Aura gökyüzüne doğru o kapkara
bir sütun halinde yükseldiği tam o anda, akademinin tüm acil durum alarm sistemleri otomatik olarak aktifleşti.
Kampüsün dört bir yanındaki kulelerde kör edici kırmızı ışıklar çılgınlar gibi yanıp sönmeye başladı. Duvarlardaki hoparlörlerden siren sesleri yankılanıyordu.
Avlunun hemen üst kısmında asılı duran devasa dijital ekranda, sistem algoritmasının ürettiği kan kırmızısı harfler belirdi:
[ KONUM: AVLU-3 ]
[ DURUM: PASİF-KIZIL TAŞMASI ]
[ SEVİYE: KRİTİK ]
O saniyede avludaki her şey tamamen yön değiştirdi.
Az önce büyük bir heyecanla düello izleyen öğrenciler, şimdi can havliyle ve panik içinde geriye doğru çekiliyordu. Bazıları yaşadıkları o korkudan dolayı sendeleyerek kaçmaya çalışıyor, bazılarıysa üzerlerine çöken o ağır baskı yüzünden olduğu yere çöküp nefes almak için çabalıyordu.
Çünkü Kael’in bedeninden dışarıya yayılan o tekinsiz enerji, yalnızca kaba bir auradan ibaret değildi.
O, doğrudan ilkel bir içgüdüsel korkuydu.
İnsan bedeni ve sinir sistemi, Kael'den sızan bu frekansı bilinçsizce bir tehdit, durdurulamaz bir avcı olarak algılıyordu.
Kael ise… o çemberin tam ortasında tüm bunları hissetmeye devam ediyordu.
Alandaki herkesin çılgınca çarpan kalp atışını.
Kaçmaya çalışan bacaklardaki kasların gerilişini.
Akciğerlerine hava çekemeyen insanların bozulan nefeslerini…
Ve tüm bu duygu çöplüğü, Öfkepati’nin o lanetli kzanında birbirine karışarak zihnine akıyordu. Kael’in nefes alışı ağırlaştı. Boğuk, hırıltılı bir ses yükseliyordu ciğerlerinden. Sanki aynı anda, aynı bedenin içinden birden fazla kişi nefes alıp veriyormuş gibi tekinsiz bir ekoydu bu.
Katran karası siyah damarlar boynundan yüzüne, elmacık kemiklerine doğru tamamen yayılmıştı artık. Gözlerindeki o insani kahverengi ton neredeyse tamamen kaybolmuş, yerini karanlık, boğucu bir kızıllığa bırakmıştı.
Buna rağmen Nero, tam karşısında duran bu felaket manzarasına bakarak hâlâ çılgınca gülümsüyordu. Yavaşça ellerini ceplerinden çıkardı, parmaklarını gevşetti. Ayaklarının altındaki beton zeminde yırtıcı kırmızı aurası dalgalanmaya başladı.
[ KORTİZOL %67 ]
“İşte bu…” dedi Nero, alçak ama heyecan dolu bir şekilde. “Bana o asıl gücünü göster vaka 021.”
Habel, birkaç metre ötedeki beton zeminde zorlukla doğrulmaya çalışıyordu. Kırılan kaburgaları her nefes alışında göğsüne feci şekilde sızılıyor, ağzından sızan yoğun kan çenesinden aşağıya, kıyafetine doğru süzülüyordu.
“…Kaçın…” diye fısıldadı Habel, bilincini kaybetmemek için direnerek. “Herkes geri çekilsin… Derhal uzaklaşın buradan…”
Ama artık her şey için çok geçti.
Çünkü Kael, çevresindeki her şeyi, tüm o insani frekansları çıplak bir şekilde duyuyordu artık.
Saf bir korku.
Yükselen adrenalin.
Kitlesel bir panik dalgası…
Ve Habel’in o saniyede kalbinden taşan o ağır utanç duygusu. Yerde böyle ezilmiş hissetmesini. Onlarca insanın gözü önünde bu duruma düşmesini… Öfkepati, tüm bu yıkıcı duyguları emerek Kael’in sinir sisteminin tam ortasına taşıyordu.
Ve bir anda—
Kael, durduğu noktada tek saniyede ortadan kayboldu.
Bastığı beton zemin büyük bir gürültüyle parçalanıp havaya uçarken, Nero’nun o kırmızı gözleri şok içinde feci şekilde büyüdü. Nero, reflekslerine güvenerek kollarını hızla çapraz şekilde havaya kaldırdı, savunma pozisyonu aldı.
[ YUMRUK ]
Çarpışmanın yarattığı o feci şok dalgası, koca avluyu tam ortasından ikiye yararcasına esti. Yakındaki ağır ahşap banklar havada taklalar atarak devrildi, beton zeminde bir örümcek ağı gibi derin çatlaklar saniyeler içinde yayıldı.
Nero, aldığı o darbenin şiddetiyle metrelerce geriye doğru sürüklendi. Ağır askeri botlarının altı, beton asfaltı kazıyarak sürtünme sesi çıkarıyordu.
Çevredeki öğrenciler dehşet içinde çığlık attı.
Çünkü Kael’in bu saldırısında en ufak bir dövüş tekniği yoktu. Bir zihin kontrolü ya da askeri nizam sezilmiyordu. Yalnızca saf bir baskı ve ham, durdurulamaz bir öfke vardı.
Nero, ilk kez o serseri sırıtışını yüzünden düşürmek zorunda kaldı. Aldığı darbe yüzünden sol kolundaki kemik açıkça çatlamıştı ama o kırmızı gözlerinin içinde hâlâ o garip, hastalıklı heyecan durmaya devam ediyordu.
“…Muhteşem,” diye mırıldandı Nero, acıya meydan okuyarak. “Gerçekten harika bir güç.”
Kael bu lafa cevap vermedi. Veremezdi. Çünkü zihninin içindeki o insan artık tamamen çözülmeye, parçalanmaya başlamıştı. Kendi öz düşünceleriyle, etraftaki o yabancı insanların duyguları birbirine yoğun şekilde karışıyordu.
Annesinin o uzak, acı dolu sesi.
Babası.
O kapkaranlık otobandaki amansız yağmur.
Yoldaki, Habel'in katlettiği o köpek…
Habel’in beton zemine akan sıcak kanı.
Ve etraftaki o onlarca öğrencinin ruhundan sızan saf korku… Hepsi aynı anda, Kael'in beyninin içinde avaz avaz bağırıyordu.
Kael, acıyla inleyerek iki eliyle başını sertçe tuttu, dizleri titredi.
Ama tam o savunmasız saniyede Nero, yüksek bir hızla tekrar harekete geçti. Ayaklarının altındaki o yırtıcı kızıl aura büyük bir patlamayla yayıldı. Nero'nun savurduğu sert diz darbesi, doğrudan Kael’in çenesine kulak patlatan cinsten bir gürültüyle çarptı.
Kael, darbenin şiddetiyle kırılma sesi havaya doğru yayıldı, Kael savruldu. Çemberin dışındaki kalabalığın içinden yeni bir korku çığlığı yükseldi.
Ama Kael… beton zemine geri düşmedi.
Havada… öylece asılı kaldı.
Avludaki istisnasız herkes, gördükleri bu imkansız manzara karşısında donup kaldı, nefesler tutuldu. Simsiyah, dumanlı aura Kael'in sırt bölgesinde yoğunlukla birikmeye başlamıştı. O karanlık enerji parçaları, arkaya doğru uzayarak havada bozulmuş, tekinsiz bir siluet oluşturuyordu.
Henüz tam olarak fiziksel formunu kazanmamıştı. Ama havada beliren o uğursuz şekil… kesinlikle bir insana ait olamazdı.
Kenarda titreyerek izleyen bir öğrenci, dehşet içinde fısıldadı: “…Kanatlar… Onlar resmen simsiyah kanatlara benziyor…”
Komutan Lucien Voss, oraya doğru intikal ederken havadaki o karanlık silueti gördüğü tam o saniyede yüz hatları yoğun şekilde değişti, gümüş gözleri dehşetle kaplandı.
“Hayır…” diye mırıldandı Lucien, postallarını yere vurarak ileri atılırken. “Bu olamaz…”
Çünkü Lucien, bu lanetli belirtiyi çok iyi tanıyordu. Bu, hastane de gördükleri "katman" geçişinin, yani
Canavarlaşmanın ilk evresiydi.
Fakat Kael’in buradaki asıl problem tam olarak buydu. Departmanın o gelişmiş Katman sistemi, onun ruhunu ve bedenini düzgün bir şekilde okuyamıyordu. Normal insanlar Bozulma geçirip bozulurken kendi insanlıklarını kaybederler, canavara dönüşürlerdi.
Kael ise… etrafındaki o diğer insanların çiğ duygularıyla ve korkularıyla mutasyona uğruyor, başkalarının ruhuyla yozlaşıyordu.
Nero, havadaki Kael’e doğru bakıp tekrar saldırmaya hazırlanırken—
Gümüş bir patlama avlunun tam ortasında büyük bir gürültüyle yankılandı.
Komutan Lucien Voss, saliseler içinde araya girmişti.
Kolundaki o kaba ve ağır metallerden oluşan Aegis Çerçevesi cihazı hızlı bir hidrolik sesle tetiklendi. Bu gelişmiş Departman teknolojisi, saniyeler içinde Lucien'ın kendi öz enerjisi olan o nadir, asil ve keskin Gümüş Aura'sını bir karadelik gibi emip odakladı. Cihazın üzerindeki askeri mühür kanalları gümüş bir ışıkla patlarken, yoğun enerji Lucien'ın bütün sağ kolunu bir zırh gibi kapladı.
Nero’nun Kael'e doğru savuracağı o sert yumruğu havada, bu gümüş aura kalkanıyla tek bir hamleyle durdurdu.
Nero'nun o çiğ kırmızı enerjisiyle Lucien'ın mutlak askeri otoritesini simgeleyen o sarsılmaz gümüş aurası havada çarpıştığında, avlunun tüm havası görünmez bir dalgaya bürünerek etrafa bir basınç yaptı.
“YETER!” diye kükredi Lucien. Sesi, bütün geniş avluda yankılandı.
Nero, darbesinin engellenmesiyle birlikte bu kez gerçekten çok sinirli görünüyordu. Gözlerini komutana dikti. “Karışma bana, Lucien.”
Lucien’ın gümüş gözleri ise en ufak bir taviz vermeden Kael'e dikilmeye devam ediyor, kolundaki o teknolojik gümüş zırhı daha da parlatıp, baskısını arttırıyordu.
“Eğer şu an bu avluda senin o auran yüzünden tek bir öğrenci daha bilincini kaybedip yere bayılırsa,” dedi Lucien, sesi ölüm kadar soğuktu. “Seni o bahsettiğin infaz birimine kendi ellerimle bizzat teslim ederim, Nero. Beni deneme.”
Nero, birkaç saniye boyunca komutanın gözlerinin içine baktı, içindeki o kararlılığı tarttı. Sonra yüzünü ekşiterek yavaş adımlarla geri çekildi. Çünkü çok iyi biliyordu ki, Lucien Voss bu cümleleri kurarken kesinlikle şaka yapmıyordu.
Tam o saniyede Kael, havada tutunamayarak sert bir şekilde beton zemine düştü.
Ama bilinci tamamen kapanmamıştı, tamamen yıkılmadı. Dizlerinin üstünde, tek eliyle yerden destek alarak kalmayı başardı. Simsiyah, boğucu aura hâlâ bedeninden dışarıya sızmaya devam ediyordu. Parmaklarının arasından, tıpkı o test odasındaki kalemden damlayan o mürekkep gibi, karanlık bir duman yükseliyordu havaya.
Lucien, adımlarını dikkatli bir şekilde atarak Kael'in yanına doğru yaklaştı, diz çöktü. Kolundaki Aegis Çerçevesi, gümüş auranın frekansını yavaşça sönümleyerek stabil moda geçti.
“Kael,” dedi yavaşça.
Kael’den hiçbir mantıklı cevap gelmedi.
Lucien başını biraz daha eğdi, göz hizasına gelmeye çalıştı. “Bana bak Kael. Zihnini toparla.”
Kael, üzerindeki o ağırlığa rağmen başını yavaşça yukarıya doğru kaldırdı. Ve Komutan Lucien’ın o katı askeri yüzü, o saniyede gördüğü manzara karşısında gerildi.
Çünkü Kael, o simsiyah damarların arasından aşağıya doğru sessizce ağlıyordu.
Ama o kırmızıya dönmüş gözlerindeki asıl büyük ifade, az önceki o kör, vahşi öfke kesinlikle değildi.
Acıydı. Saf, dayanılmaz ve insanı delirtecek kadar büyük bir ruhani acı.
“…Çok fazla…” dedi Kael, sesi boğazındaki o çok tonlu ekoyla darmadağın, boğuk çıkıyordu. Elleri betona basarken delice titriyordu. “…Her şey… aşırı şekilde çok fazla… Çok fazla hissediyorum, komutan…”
Avluda çıt çıkarmadan bekleyen tüm o kalabalık, bu cümlelerle birlikte sessizliğe gömüldü.
Hayatlarında ilk kez, karşılarında duran o korkunç şeyin yalnızca insanlara saldıran acımasız bir canavardan ibaret olmadığını çıplak gözle gördüler. Karşılarındaki, henüz on sekiz yaşınınbitirmemiş sivil bir çocuktu. Ve kendi zihninin, etraftan emdiği o lanetli duyguların devasa ağırlığı altında can çekişerek eziliyordu.
Kael’in etrafındaki o boğucu siyah aura, bilincinin acıyla sarsılmasıyla birlikte birkaç saniyeliğine zayıfladı. Yüzündeki o tekinsiz siyah çizgiler hafifçe geri çekilerek teninde solmaya başladı.
Ama tam o en önemli saniyede Nero, arkadan tekrar konuştu. Sesi alçaktı belki ama avludaki o ölümcül sessizlik yüzünden istisnasız herkes kelimesi kelimesine duydu.
“…Zayıf,” dedi Nero, yüzünü buruşturarak. “Sadece aciz ve zayıf bir çocuk.”
Avlunun üzerine bir kez daha
sessizlik çöktü.
Ve Kael’in yüzünde solmaya başlayan o uğursuz siyah damarlar, bu kelimenin zihnine saplanmasıyla birlikte anında, çok daha vahşi bir hızla yeniden büyümeye ve genişlemeye başladı. Gözlerindeki o karanlık kızıllık parıldadı.
Lucien, durumu fark ettiği an öfkeyle anında başını arkaya çevirdi. “NERO! KES SESİNİ!” diye kükredi.
Ama artık her şey için çok geçti.
Çünkü Kael’in içinde, o birkaç saniyeliğine bastırılmış olan bütün o lanetli duygular ve kalabalığın o yeniden alevlenen saf korkusu… göğsünün derinliklerinde büyük bir hızla yeniden harekete geçmişti bile.
BÖLÜM NOTU
Bu bölümde Kael'in Öfkepati yeteneğinin bir yönünü daha görmüş olduk. Daha önce de bahsettiğim gibi, Öfkepati yalnızca insanların duygularını ve düşüncelerini değil, aynı zamanda fiziksel acılarını da özümseyebilen bir yetenektir.
Bu nedenle Kael, Habel'ın öfkesini, acısını ve öldürme arzusunu istemeden de olsa kendi içinde taşımaya başlıyor. Bölüm boyunca Habel'ın içgüdülerini adeta bir silah gibi kuşanıyor ve tıpkı bir avcı gibi Nero'yu bir hedef, bir av olarak görmeye başlıyor.
Bu yüzden Kael'in yaşadığı kimlik çatışmasını belki de ilk kez bu kadar yoğun şekilde gözlemledik.
Ayrıca değinmek istediğim bir diğer nokta da Nero'nun bir önceki bölümde kullandığı şu cümle:
"O da benim gibi mi?"
Nero'nun bunu söylemesinin sebebi yalnızca Kael'in gücü değildir. Kael de tıpkı Nero gibi yalnız büyümüş, içindeki "canavar" ile yaşamayı öğrenmek zorunda kalmıştır. İnsanların kendisinden korkmasına alışmış, hatta zamanla bunu bir güvenlik duvarı gibi kullanmaya başlamıştır.
Bu nedenle Nero, Kael'de kendisine benzeyen bir taraf görmektedir.
Ancak burada önemli bir ayrım vardır:
Habel, içindeki canavarı reddetmemiştir. Onu olduğu gibi kabul etmiş, hatta kendisinin bir parçası olarak görmüştür.
Nero Vael ise farklı bir yol seçmiştir. İçindeki canavarı yok etmeye çalışmaz; ancak onun tarafından ele geçirilmek yerine onu bastırmayı ve onunla birlikte yaşamayı öğrenmeye çalışır.
İkisi de aynı karanlığa bakmıştır.
Fakat biri karanlığın içine yürümeyi seçerken, diğeri onunla yan yana yaşamayı tercih etmiştir.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı