insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Lucien’ın dudaklarının arasından dökülen o son, sarsılmaz kelime, Kael’in zihnindeki uğultulu boşlukta adeta bir çekiç gibi yankılanıyordu:

“Yönet.”

Sokak, havada asılı kalan o muazzam enerjinin ağırlığıyla hâlâ beşik gibi titriyordu. Ama asıl dehşet verici sarsıntı, birkaç metre ötede, acı içinde kıvranan Habel’in bedeninden yükseliyordu. Genç çocuğun hızla dönüşen, insanlığını kaybeden bedeni ıslak asfaltı pençeleriyle parçalayarak dört ayak üstünde, vahşi bir hayvan gibi ilerlemeye başlamıştı. Kolları artık bir insan uzvuna benzemiyordu; kasları derisini yırtacak derecede anormal bir biçimde şişmiş, zifiri siyah bozulma damarları etinin üstüne kadar fırlamıştı.

O kibirli yeşil aura artık tamamen yok olmuş, yerini kirli, boğucu ve zehirli bir kırmızı ışığa bırakmıştı.

Tam Bozulma. İnsanlığın, aura tarihinin başından beri korktuğu o amansız, geri dönüşü olmayan son aşama.

Habel, kafasını gökyüzüne doğru kaldırıp acı dolu bir çığlık kopardığında, caddede sağlam kalmış son bina camları da aynı saniyede tuzla buz oldu. Dudaklarının arasından çıkan o ses artık bir insan evladına ait değildi; daha çok etleri kemiklerinden ayrılan, can çekişen devasa bir yırtıcının kükremesini andırıyordu.

A.C.D ajanları, karşılarındaki bu amorf canavar karşısında dehşet içinde istemsizce geri çekildiler. Bazıları refleks olarak ellerindeki özel bastırma silahlarını kaldırdı.

Kadın komutan, telsizine doğru avazı çıktığı kadar bağırdı: “ATEŞ ETMEYİN!” Ama kadının o her zaman buz gibi olan sesi bile bu kez saf bir korkuyla zangır zangır titriyordu. Çünkü çok iyi biliyorlardı; karşılarında duran şey artık emirlerle ya da mermilerle durdurulabilecek bir insan değildi.

Lucien ise tüm bu kıyametin ortasında, hâlâ Kael’in yırtılmış yakasını demir bir pençe gibi tutmaya devam ediyordu. Gözlerini çocuğun gözlerine dikti. “Bana odaklan,” dedi, sesindeki o sarsılmaz otoriteyle.

Kael’in kıpkırmızı gözbebekleri korku ve şokla titriyordu. Kafasının içindeki o devasa, çıldırtıcı uğultu tüm hızıyla devam etmekteydi. Sokaktaki, şehirdeki insanların korkuları, bastırılmış acıları, eski travmaları… Hepsi hâlâ zihninin içinde devasa bir girdap gibi dönüyordu.

Ama Kael, bu kez hayatında ilk kez farklı bir şey hissetti.

Lucien’ın onu tutan elinden sızan o asil gümüş aura… Genç çocuğun etrafını saran o kızıl-siyah kaosu boğmuyor, yakmıyor ya da onu acımasızca bastırmaya çalışmıyordu. Tam aksine, bir cerrahın dikiş ipliği gibi, Kael'in içinden taşan ve her an havaya uçmak üzere olan o darmadağınık ruh parçalarını bir arada tutuyor, ona destek oluyordu.

Lucien dişlerini birbirine geçirdi. Karşısındaki bu devasa empati dalgasına doğrudan çıplak ruhuyla dokunduğu için, kendi kortizol seviyesi de tehlikeli bir hızla yükseliyordu. Boynundan çenesine doğru tırmanan o ince siyah çizgiler şakaklarına kadar ulaşmıştı. Ama adam, o çelikten iradesiyle kontrolü tek bir salise bile bırakmıyordu.

“Öfkeni bastırmaya çalışma,” dedi Lucien, Kael’in gözlerinin içine daha da derin bakarak. “Onu reddetme. O senin bir parçan.”

Habel, o sırada tamamen kontrolden çıkmış bir kükremeyle yerdeki ıslak asfalttan yukarı doğru sıçradı.

ASFALT İNFİLAK ETTİ!

Yaratığın o devasa, bozulmuş bedeni gökyüzünü kapatarak doğrudan Kael ve Lucien’ın üzerine doğru bir meteor gibi çöktü. Lucien, askeri bir refleksle Kael’i tek bir hamlede arkaya doğru itti ve kendi gümüş enerjiyle donatılmış kolunu savunma pozisyonuna getirdi.

GÜÜÜÜÜM!

Habel’in o balyozdan farksız, mutasyona uğramış yumruğu Lucien’ın gümüş bariyerine çarptığında bütün cadde deprem oluyormuşçasına sarsıldı. Basıncın şiddetiyle yolun kenarındaki çok katlı bir bina tam ortasından ikiye ayrılarak büyük bir gürültüyle çökmeye başladı. Lucien, aldığı darbenin korkunç momentumuyla metrelerce geriye doğru sürüklendi; ayakları altındaki sert asfaltı derin bir hendek gibi yarıyordu.

Ama yine de düşmedi. Dengesi bile bozulmadı.

Habel, havada saliseler içinde dönerek tekrar saldırdı. Bu kez hızı az öncekinden çok daha fazlaydı. Bozulma, çocuğun biyolojik bedenini içeriden parçalıyor, canını yakıyordu ama aynı zamanda ona acıyı unutturarak tüm fiziksel limitlerini tamamen yok ediyordu.

Lucien, kaçmak yerine karşı saldırıya geçti. Yoğun, saf gümüş aura sağ yumruğunda jilet gibi keskin bir ışıkla toplandı.

YUMRUK!

İki devasa aura havada kafa kafaya çarpıştığında, darbe noktasından etrafa kırmızı-siyah ve gümüş renkli enerji halkaları yayıldı, havayı büktü. Ama Habel durmadı, gerilemedi. Çünkü artık bir sinir sistemine sahip değildi; acıyı hissetmiyordu. İnsanlığına dair son kırıntılar da o kirli kırmızılığın içinde tamamen silinip gitmişti.

Lucien, yaratığın gözlerindeki o mutlak boşluğu gördüğü anda nefesi sertleşti. “…Lanet olsun,” diye mırıldandı. İşler çığırından çıkıyordu.

Kael ise Lucien’ın onu ittiği noktada, dumanların arasında öylece durmuştu. Etrafındaki o kızıl-siyah aura hâlâ bir deniz gibi dalgalanıyordu ama artık eskisi gibi çevreye kontrolsüzce patlamıyordu. Çünkü çocuk, hayatında ilk kez… İçindeki o canavarı dışarı fırlatmak yerine, onu kendi içine doğru çekmeye çalışıyordu.

Derin bir nefes aldı. Aura, onunla birlikte genişledi.
Nefesini yavaşça dışarı verdi. Aura, bedenine doğru geri çekildi.

Düzensizdi. İnanılmaz derecede zordu, canı feci şekilde yanıyordu. Ama oluyordu. Enerji, onun biyolojik ritmine ilk kez itaat ediyordu.

Lucien, dövüşün ortasında gümüş aurasıyla Habel’i tutmaya çalışırken bunu fark ettiği an tüm gücüyle bağırdı: “DEVAM ET! BIRAKMA!”

Kael gözlerini sıkıca kapattı. Göz kapaklarının ardında, kafasının içindeki o lanetli sesler bir kez daha volümünü artırarak yükseldi. Karanlıkta çaresizce ağlayan insanlar... Kulakları tırmalayan çığlıklar... Annesinin son bakışı... Babasının çaresizliği... Metalin metale vurma sesi, o feci kaza anı... Ve yerdeki taze kan...

Bir anda Kael'in nefesi bu ağır hatıralarla bozuldu. Aura, saniyeler içinde yeniden kontrolden çıkıp etrafı yakmaya meyillendi. Siyah çatlaklar vahşi bir hırsla genişledi.

Tam o zayıflık anında Habel, Lucien’ın gümüş savunmasını aşarak adamı boğazından yakaladı ve büyük bir öfkeyle yere çarptı.

ASFALT TAMAMEN ÇÖKTÜ!

Lucien’ın ağzından sıcak, yoğun bir kan fışkırdı. Habel, zafer kazanmış bir canavar gibi kükreyerek adamın göğsünün üstüne çöktü ve ölümcül yumruğunu kaldırdı.

A.C.D ajanları dehşet içinde çığlık attı: “Komutan! Lucien!”

Lucien, Habel’in inmek üzere olan o devasa yumruğunu iki eliyle, gümüş enerjisini son raddeye kadar zorlayarak havada durdurmaya çalışıyordu. Ama yaratığın gücü her geçen saniye katlanarak artıyordu. Çünkü Kael’in o alan rezonansı hâlâ aktifti; karantinanın dışındaki koca şehirde büyüyen o devasa korku dalgası, görünmez bağlarla Habel’i beslemeye devam ediyordu.

Lucien, dişlerini kıracakmış gibi sıktı. Göz ucuyla, dumanların arasında kendi içinde savaşan Kael’e baktı.

“Şimdi…” Sesi, göğsüne binen tonlarca ağırlık yüzünden zorlukla çıkıyordu. “…Ya o gücü kontrol etmeyi öğreneceksin…”

Habel’in yumruğu, Lucien'ın titreyen gümüş savunmasını milim milim kırmaya, aşağı doğru inmeye başladı.

“…Ya da tam şu an hepimizi öldüreceksin!”

Bu ölümcül haykırış, Kael’in zihnindeki tüm o yabancı sesleri tek bir saniyede bıçak gibi kesti. Bir anda annesinin o solgun yüzü gözlerinin önüne geldi. Verdiği o son nefes... Kendi üzerindeki kanlı eller... Ardından hemen yanı başında, asfaltın üstünde can çekişen o masum yavru köpek... Sonra Habel’in o çaresiz çığlığı... Ve şimdi, onu kurtarmak için ölümle burun buruna gelen Lucien...

Herkes acı çekiyordu. Herkes onun etrafında birer birer yok oluyordu. Ve o, şimdiye kadar sadece bir kurban gibi acizce izlemişti.

Kael’in nefesi titredi. Yumruklarını sıktı.

Sonra… İlk kez, o kızıl-siyah aura baskısını dışarıya doğru fırlatıp bir yıkım yaratmak yerine, tüm gücüyle kendi bedeninin içine, ruhunun merkezine doğru bastırdı. Gökyüzüne kadar uzanan o uğursuz, kaotik enerji dalgası, bir girdap gibi dönerek çocuğun bedenine geri çekilmeye başladı.

A.C.D ajanlarının gözleri hayret ve şokla büyüdü. Çünkü dünya tarihinde ilk kez, Pasif-Kızıl doğasına sahip bir kullanıcı, gücünü etrafa kusup bir felaket yaratmak yerine, kendini inanılmaz bir iradeyle stabilize etmeye çalışıyordu.

Lucien, üzerindeki baskının hafiflemesiyle birlikte yüzündeki o kanların arasından hafifçe gülümsedi. “Evet…” diye fısıldadı. “İşte böyle…”

Kael gözlerini yavaşça açtı. Yoğun, kan kırmızısı enerji hâlâ göz bebeklerinin içinde bir kasırga gibi dönüyordu. Ama bu kez… O gözlerin içinde en ufak bir delilik ya da kaybolmuşluk yoktu. Saf, berrak bir bilinç vardı.

Habel, Lucien'ın işini bitirmek için o devasa yumruğunu yeniden havaya kaldırdığı tam o mikrosaniyede, Kael hareket etti.

Bu kez sokağı yıkan kör bir patlama olmadı. Aura kontrolsüzce sağa sola taşmadı. O kızıl-siyah enerji, sadece ve sadece Kael'in ayaklarının altında, jilet gibi keskin bir yoğunlukla toplandı.

Ve çocuk, bir sonraki salisede doğrudan Habel’in tam önünde belirdi.

Lucien’ın gözleri şokla aralandı. Çünkü Kael’in bu inanılmaz hareketi ilk kez kaotik ve darmadağınık değildi. Milimetrik olarak hesaplanmış, tamamen kontrollü bir hızın eseriydi.

Kael, havadan inmekte olan Habel’in o devasa, mutasyona uğramış yumruğunu tek bir eliyle havada yakaladı.

ÇAAAT!

Aralarındaki asfalt zemin darbenin şiddetiyle boydan boya çatladı. Ama bu kez o yıkıcı enerji etraftaki binalara ya da arabalara yayılmadı. Kızıl-siyah güç, sadece Kael’in kolunun etrafında, mükemmel bir spiral çizerek dolaşıyordu. Enerjiyi tamamen kendi uzvuna hapsetmişti.

Kael dişlerini sıktı. Karşısındaki o canavara dönüşmüş çocuğun boş, kırmızı gözlerine doğrudan baktı.

Ve hayatında ilk kez, içindeki canavardan korkmadan, tamamen kendi iradesiyle konuştu:

Kael, rezonansı sayesinde Habel'ın zihninde silsile eşliğinde anılar ve bir isim duymuştu; ”Habel”

“Habel.” Sesi hâlâ yaşadığı o devasa acının etkisiyle hafifçe titriyordu ama sarsılmaz bir güce sahipti. “Kendine gel. Ayağa kalk.”

Habel, bileğini kurtarmak için vahşi bir hırsla kükredi. Ama Kael onun elini bir milim bile bırakmadı, pençesini daha da sıktı.

Çünkü Kael artık ilk kez… Ruhundaki o dipsiz öfke ve acı tarafından bir yaprak gibi sürüklenmiyordu.

Ona hükmediyor, onu yönlendiriyordu.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı