kişi büyü sonrası kim olduğunu bile hatırlamıyordu.
"Yalvarırım baba, yapma!" diye haykırdı Ashael. "O bana zarar vermedi, sadece rastgele karşılaştık o kadar!"
Kraliçe Lunarya, Kael'in içindeki aurayı süzdü. Lunarya kişilerin auralarına bakıp onların niyetlerini anlayabiliyordu. Bu çocukta kötülerin o kara enerjisi yoktu; aksine, henüz uyanmamış ama devasa bir gücün kararsız kırıntıları vardı.
Lunarya, Kael'i affetme taraftarıydı ancak meclis bu fikre şiddetle karşı çıktı. "Kraliçem, bir insana güvenemeyiz. En mantıklı yol çocuğun hafızasını silmek."
O sırada Vaelthar kılıcını kabzasından çıkararak Kael'e doğru uzattı. Ashael ise gözyaşları içinde babasına yalvarıyordu. Lunarya eşinin kolunu tutarak ona baktı:
"Sakin ol Vaelthar, karşındaki bir çocuk."
Vaelthar her ne kadar sert görünüşlü bir adam olsa da kızına düşkün biriydi. Bir anlığına gözü ağlayan kızına döndü. Kabile reisi eşinin özel bir görüşe sahip olduğunu biliyordu; Kael'in içinde en ufak bir kötülük kırıntısı görseydi onu öylece bırakmayacağından emindi.
Lunarya, Kael'e doğru ağır adımlarla yaklaştı. Elini Kael'e doğru uzatarak ona kara elfleri görmesini engelleyen bir büyü yaptı. Kraliçenin müdahalesiyle Kael'in canı ve hafızası bağışlanmıştı ancak bedeli de ağırdı. Kael bir daha Ashael'i görmeyecekti.
Veda vakti geldiğinde Ashael, parmağındaki gümüş renkli, üzerinde bir ay mührü olan yüzüğü çıkarıp Kael'in avucuna bıraktı. "Bu büyükannemden hatıra," dedi hıçkırarak. "Bunu taşıdığın sürece, nerede olursan ol benim arkadaşımsın. Asla unutma."
Kael, Ashael'i göremiyordu; sadece ağlamaklı sesini duyuyordu. kraliçenin efsunuyla bir göz kırpışı kadar kısa sürede köyünün girişine bırakıldı. Dizlerinin üzerine çöktüğünde ormanın o derin kokusu hâlâ ciğerlerindeydi. Eve kadar zar zor yürüdü. Kapıyı açtığında karşısında endişeden bitap düşmüş annesini buldu.
Kael yaşadıklarını; Ashael'i, kabile reisini ve o yasak dostluğu annesine anlattı. Anlatırken sesi titriyor, avucundaki gümüş yüzüğü sımsıkı tutuyordu. Annesi, oğlunun bu darmadağın halini görünce hiçbir şey soramadı, sadece onu göğsüne bastırdı.
"Geçti oğlum, Şanslıymışsın ki şu an sağ salim yanımdasın. Şimdi sadece uyu ve dinlen. Bunları bir süre düşünme."
Annesi Kael'i yatağına yatırıp odadan çıktığında, yüzündeki yumuşak ifade yerini derin bir endişeye bırakmıştı. Pencereden dışarı, kara elflerin saklandığı o karanlık ormana doğru baktı.
"Bir kara elf kabilesi... Hem de bu kadar yakınımızda. Kael, senin o melez kanın uyanmaya başlarken kaderin seni tam da kaçtığım dünyanın içine çekiyor. Tanrılar bizi korusun, çünkü ben seni sonsuza kadar bu köyde saklayamam."
Kael ise odasında, ay mühürlü yüzüğe dokunarak uykuya daldı. O gece rüyasında ilk kez, sırtında henüz uyanmamış ama ağırlığı ruhunu ezen altı tane siyah kanat görmüştü.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı