Lucien’ın ağzından dökülen o son, cümle odadaki havanın içinde asılı kaldığında, Habel burnundan sadece kısa, bitkin bir nefes verdi. Yüzündeki o her zamanki alaycı ifadeyi takınmaya çalışsa da, gözlerindeki o ani ciddiyet kendini ele veriyordu.
“Bir gün kendinizi avlamayı öğrenmek zorunda kalacaksınız…” diye mırıldandı Habel, Lucien’ın taklit ederek. Ardından başını iki yana salladı. “Vay anasını sayın seyirciler. Komutanım, gerçekten bütün konuşmaları bir oyunun final canavarı gibi bitiriyorsun. İnsanın tüylerini diken diken etmekte üstüne yok.”
Lucien, sarışın gencin bu ironik çıkışını tamamen görmezden geldi. Bakışlarını bir saniye bile kaçırmadan kapının önünde hazır kıta bekleyen A.C.D. görevlilerine çevirdi.
“Transfer hazırlığını hemen başlatın,” dedi, net bir askeri emirle.
Siyah üniformalı, üzerlerindeki mavi mühür çizgileri loş ışıkta parıldayan operasyon personelleri bu emirle birlikte hızla harekete geçti. Getirdikleri ağır metal çantaların kilitleri sert seslerle açıldı. Az önce kaosun koptuğu o darmadağın hastane odasının içi, bir anda yeniden mekanik cihaz sesleriyle, kabloların ve sensörlerin cızırtılarıyla dolmaya başladı.
Kael ise tüm bu hareketliliğin uzağında, yatağın kenarında öylece oturuyordu. Sırtına henüz yeni yerleştirilen o mühür düzeneğini hâlâ net bir şekilde hissedebiliyordu. Daha doğrusu… Hayatı boyunca ilk kez, hissedemediği şeyin varlığını hissediyordu.
Kafasının içindeki o bitmek bilmeyen, insanı delirten gürültü tamamen yok olmuştu.
Etraftaki insanların korkusu yoktu. Kimsenin bastırılmış öfkesi zihnine sızmıyordu. Kimsenin acısı ruhunu bir çekicin çiviyi dövdüğü gibi dövmüyordu. Kael, hayatı boyunca ilk kez gerçekten,
sessizlikle baş başa kalmıştı.
Ve garip olan, bu sessizlik rahatlatıcı veya huzurlu falan değildi. Tam aksine, inanılmaz derecede rahatsız edici bir histi.
Kael, içindeki o ani tenhalık yüzünden istemsizce elini göğsünün üzerine koydu, parmaklarını bastırdı. “…İçim sanki bomboş gibi,” diye fısıldadı kendi kendine.
Cihazları bağlayan görevlilerden biri, elindeki dijital ekranın verilerini kontrol ederek başını kaldırdı. “Mühür stabil ve tam kapasite çalışıyor, komutanım.”
Lucien, Kael’in o boşluğa düşmüş haline kısa bir bakış attı. “Normal bir tepki,” dedi düz bir sesle.
Yan yataktaki Habel, sırtını yatak başlığına iyice yaslayarak acı bir tebessümle araya girdi: “O cihazı insana ilk taktıklarında, sanki ruhunu yerinden söküyorlarmış gibi bir mide bulantısı yapıyor, bilirim.”
Görevli, Habel’in boynuna yerleştirilen o kalın metal halkayı, yani boyun stabilizatörünü son bir kez kontrol etti. Cihazın içindeki o ince mavi ışıklar, enerjiyi baskılamak adına ritmik bir şekilde dolaşıyordu. Kael, gözlerini biraz dikkatli odakladığında Habel’in etrafında sürekli dalgalanan o hafif, hırçın kızıl baskının şu an tamamen kaybolduğunu fark etti. Genç adamın az önce odayı titreten aurasından eser kalmamıştı.
Lucien, masanın üzerindeki dosyaları toplarken açıklamaya devam etti: “Pasif-Kızıl kullanıcıları, doğdukları andan itibaren sürekli olarak etraflarında bir aura akışını hissederek yaşarlar. Bu güç aniden tamamen bastırıldığında, bedeniniz ve zihniniz feci bir eksiklik hisseder.”
Habel hafifçe güldü, ama bu kez gözlerinde anlamış olduğu bir gerçeklik vardı. “Buna eksiklik denmez komutanım. Bunun tam adı yoksunluk krizi.”
Kael bu lafa cevap vermedi. Çünkü Habel’in yaptığı tarif, şu an tam göğsünün ortasında hissettiği o boğucu hissi tam olarak özetliyordu.
Ağır metal kapı bir kez daha büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye bu kez dört tane daha A.C.D. görevlisi girdi. Fakat bu gelenlerin üniformalarının üzerinde ekstradan hafif taktik zırhlar vardı. Bel kemerlerinde ise parıltılı aura bastırıcı kapsüller ve yedek mühür aparatları takılıydı.
Kael, o adamların içeriye adım attığı tam o salisede, odadaki havanın gerildiğini hissetti. O mühür tasmalarına rağmen kimse rahat değildi. Görevliler, her an patlamaya hazır iki canavarın yanında durduklarının farkındaydı.
Görevlilerden biri Habel’in yatağına doğru sert adımlarla yaklaştı ve elindeki tableti okudu. “Boyun stabilizatörü aktif. Kortizol üst limiti yüzde kırk olarak mühürlendi.”
Habel gözlerini tavana doğru devirdi. “Harika, gerçekten muazzam,” diye mırıldandı alaycı bir sitemle. “An itibarıyla resmî olarak devlet tarafından tasmalanmış bulunuyorum.”
Görevli, onun bu ironik çıkışını zerre umursamadan arkasını döndü ve geri çekildi.
Ardından ikinci görevli Kael’e doğru yöneldi. Elindeki o simsiyah, kalın mühür bilekliğini havaya kaldırdı. Cihazın üzerindeki küçük dijital ekranda sürekli olarak anlık veriler, rakamlar akıyordu: KORTİZOL: %14.
“Sol kolunu uzat,” dedi görevli, emrederek.
Kael hiçbir şey söylemeden, sessizce bileğini adama doğru uzattı. O ağır metal halka bileğinin etrafında kapanır kapanmaz, derisinden içeriye doğru buz gibi, soğukluk yayıldı. Sanki cihaz sadece derisine temas etmiyor, doğrudan etini geçip damarlarındaki o siyah çizgilerin akışına kelepçe vuruyordu.
Ekrandaki yeşil değerler birkaç saniye boyunca kararsızca oynadı: %14… %13… %12… Ve sonunda en düşük seviyede tamamen sabitlendi.
Lucien, Kael’in bileğindeki sensöre bakarak ekledi: “Sürekli ölçüm cihazı. Eğer içerideki gücünü mühre rağmen zorlar ve kortizol limitini aşarsan, doğrudan ana sisteme alarm verir.”
Kael sessizce bileğine baktı. İnce kırmızı ışıklar, tıpkı kendi kalbinin atışı gibi ritmik bir şekilde, bir nabız gibi yanıp sönüyordu.
Görevliler çantadan ikinci ve çok daha karmaşık bir ekipmanı çıkardıklarında, Kael’in kaşları istemsizce yeniden çatıldı. Bu cihaz, az öncekilerden tamamen farklıydı. İnce, birbirine kenetlenen siyah metal parçalardan oluşuyordu ve doğrudan omurgaya, sırt kemiğine oturacak şekilde tasarlanmıştı.
Kael ürpererek sordu: “…Bu ne? Sırtıma ne takıyorsunuz?”
Lucien’ın yüzündeki o ciddi, katı ifade hiç esnemedi. “Aura emici mühür.”
Görevli, o siyah mekanik parçayı Kael’in çıplak sırtına sertçe yerleştirdiği anda—
TSSSSK.
Odadaki floresan ışığının cızırtısına benzer, feci bir metalik ses yükseldi. Kael’in o saniyede nefesi kesildi. Bir anda tüm vücuduna tonlarca ağırlıkta bir beton blok çökmüş gibi hissetti. Dizlerinin altındaki tüm o hayati güç, tek bir salisede elektrik süpürgesiyle çekilir gibi zorla çekilmişti. İçindeki o canlı, hareket eden, o rezonans kuran muazzam şey susturuluyor, bir hücreye kilitleniyordu.
Kael, acıyla öne doğru eğilerek yatağın demir kenarını parmakları beyazlaşana kadar sıkıca tuttu. “…Sanki… Sanki boğuluyorum,” dedi, kesik kesik nefes almaya çalışarak.
Lucien, gözünü bir an bile gence kırpmadan, o tok sesiyle konuştu: “Çünkü hayatında ilk kez sessizlik hissediyorsun, Kael.”
Kael, ter damlaları süzülen başını güçlükle kaldırıp komutanın gümüş gözlerine baktı.
Lucien devam etti: “Öfkepati yeteneğin aktifken, sen doğduğun günden beri sürekli olarak etrafındaki başka insanların duygularını, korkularını ve acılarını kendi ruhunda taşıyordun. Şimdi ise dış dünya ile olan o görünmez bağın kesildi.”
Habel, arkadaşının bu bitkin halini görünce acı bir şekilde sırıttı. “İlk birkaç hafta kelimenin tam anlamıyla berbat geçiyor dostum, sanki organlarını sökmüşler gibi. Ama sonra… Sonra bir şekilde alışıyorsun.”
Kael bu "alışma" vaadinden pek emin görünmüyordu. Görevliler son teknik kontrolleri de tamamladıktan sonra, odadaki ana bilgisayar ekranlarında büyük kırmızı harflerle yeni sistem yazıları belirdi:
[ AURA AKTİVİTESİ SINIRLANDIRILDI ]
[ KORTİZOL SEVİYESİ STABİLİZE EDİLİYOR ]
Komutan Lucien Voss, masanın kenarına hafifçe yaslanarak kollarını göğsünde birleştirdi. gümüş gözlerini iki gencin üzerinde gezdirdi. “Şimdi, tasmalarınız takıldığına göre… Sizi asıl ilgilendiren, geleceğinizi belirleyecek olan o kısmı anlatayım.”
Kael ve Habel, tüm dikkatlerini komutana verdiler.
“Bu dünyada, aurası uyanmış olan insanların önünde yürüyebileceği yalnızca iki tane yol vardır,” dedi Lucien. Sesi odadaki o mühür soğukluğuyla birleşti.
“Ya Kontrol… Ya da İnfaz.”
Habel burnundan hafifçe güldü, gözlerini devirdi. “Yine başladı bizim bölüm sonu canavar konuşmaları…”
Lucien onun bu lafını da yine ustalıkla yok sayarak anlatmaya devam etti: “İşte bu yüzden, normal insanlardan tamamen izole edilmiş olan o Akademiler kuruldu. Sıradan okullardan tamamen ayrı. Dış dünyayla bağı kesilmiş kapalı bir sistem. Şehirlerden, sivillerden fersah fersah uzak.” Başını hafifçe iki yana salladı. “Çünkü aura kullanıcıları, toplumun içinde kontrolsüz ve başıboş bir şekilde asla bırakılamazlar.”
Habel omuzlarını silkti, dudak büzdü. “Doğru yalan yok. Basit bir matematik sınavında, stresten dolayı koskoca bir şehir haritadan yok olabilir.”
Lucien onu yine tamamen duymazdan gelerek doğrudan Kael’e odaklandı. “Oraya gittiğinizde, o duvarların arkasında size yalnızca savaşmayı öğretmeyecekler. Alacağınız dersler çok daha ağır olacak:”
“Psikoloji.”
“Bozulma Yönetimi.”
“Aura Teorisi.”
“Yakın Dövüş.”
“Silah Rezonansı.”
“Ve en önemlisi; Duygu Kontrolü.”
Kael, sırtındaki mührün verdiği o boğucu baskının arasından sessizce sordu: “…Peki ya sonra? Mezun olunca ne olacak?”
“A.C.D.”
Lucien’ın cevabı hiçbir açık kapı bırakmayacak kadar net ve kesindi. “O akademiden sağ salim mezun olmayı başaranların çok büyük bir kısmı doğrudan bu departmana katılır. Bizim gibi olurlar.”
“Bastırma birimleri.”
“İnfaz ekipleri.”
“Ve gizli araştırma bölümleri.”
Habel, bu resmî gelecek tablosuna karşı hafifçe sırıtmaya devam etti. “Yani uzun lafın kısası, devlet adına tescilli birer canavar avcısı olacağız desene şuna komutanım.”
Lucien, bu kez bakışlarını dosyalardan çekip doğrudan sarışın gencin gözlerinin içine dikti.
“Hayır,” dedi. Sesi bu kez daha da sert, soğuk ve ifadesizdi.
Odanın içindeki tüm o cihaz cızırtıları bir anlığına kesilir gibi oldu. Lucien noktayı koydu:
“Bir gün… Kendi içinizdeki o karanlık büyüdüğünde, kendinizi avlamayı öğrenmek zorunda kalacaksınız.”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı