insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Oda tamamen tekrar sessizdi.

Ama bu kez çöken o sessizlik, az önceki Ak Aura’nın getirdiği türden huzurlu ya da rahatlatıcı bir durgunluk değildi. aşırı şekilde ağır, soluk almayı bile zorlaştıran, kaskatı bir hava odayı esir almıştı. Kael, iki elinin arasında tuttuğu sıcak kupayı hâlâ bırakmamıştı; parmakları porselene sımsıkı kenetlenmişti. Simsiyah, tekinsiz aura damarları, çocuğun parmaklarının üzerinde milim milim, uysal bir ritimle oynamaya devam ediyordu.

GÜM.

GÜM.

Kael, gözlerini kupanın içindeki koyu sıvıdan ayırmadan yavaşça, feci derecede kısık bir ses tonuyla konuştu:

“…Siz… Gerçekten hiçbiriniz anlamıyorsunuz.”

Odadaki hiç kimse bu cümleye anında cevap veremedi. Nero sigarasından kalan son dumanı izliyor, Selene ise azalan robotik ifadesinin altından Kael’i süzüyordu.

Kael yavaşça koyu kahverengi gözlerini kaldırdı, bakışlarını odanın zeminine indirdi. “…Benim içimdeki bu Öfkepati, sizin sandığınız gibi sadece etrafa yayılan, insanları baskı altına alan bir aura yeteneğinden ibaret değil.”

Habel yatağın kenarında hafifçe öne doğru eğilerek kaşlarını çattı. “Nasıl yani ortak? Aura değilse tam olarak ne bu?”

Kael birkaç saniye boyunca sessizliğe gömüldü. Sanki içindeki o canavarla derin bir pazarlığa girişmiş gibiydi. Sonra, parmaklarının arasında titreyen Kara Tüy’ü yavaşça havaya doğru kaldırdı. Koyu kahverengi gözlerinde dipsiz bir kararlılık belirdi.

“…İsterseniz… Size sanırım bunu doğrudan gösterebilirim.”

Nero, bu cümlenin altında yatan o psikolojik tehlikeyi anında sezerek oturduğu taburede dikleşti: “Bak, tecrübelerime dayanarak söylüyorum; senin ağzından çıkan bu tarz cümleler genellikle çok kötü bitiyor, Kael.”

Kael bu kez Nero’nun bu uyarısına karşı hafifçe gülümsedi. Ama bu, içi tamamen boşalmış, yorgun ve hüzünlü bir gülümsemeydi.

“…Merak etmeyin,” diye fısıldadı. “Kötü bir şey olmayacak.”

Kael parmaklarının arasındaki Kara Tüy’ü sımsıkı kavradı. Ve elini havaya doğru kaldırarak, odanın boşluğunda adeta görünmez bir kağıda yazar gibi kalemi hızla hareket ettirmeye başladı. Kalemin ucundan sızan o simsiyah enerji mürekkebi, yerçekimine meydan okurcasına havada asılı kaldı. Mürekkep dalgalandı, şekil aldı ve odanın tam ortasında parıldayan kara harfler silsile halinde oluştu:

[ KARA YAZI: ORTAK EMPATİ ]

Eğer şu an Komutan Lucien bu odada olsaydı, bu yetenek hamlesini gördüğü an milisaniyeler içinde duruma müdahale eder ve Kael’i zorla durdururdu. Çünkü o kara harfler havada tamamen şekillendiği an, odanın içindeki tüm atmosfer yoğun bir ağırlıkla sarsıldı.

Kael, kalemi son bir kez sallayarak cümlenin altına o son feci sınırlamayı kazıdı:

[ 1 DAKİKA ]

GÜM.

Ve o anda… Odadaki herkes için dünya tamamen değişti.

Gençlerin ruhunda ilk hissettiği şey… Saf ve çiğ bir acıydı.

Ama bu, etin kesilmesi ya da bir kemiğin kırılması gibi fiziksel bir acı değildi. Sanki tüm iç organları kaskatı kesilmiş, göğüs kafeslerinin üzerine tonlarca ağırlıkta bir kütle bırakılmış gibi ağırlık hissettiler. Ardından— Mutlak bir yalnızlık dalgası ruhlarına çöktü.

Öyle yoğun, öyle ezici ve öyle boğucuydu ki, insanı kendi varlığından iğrendirecek cinstendi.

Selene, aldığı nefesin göğsünde tıkandığını, ciğerlerinin hava açlığıyla kavrulduğunu hissetti. Nero’nun gözleri şokla büyüdü, sırtından aşağı soğuk terler boşaldı. Habel’in yatağın kenarını tutan elleri çılgınlar gibi titremeye başladı.

Ve hemen ardından, o dipsiz baraj kapakları tamamen açıldı; duygular hücum etti.

Yüzlerce… Binlerce insanın aynı anda hissettiği o saf duygular odanın içine, beyinlerinin tam ortasına aktı. Başka insanlara ait yoğun korkular, zihinlerin arkasına saklanmış travmalar, ölümün o soğuk nefesi, panik atak krizleri, sevdiklerini kaybetme korkusu ve çaresizlik…

Ve bu psikolojik işkencenin en berbat, en kötü kısmı ise… Ayırt edememekti.

Şu an hissettikleri bu feci korku kendilerine mi aitti, yoksa akademideki, kışladaki ya da sivil şehirdeki tamamen yabancı birine mi aitti… Asla anlayamıyorlardı. Zihinleri yoğun bir karmaşayla çalkalanıyordu.

Selene, kulağının tam dibinde kendi annesinin hıçkırarak ağladığını duyduğunu sandı, göğsü sıkıştı. Nero, hayatında ilk kez bu kadar soğuk kanlılığını tamamen kaybederek gerçek, çiğ bir korkuyla yüzleşti. Habel nefes alamadığı için boğazını sıktı.

Ve tüm bu zihinsel kıyametin, o binlerce yabancı çığlığın tam ortasında, Kael’in o şekilde yorgun sesi bir yankı gibi zihinlerinde belirdi:

“Ben her saniye işte tam olarak bu sınırdayım…”

Hemen ardından, zihinlerine o kazanın hatıraları sızdı. Kulakları sağır eden o metal sürtme sesi… Patlayan cam kırıklarının havada süzülüşü… Ve bir annenin tam ölürken, son nefesinde çıkardığı o, parçalayıcı son ses…

Ve ardından gelen… Bir sessizlik.

Uzun. Karanlık. Ve tamamen yalnız.

O bir dakikalık süre tamamen dolduğunda—

Hepsi aynı anda, sanki boğulmak üzere olan bir insanın sudan çıkışı gibi bir irkilmeyle kendilerine geldiler.

Habel, aldığı o derin ve kesik nefesle birlikte kendini yatağın kenarından doğrudan yere bıraktı, kollarının üzerine çöküp öksürdü. Nero, dengesini kaybetmiş bir halde arkasındaki soğuk duvara yaslandı, kalbi göğsünü yırtacak gibi atıyordu. Selene ise ellerini göğsüne bastırmış, deli gibi nefes almaya çalışıyordu. O bir dakikalık rezonans paylaşımı, odadaki herkese sanki yıllarca, asırlarca sürmüş gibi gelmişti. Gerçekten.

Odanın içinde birkaç saniye boyunca hiç kimse tek bir kelime bile edemedi. Herkes ruhunun aldığı o darbenin şokundaydı.

Sonunda Habel, yerdeki o boğuk ve titreyen sesiyle mırıldandı: “…Lanet olsun… Lanet olsun böyle bir şeye…”

Nero, titreyen eliyle yüzünü sımsıkı kapattı, parmaklarının arasından Kael’e baktı: “…Kael… Sen… Sen bu cehennemi her gün, her saniye sürekli yaşıyor musun gerçekten?”

Kael bu soruya sözel bir cevap vermedi. Sadece başını daha da çaresizlikle aşağıya doğru eğdi, omuzları çöktü.

Selene’in o donuk, robotik ela gözlerinden aşağıya ilk kez gerçek yaşlar süzülüyordu artık. Genç kızın kalbi suçlulukla kavruldu. Çünkü Kael’e, ofiste kurduğu acımasız cümle şu an beyninin içinde bir balyoz gibi yankılanıyordu:

“Evet. Sen bu akademi için, etrafındakiler için bir sorunsun, Kael.”

O büyük suçluluk duygusu bir anda kızın tüm benliğini kapladı. Selene, içgüdüsel bir askeri refleksle vücudundaki o saf Ak Aura’yı yoğun bir hızla genişletti.

FŞŞŞ!

Beyaz enerji odanın içindeki o yozlaşmış, ağır acı kokusunu temizlemek, arkadaşlarını sakinleştirmek için çılgınlar gibi dalgalandı.

Ama tam o saniyede— Kael ağladı.

(Yuhanna 11:35)

Bir anda. Hiçbir uyarı ya da belirti göstermeden. İçindeki o üç yıllık mutlak baraj tamamen yıkılmıştı. Kontrolsüz, aşırı bir şekilde hüngür hüngür ağlıyordu. Çocuğun tüm omuzları, göğsü sarsılıyor, hıçkırıkları odanın duvarlarında yankılanıyordu. Ama o ağlama nöbetine rağmen, Kara Tüy elinden düşmedi; parmakları onu bırakmadı.

Nero, hayatında daha önce hiçbir arkadaşının böyle bir psikolojik kırılma yaşadığını görmediği için refleksle mırıldandı: “…Siktir, şimdi ben… Ben böyle bir durumda ne yapacağımı, ne diyeceğimi hiç bilmiyorum. Ama-”

Habel, yerdeki o bitkin halinden feci bir hızla doğrulup Nero’nun kafasının arkasına sert bir tokat patlattı.

ŞLAK!

“ŞAKA YAPMA LAN!” diye bağırdı Habel, sesinde en ufak bir geyik tınısı yoktu. “Şu an sırası değil, kapa çeneni!”

Oda bir anda bir ciddiyetle sessizleşti. Çünkü… Habel gerçekten sarsılmış ve tamamen ciddiydi. Yüzünde o her zaman görmeye alışık oldukları neşeden, tek bir ufak gülümsemeden bile eser kalmamıştı. Nero bile aldığı bu tepkiyle birlikte tamamen sustu, başını öne eğdi.

Kael iki eliyle birden yüzünü sımsıkı kapattı. Ve haftalardır o askeri disiplinin, o soğuk mühürlerin arkasında zorla tuttuğu ne varsa… Tam şu an sel gibi dışarı sökülüp çıkmaya başladı.

“…Ben… Ben böyle olmasını zerre kadar istemedim…” dedi, sesi hıçkırıklarının arasında parça parça bölünüyor, yırtılıyordu. “…Annem gözlerimin önünde ölürken… Ben onun ölmesini istemedim…” Nefesi feci şekilde kesildi, hıçkırığı boğazına düğümlendi. “…Babamı… O kazada babamı kurtarmayı diledim…”

O simsiyah aura damarları, Kael’in boynundan yukarı doğru çılgınlar gibi hareket etmeye başladı.

“…Ben artık bu dünyadaki yabancı insanların o acılarını, çığlıklarını duymak istemiyorum…”

Çocuğun içindeki o Öfkepati, odanın içindeki havayı hafifçe titreterek etrafa sarsıntılar yayıyordu.

“…Sürekli yoğun şekilde korkuyorlar…” diye haykırdı Kael, gözyaşları parmaklarının arasından yere süzülüyordu. “…Sürekli acı içinde ağlıyorlar… Her saniye kendilerini tamamen yalnız hissediyorlar…” Kael derin bir nefes almak istedi ama ciğerleri bir kasılmayla sıkıştı. “…Ben artık hangisi benim kendi duygum, hangisi onların cehennemi… Gerçekten ayırt edemiyorum, dayanamıyorum artık…”

Selene gözlerini sımsıkı kapattı, gözyaşları yanaklarından süzülürken dişlerini sıktı. Çünkü tam şu an… Kael’in o koyu kahverengi gözlerinin arkasında neden her zaman o feci, o ölümcül yorgunluğun yattığını hayatında ilk kez gerçekten, ruhuyla anlamıştı.

Kael devam etti, hıçkırıkları azaldıkça sesi odanın içinde giderek küçülüyor, çaresizliğe bürünüyordu:

“…Uzakta birisi ölürken… Onun o son nefesindeki korkuyu hissediyorum…” Titredi. “…Birisi karanlıkta korkarken… Onun o titremesini içimde hissediyorum… Birisi yapayalnız kalmışken… O dipsiz yalnızlığı kendi ruhumda hissediyorum…” Bütün bedeni sarsıldı. “…Ve bu sesler… Zihnimin içinde zerre kadar durmuyor… Hiç susmuyor…”

GÜM

.

Kara Tüy’ün o simsiyah gövdesindeki damarlar, sahibinin bu hıçkırıkları karşısında son derece yavaş ve şefkatli bir ritimle attı. Ve kalemin o keskin metal ucundan süzülen mürekkep, Kael’in tam avucunun ortasına, o ıslak tenine yeni bir yazı kazıdı. Büyük, net harflerle:

[ YALNIZ DEĞİLSİN ]

Kael, gözyaşlarının arasından avucunun içinde parıldayan bu kara yazıya baktı.

Sonra hayatında ilk kez… İçindeki o canavarı, o uğursuz silahı tamamen kabullenerek Kara Tüy’ü aldı ve doğrudan göğsüne doğru bastırdı. Sımsıkı çekti kendine.

Sanki hayatında, o kazadan beri ilk kez… Gerçekten sığınabileceği birisine, kendisini anlayan tek varlığa sımsıkı sarılır gibi.

BÖLÜM NOTU

Evet, artık **Öfkenin Tezahürü** serisinin ana karakteri olan **Kael Morian** ve onun sahip olduğu **Öfkepati** yeteneği hakkında aklımdan geçen birkaç şeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki bu sayede seriye ve Kael'e biraz daha farklı bir gözle bakabilirsiniz.

Kael karakterini oluştururken, misyonu ve taşıdığı yük konusunda Hristiyanlık inancının merkezindeki kişi olan **İsa Mesih'ten** esinlendim.

Öfkepati yeteneğinin temel fikri ise İncil'deki bir ayetten doğdu. Özellikle **İbraniler 4:15** bölümünde geçen düşünce, bu yeteneği tasarlarken bana ilham verdi.

Elbette Kael, İsa Mesih'in birebir bir yansıması değildir. Ancak başkalarının acılarını yüklenmesi, onların yükünü kendi omuzlarında taşıması ve bunun bedelini bizzat ödemesi gibi temalar, karakteri oluştururken bilinçli olarak kullandığım unsurlar oldu.

Bu nedenle Öfkepati yalnızca bir güç değil; aynı zamanda Kael'in karakterini ve hikâyesini şekillendiren temel bir parçadır.

Böylece Kael hakkında sizlere küçük de olsa bir perde arkası bilgisi vermiş oldum.

İyi okumalar. 😇📖