Kael ve Zephyros, malikanenin devasa kapılarına vardıklarında muhafızlar mızraklarını yere vurarak selam verdiler. Kael, başını kaldırıp yapıya baktığında büyülenmişti Dayısının malikanesi ona çok büyük gelmişti ama burası... zephyrosun malikanesi, vaelmonun yanında bir ana sarayın yanındaki yavru bir köşk gibi kalıyordu. Mimarisi resmen "güç" diye bağırıyordu
Kapı ağır ağır açıldığında onları Elowen karşıladı. Elowen, önce Zephyros’u gördü ve yüzünde sıcak bir anaçlık belirdi. "Ah, oğlum! Hoş geldin, sonunda evine uğramak aklına geldi," diyerek ona doğru adım attı. Tam o sırada Zephyros’un arkasında duran, etrafı merakla süzen Kael’i fark etti. Adımları duraksadı, gözleri kısıldı.
"Zephyros... Yanındaki bu genç de kim?"
Kael, nezaketle öne çıkıp hafifçe eğildi: "Ah, Bayan Elowen, benim adım Kael. Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum."
Elowen, "Kael" ismini duyduğu an dona kaldı. "Kael mi? Sen..." sesi titredi. Zephyros gülümseyerek araya girdi: "Evet, Nerya’nın oğlu Kael. En son ne zaman gördün hatırlamıyorum ama tanıyamadın bil—"
Zephyros lafını bitiremeden Elowen bir hışımla öne atıldı ve Kael’i kollarının arasına alıp göğsüne bastırdı. "Ah! Ne kadar büyümüşsün, kocaman adam olmuşsun! İnanamıyorum... Gözlerin... Gözlerin tıpkı anneninki gibi, aynı bal rengi parlıyorlar!"
O sırada malikanenin derinliklerinden, duvarları titreten tok bir ses yükseldi:
"Elowen! Kapıda kiminle bu kadar hararetli konuşuyorsun?"
Ağır adımlarla gelen Vaelmon göründü. Zephyros’u gördüğünde tek kaşını kaldırdı: "Zephyros? Hangi rüzgar attı seni buraya? Genelde buralardan kaçacak delik arardın."
Zephyros alaycı bir tavırla omuz silkti: "baba, kendi ailemi görmeye de mi gelmeyeyim? Hem belki özlemişimdir diye düşündüm, çok mu imkansız?"
Vaelmon tam bir cevap verecekken, Elowen’in hala sıkı sıkı sarıldığı çocuğu fark etti. Kaşları çatıldı, keskin gözleri Kael’in üzerinde gezindi. "Elowen,
bu çocuk da kim? Bir muhafız adayı mı yoksa?"
Elowen heyecanla geri çekilip Kael’i gösterdi: "Hayatım, bu Kael! Tanıyamadın değil mi? Bizim küçük Kael!"
"Kael mi?" Vaelmon’un gözleri bir anda Zephyros’unkilerle çakıştı. Zephyros sadece başıyla onayladı. Vaelmon, Kael’in tam karşısında durdu.
Kael, o an karşısında duran adamın heybetiyle sarsılmıştı. İçinden, "Demek bir Başbüyücü bu... 8 halka... Etrafına yaydığı aura o kadar baskın ki hava bile ağırlaşıyor. Gerçekten korkunç bir güç," diye geçirdi. Titrememek için kendini zor tutarak: "M-merhaba bayım. Ben Kael... Memnun old—"
Vaelmon aniden kahkahayı bastı ve devasa eliyle Kael’i ensesinden tutup kendine doğru çekti, adeta kucakladı. "Ha ha ha! Bizim ufak Kael’e bak! Kocaman adam olmuş! Ah şu Nerya... Torunumu o kadar süredir bize getirmedi ki, neredeyse yabancı sanacaktık!"
Vaelmon’un bu beklenmedik samimiyeti ve "torunum" demesiyle Kael’in içindeki o gerginlik bir anda dağıldı, içi ısınmıştı . Vaelmon sanki bir kankasıymış gibi Kael’in başını koltuğunun altına alıp saçlarını karıştırdı. "Bu arada, bana bir daha 'bayım' dersen bozuşuruz evlat. Bana 'Büyükbaba' diyeceksin!"
Elowen de gülümseyerek ekledi: "Bana da 'Bayan Elowen' deme lütfen tatlım, Büyükannen buradayken resmiyete gerek yok."
Kael mahcup bir gülümsemeyle, "Tamam... Büyükbaba, Büyükanne," diyebildi.
İçeri geçip oturduklarında hava biraz daha ciddileşti. Zephyros, şehre giren o dehşet verici yaratığı anlatmaya başladı. Vaelmon şaşkınlıkla yerinden doğruldu: "Echidmer mi? Şehrin göbeğinde o canavarın ne işi var? Muhafızlar uyuyor mu, yoksa kışladan çıkmaya mı üşeniyorlar?!"
"Sakin ol baba," dedi Zephyros ciddiyetle. "Birilerinin onu bilinçli olarak içeri soktuğunu düşünüyoruz. Krallık konuyu araştırıyor." Elowen endişeyle sordu: "Çok zayiat oldu mu peki?"
Zephyros, Kael’i gururla işaret ederek sırıttı: "Şanslıyız ki Kael oradaydı. Yaratığı öyle bir ortadan ikiye böldü ki, canavar ne olduğunu anlamadan iki parça halinde yere serildi. Biraz fazla 'temiz' bir işçilik oldu diyebilirim."
Vaelmon ve Elowen şaşkınlık içinde Kael’e baktılar. Vaelmon, Kael’in belindeki kılıcı çoktan fark etmişti ama içinden, "Bu çocuk o devasa yaratığı tek hamlede nasıl öldürmüş olabilir?" diye sorguladı. Bakışlarını Kael’e dikti: "Kael, gücün ne seviyede şuan?"
Kael dik bir duruşla cevap verdi: "Yeni 4 halka oldum büyükbaba."
Vaelmon’un yüzündeki şaşkınlık bir an bile eksilmedi. "Ha ha! Tabi ya! Benim torunumdan daha azını beklemezdim zaten! Ama dur bir dakika... Biz senin o lanetli karanlık büyünü mühürlememiş miydik? İkinci bir büyü mü kullanıyorsun yoksa?"
Zephyros araya girdi: "Kael ateş büyüsü kullanıyor baba. Bu arada, sizin zamanında yerleştirdiğiniz o artefakt gücünü yitirmiş anlaşılan. Yolda bayağı zor zamanlar yaşadık. Şu an güçlerini bu yüzükle mühürlü tutuyoruz."
Vaelmon sakalını sıvazladı: "Hmm, ateş büyüsü demek... Çok garip. Bizim soyumuzun tamamı güçlü rüzgar büyüsü ile doğar. Galiba baban Abaddon da çift büyü kullanıcısıydı, ondan geçmiş olmalı. Rüzgar büyüsü kullansaydın sana çok güçlü teknikler öğretebilirdim ama ateş de fena değildir."
Zephyros kıs kıs gülerek Kael’e fısıldadı:
"Rüzgar büyüsüne sahip olmadığın için şanslısın evlat. Babamın eğitimi eğitim değil, resmen orta çağ işkencesidir
" Vaelmon kaşlarını çattı: "Seni duyuyorum Zephyros!
“Bu arada, Kael’i akademiye kayıt ettirdim baba. Orada büyüyle ilgili çoğu şeyi daha sistemli öğrenecektir."
Vaelmon onayladı: "Ah, çok akıllıca. Kael, 15 yaşına girdin demek... Zaman ne kadar hızlı geçiyor."
Elowen mutfaktan taze ikramlıklar ve çay getirdi. Sohbet koyulaşırken Vaelmon aniden ayağa kalktı. "Kael, hadi dışarı gel. Büyükbaban ne kadar güçlendiğini, merak ediyor."
Elowen araya girmeye çalıştı: "Hayatım, çocuk daha yeni geldi, bir nefes alsın!" Kael ise hevesle ayağa kalktı: "Sorun değil büyükanne. Büyükbabamla antrenman yapmak benim için iyi eğitim olur."
Vaelmon’un gözleri parladı: "Ha! İşte görmek istediğim cesaret bu! Hevesli olman hoşuma gitti evlat!"
Dış alana çıktıklarında Zephyros ve Elowen de onları izlemek için köşeye geçti. Vaelmon, geniş sahanın ortasında durup Kael’e baktı: "Hadi bakalım, göster marifetlerini!"
Vaelmon, bir anda o baskın aurasını Kael’in üzerine doğru yönlendirdi. Kael, bir anda üzerine tonlarca ağırlık binmiş gibi hissetti; sanki kemikleri basınçtan çatlıyordu. Usta Grimm ve Pyros ile defalarca antrenman yapmıştı ama hiçbirinden böylesine ezici, ruhu daraltan bir baskı hissetmemişti.
Vaelmon sırıttı: "Ne oldu evlat? Hareket edemiyor musun yoksa?"
Kael, sanki ciğerleri sönüyormuş gibi bir hisle, büyük bir güçlükle derin bir nefes aldı. Bu baskı kademeli değil, bir şok patlaması gibi aniden vurmuştu. Dişlerini sıktı, kılıcına tutunarak doğruldu ve duruşunu aldı:
"— Grimm Kılıç Formasyonu, 2. Adım: Kızıl Ejderin Nefesi!"
Kael’in kılıcından çıkan ateşler devasa bir ejderha sureti oluşturup Vaelmon’a doğru kükreyerek atıldı. Vaelmon ise yerinden bile kıpırdamadı; sadece elini kaldırıp bir fiske atar gibi rüzgarı savurdu. Ejderha, basit bir rüzgar akımıyla havada dağılıp gitti.
Kael durumun ciddiyetini bir kez daha anladı. Tekrar pozisyon aldı, bu sefer manasına tam kapasite yüklenmeye başladı:
"— Grimm Kılıç Formasyonu, 3. Adım: Alevden Ruhun Yükselişi!"
Bedenini ve kılıcını yoğun bir ateş aurası sarmaladı. Aynı anda etrafında havada asılı duran ateşten mermiler oluşturdu. Manasını kılıcına son damlasına kadar yükledikten sonra, mermilerle birlikte ateşten bir kasırga gibi Vaelmon’a fırladı.
Vaelmon, Kael’in bir yandan mermileri kontrol edip diğer yandan kılıçla kombine saldırı yapmasına şaşırmıştı.
"Fena değil... Ama yetersiz!"
Vaelmon işaret parmağını hafifçe uzattı ve Kael’e doğru rüzgardan bir şok patlaması yolladı. Kael’in tüm mermileri havada silinirken, oluşturduğu ateş aurası da dağıldı. Geriye doğru savrulan Kael, dengesini zar zor toplayıp doğrulabildi.
Kael neredeyse tüm kozlarını kullanmıştı ama karşısındaki o yıkılmaz dağa bir çizik bile atamamıştı. İçten içe ne kadar zayıf olduğunu Vaelmon ona tekrar hatırlatmıştı; sonuçta 8 halkalı bir dev, onun dengi değildi. Vaelmon için bu basit bir ölçme testi olsa da Kael içerlemişti.
Grimm’in ona öğrettiği ve Zephyros’un bile henüz görmediği bir tekniği daha vardı ve kullanmaya karar verdi. Kılıcını ileriye uzatıp bambaşka, durağan bir duruşa geçti. Derin bir nefes aldı; o an Kael’in etrafındaki hava buharlaşmaya, manası ise delicesine titremeye başladı. Bu teknik, etraftaki tüm manayı tüketen ve kısa süreliğine fizik kanunlarını askıya alan bir yöntemdi. Grimm onu uyarmıştı; 14 yaşındaki bir bedeni bu teknik için hala fazla zayıftı o yüzden zorda kalmadıkça çok kullanmaması konusunda da kaeli uyarmıştı .
Zephyros, Kael’in etrafındaki mana alanını gördüğünde yerinden doğruldu: "Bu da ne? Bu mana yoğunluğu? " Vaelmon da şaşkınlıkla Kael’in ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordu.
Mana alanı hazır olduğunda Kael son kez derin bir nefes aldı
Kael, bir şok patlaması hızıyla yerinden fırladı. O kadar hızlıydı ki, izleyenlerin gözünden bir anlığına tamamen kaybolmuştu . Zephyros ve Vaelmon saniyelik kaybolan kaelin nerde olduğunu anlamaya çalışırken Kael bir anda Vaelmon’un tam dibinde belirdi. Kılıcını en sert açıyla savuracakken...
Vaelmon, kılıcı çıplak eliyle, parmaklarının arasında tutmuştu. Kael’in gözleri şoktan fal taşı gibi açıldı. "Bu... Bu nasıl olabilir?"
O anda Kael’in tüm enerjisi çekildi, bacaklarındaki derman tükendi ve olduğu yere yığıldı. Nefes nefese kalmış bir halde kafasını kaldırdı:
"Vay be... Büyükbaba... Sen gerçekten çok güçlüsün. Savaş boyunca yerinden bir adım bile atmadın... Bir de bana bak, yerden kalkamayacak kadar bitkinim."
Vaelmon, Kael’in yanına çöküp elini şefkatle başına koydu. Bakışları gurur doluydu. "İyi savaştın evlat. Beklentilerimi fazlasıyla karşıladın. Daha 4 halka olmana rağmen, 8 halkalı bir büyücünün baskısı altında pes etmeden savaşabilmen bile başlı başına bir yetenek."
Kael, büyükbabasının kendisini iyi hissetmesi için teselli ettiğini düşündü ama Vaelmon’un kelimelerinin ne kadar içten ve samimi olduğunu bilmiyordu


İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı