insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Sınıfın içindeki fısıltılar ve o canlı konuşmalar hâlâ hararetle sürüyordu. Geçtiğimiz haftanın o ölümcül, gergin ve tecrit edilmiş havasıyla kıyaslandığında, akademi bu sabah feci şekilde daha dinamik, daha hayat doluydu.

Kael, cam kenarındaki sırasına geçip oturduğunda, bu kez etraftaki insanların bakışlarındaki o radikal değişimi feci şekilde hissedebiyordu. O kör korku dalgası hâlâ oradaydı, evet; ama bu kez korkunun hemen yanına yoğun, önlenemez bir merak da eklenmişti.

Tam o sırada sınıfın ağır kapısı bir kez daha açıldı.

Komutan Lucien Voss içeri girdi. Üzerinde her zamanki o simgeleşmiş uzun, siyah askeri montu vardı. Gümüş saçları ışığın altında parıldarken, o keskin gümüi gözleri sınıftaki öğrencileri kısa ve tek tek taradı. Sağ elinde ise parlak, ince, siyah renkte bir kutu tutuyordu.

Onun adımlarıyla birlikte sınıf bir anda sessizliğe gömüldü. Lucien, elindeki o gizemli kutuyu masanın üzerine sertçe bıraktı. “Bugünkü konu: Aura Silahları,” dedi, sesi sınıfta yankılanmıştı.

Bu kelimeleri duyan bazı öğrencilerin gözleri heyecanla büyüdü. Habel, oturduğu sırada arkaya yaslanmayı bırakıp anında dikleşti. “Sonunda be!” diye mırıldandı keyifle.

Lucien, arkasındaki teknolojik tahtaya büyük, köşeli harflerle ilk kavramı yazdı:

AURA DIŞAVURUMU- ÖZÜN YANSIMASI

Sonra yavaşça sınıfa doğru döndü. “Bir aura kullanıcısının gerçek askeri savaş tarzı… tamamen aura silahıyla belirlenir.”

Kael, gözlerini komutandan ayırmadan, yoğun bir dikkatle adamı dinliyordu. Lucien anlatmaya devam etti:

“Bazılarınız aura mekanizmasını yalnızca ham bir fiziksel güç artışı, basit bir takviye sanıyor. Elbette aura size muazzam bir fiziksel güç sağlar. Hızınızı artırır. Dayanıklılığınızı ve duyusal algınızı en üst seviyeye çıkarır. Ama aura’nın ulaştığı o gerçek, nihai form olan dışavurum… tamamen kişinin öz kişiliğinin somut bir biçimde ortaya çıkmasıdır.”

Lucien arkasını dönüp tahtaya ikinci büyük kelimeyi ekledi:

REZONANS- UYUM

“Silahınız laboratuvarda seçilmez ya da size dışarıdan verilmez,” dedi Lucien, gümüş gözlerini öğrenciler üzerinde gezdirerek. “O, tamamen sizin içinizden ortaya çıkar. Çünkü aura, zihninizin ve ruhunuzun somut bir uzantısıdır.”

Komutan duraksadı, Kael ve Nero’nun olduğu arka sıraya doğru baktı. “İçi öfke dolu, yıkıcı biriyle sakin birinin oluşturacağı silah asla aynı olmaz. Koruma içgüdüsü en üst seviyede olan biriyle, içinde sadece saf yok etme arzusu taşıyan biri de aynı silah formunu asla dışa vuramaz.”

Lucien, masanın üzerindeki siyah kutunun kilidini açtı. Kutunun içinde, özel bölmelere yerleştirilmiş, parıltılı küçük metal bileklikler duruyordu. Bunlar, yüksek askeri teknolojiyle üretilmiş aura odaklayıcılardı.

Lucien cihazlardan birini parmaklarının arasına aldı. “Bugün akademide ilk kez silah dışavurumunu deneyeceksiniz, yani auranızı somut bir silaha dönüştürerek ilk uyum testinizi gerçekleştireceksiniz.”

Habel’in gözleri feci şekilde parladı. “Peki hocam, deneme sırasında odanın patlama ihtimali var mı?”

Lucien, ifadesiz bir yüzle cevap verdi: “Yüksek.”

Habel sırıttı: “…Harika.”

Sınıfta bu diyalog üzerine hafif, gergin gülüşmeler yükseldi. Lucien, elindeki aura odaklayıcı cihazları sıraları gezerek öğrencilere dağıtmaya başladı. Kael, soğuk metal bilekliği eline aldığı an, avucunun içinde hafif ama derinden gelen bir titreşim hissetti. Sanki metal parçası cansız bir element değil de doğrudan yaşayan, nefes alan organik bir canlıydı.

Lucien tahtanın önüne dönerek konuşmasını sürdürdü:

“İlk dışavurum denemeleri genelde kusurlu ve dengesiz olur. Tam, kusursuz bir silah formu hemen oluşmaz. Bazılarınız yalnızca küçük bir parça, soyut bir kütle oluşturabilir. Bazılarınız ise içsel uyumsuzluk yüzünden hiçbir şey oluşturamayabilir.”

Nero, arkaya uzattığı ayaklarını indirmeden alaycı bir sesle araya girdi: “Bazıları da kontrolü kaybedip sınıfı tamamen havaya uçurur.”

Habel anında arkasına dönüp Nero’ya dik dik baktı. “Bunu Kael’e bakarak söyleme istersen, Vael.”

Kael, ikisinin arasındaki bu bitmeyen atışmaya karşı sadece gözlerini devirmekle yetindi. Selene ise her zamanki o asil sessizliğiyle elindeki metal odaklayıcı cihazı en ince ayrıntısına kadar inceliyordu.

Lucien, dağıtımı bitirdikten sonra sınıfın tam ortasındaki geniş boşluğa geçti. “Mizuno,” dedi net bir sesle. “Öne gel.”

Kısa, dik siyah saçları olan çekingen bir çocuk oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Aura türü: Yeşil Aura'ydı. Sınıfın önündeki o boşluğa yürürken feci şekilde utangaç ve gergin görünüyordu.

Lucien, çocuğun tam karşısında durdu. “Odaklan. Mantığınla düşünmeyi bırak. Sadece hisset.”

Mizuno derin bir nefes alıp gözlerini sıkıca kapattı. Çok geçmeden, ellerinin etrafında yeşil renkli aura enerjisi yoğunlaşmaya, duman gibi yükselmeye başladı. Enerji akışı ilk başta fazla bir şekilde dağınık, istikrarsız ve düzensizdi.

Ama sonra—

FŞŞŞ!

Yeşil aura, çocuğun sağ elinin etrafında aniden katılaşarak kısa, ışıktan bir bıçak formu aldı. İnceydi, feci şekilde keskindi ve tamamen hız odaklı bir tasarıma sahipti.

Lucien memnuniyetle başını salladı. “İyi. Yakın çeviklik tipi bir suikast silahı.”

Geriye dönüp tahtadaki dijital ekrana çocuğun verilerini girdi:

Mizuno Ren

Aura Türü: Yeşil Aura

Dışavurum: İkiz Safha Prototipi

Sınıftakiler, bu başarılı ilk denemeyi hafifçe alkışladı.

Ardından Lucien yeni bir isim çağırdı. Kızıl saçlı, sert bakışlı bir kız ayağa kalktı. Adı Ayla Vern’di. Aura türü ise Turuncu-Yeşil hibrit bir frekanstı. Turuncu aura, mavi ve yeşil aura gibi yaygın ve sık görülen bir aura tipi idi; iç hayatında kortizol seviyesini kontrol edebilen, tez öfkelenmeyen ve etrafına daha çok 'pozitif enerji' saçan insanlarda gözüküyordu. Kız öne çıktığı an, etrafa diğer öğrencilere kıyasla çok daha agresif, feci şekilde baskıcı bir aura dalgası yayılmaya başladı.

Ayla ellerini öne doğru uzattı, aurası hızla yoğunlaştı. Ve bir anda, sağ kolunun çevresini saracak şekilde parıltılı, metalik bir zincir oluştu. Zincirin halkaları, sanki sıcak demir dövülüyormuş gibi etrafa sürekli küçük ateş kıvılcımları saçarak parçalanıyor, yeniden birleşiyordu.

Lucien hemen teknik açıklamayı yaptı: “Bağlama (mühür) tipi. Yakın dövüşte alan kontrolüne fazlasıyla yatkın bir silah.”

Habel yan sırada Kael’e doğru fısıldadı: “Ben kesinlikle böyle bir şey istemiyorum dostum. Savaşırken kesin kendi boğazıma dolanır, kendimi asarım.”

Daha sonra sıradaki öğrenci kürsüye çağrıldı. Uzun boylu, sessiz ve içine kapanık biriydi bu. Kael ve Nero'ya çok ama çok benzer bir karakter yapısı var idi.

Adı: Dante Rhys. Bir Pasif-Kızıl kullanıcısıydı.

Dante öne çıkıp odaklandığında, etrafındaki o koyu pas-kızıl renkli aura feci bir baskıyla yoğunlaştı ve ellerinin arasında uzun bir mızrak şeklini aldı. Ama bu, ordunun kullandığı o standart, normal mızraklara hiç benzemiyordu. Gövdesi tamamen parçalıydı; sanki binlerce kırılmış cam parçasının görünmez bir manyetik alanla bir arada tutulmasıyla oluşmuş gibi tekinsiz duruyordu.

Lucien’in o ciddi gözleri mızrağı gördüğü an daha da kısıldı, kaşları çatıldı. “…Delme tipi,” diye mırıldandı komutan. “Yüksek kortizol uyumu gösteren, aşırı tehlikeli bir form.”

Dante, yüzündeki o donuk ifadeyi hiç bozmadan, silahını dağıtıp sessizce yerine geri geçti.

Kael ise yerinden kıpırdamadan, büyük bir dikkatle herkesi tek tek izliyordu. Çünkü hayatında ilk kez, bu lanetli akademiye geldiğinden beri aura kavramının yalnızca kaba bir "fiziksel güçten" ibaret olmadığını şimdi idrak ediyordu. Bu insanlar burada dışavurum sergilerken, aslında kendi ruhlarının en derin, en gizli kalmış yoğun parçalarını dışarıya çıkarıyorlardı.
Sonra Lucien’in sesi sınıfta tekrar yankılandı: “Habel.”

Habel, ismini duyar duymaz anında oturduğu sıradan yukarıya doğru fırladı. “İşte!” dedi saçlarını arkaya savurarak. “Sahnelerin asıl başrolü sonunda geldi!”

Bu özgüvenli çıkış üzerine sınıf yine hafifçe güldü. Habel, adımlarını öne doğru attı, sınıfın önüne geçti. Derin bir nefes alıp gözlerini kapattığında, vücudundan o tanıdık yeşil aura yavaşça yükselmeye başladı.

Habel'ın aurasına tekrardan ince kızıl çatlaklar, derisinde atan ince kılcal kızıl damarlar eşlik etti.

Lucien bunu anında fark etti. Sınıftaki diğer öğrenciler de Habel'in aurasındaki o tehlikeli, kırmızı renk değişimini fark etmişti.

Habel gözlerini açıp şeytani bir şekilde sırıttı. “Artık o içimdeki kırmızıyı da kontrol edebiliyorum, komutan.”

Yeşil ve kızıl hibrit aura, feci bir hızla Habel'in ellerinde yoğunlaşmaya başladı. Başta her zamanki gibi dağınık ve istikrarsız bir gaz bulutu gibiydi.

Sonra—

ŞRAAK!

Habel'in iki elinde birden ölçülemez şekilde keskin iki kısa hançer belirdi. Hançerler incecikti, kıvrımlıydı ve vahşi, hayvansı bir yırtıcılık tasarımına sahipti. Ve önemli olan asıl şey, o parıltılı hançerlerin namlularının üzerinde, canlı birer kılcal damar gibi nabız gibi atan ince, kırmızı hatların mevcudiyetiydi.

Lucien’in gözleri şaşkınlıkla hafifçe büyüdü. Sınıf bir anda çıt çıkmayacak şekilde sessizleşti.

Habel tek kaşını kaldırıp hançerlerini havada evirip çevirdi. “O bakış ne demek komutan? O da ne?”

Lucien sorulan soruya hemen yanıt vermedi. Çünkü adamın keskin gümüş gözleri, tamamen Habel'in ellerinde tuttuğu o tekinsiz silahlara kilitlenmişti. Hançerler, sanki gerçekten organik birer akciğere sahipmiş gibi kendi kendilerine nefes alıyor, hafif hafif esneyip hareket ediyordu. Bu, askeri tıp ve dışavurum kurallarına göre kesinlikle her daim görülen bir durum değildi.

Sonra… Lucien bakışlarını o canlı hançerlerden yavaşça ayırdı ve sınıfın en arkasında, cam kenarında oturan Kael’e doğru çevirdi.

Onun bakışıyla birlikte, sınıftaki tüm öğrencilerin kafası da bir senkronizasyonla Kael’e doğru döndü.

Ağır, boğucu bir sessizlik odayı kapladı.

Lucien, o mutlak sessizliğin ortasında tek bir cümle söyledi:

“…Kael. Sıra sende.”

Ve sınıftaki herkes, o avlu faciasından tam bir hafta sonra, ilk kez iç organlarına kadar feci bir şekilde gerildi.

BÖLÜM NOTU

Bu bölümle birlikte okuyucuya evrenin ve aura sisteminin genişliğini biraz daha göstermek istedim.

Seri boyunca Aura Silahları kavramı için farklı isimler kullanacağım:

Dışavurum
Özün Yansıması
Ruhun Aynası

Bunların arasında en sık kullanacağım terim ise Dışavurum olacaktır.

Bölümde de bahsettiğim gibi, herkesin aura silahı aynı güçte, aynı yapıda veya aynı formda değildir. Bir dışavurum, kullanıcısının karakterini, zihnini ve ruhunu yansıtır.

Örneğin sakin, korumacı ve pozitif bir bireyin dışavurumu bir kılıç olabilir. Ancak bu kılıç; zarif, kontrollü ve belirli bir amaca hizmet eden bir yapıya sahip olacaktır.

Öte yandan öfke, intikam ve yıkım arzusu taşıyan bir bireyin dışavurumu da bir kılıç olabilir. Fakat bu kez ortaya çıkan şey; daha ağır, daha vahşi, iki ağzı da keskin ve yalnızca parçalamak için yaratılmış bir silah olacaktır.

Bu nedenle aynı silah türüne sahip olmak, aynı güce sahip olmak anlamına gelmez. Her dışavurum kendine özgüdür ve sahibinin ruhunu yansıtır.

Kızıl Diş

Açık konuşmak gerekirse, Habel'ın dışavurumu olan Kızıl Diş, seri içerisindeki en sevdiğim silahlardan biridir.

Kızıl Diş yalnızca bir silah değildir. Kullanıcısını tanır, onun düşüncelerine cevap verir ve zamanla onun bir uzvu gibi hareket etmeye başlar.

Okuyucuların Habel'a biraz daha "Ne kadar da havalı!" gözüyle bakabilmesi için Kızıl Diş hakkında birkaç ek bilgi paylaşmak istiyorum.

Özellikleri
Kızıl Diş, otonom şekilde hareket edebilir. Habel onu elinde tutmak zorunda değildir. Düşünceleri ve komutları doğrultusunda bağımsız olarak saldırabilir, yön değiştirebilir ve hedef takip edebilir.
Habel'ın açtığı yaralar normal yaralar gibi davranmaz. Yeterli seviyede kortizol kullanıldığında, en küçük kesik bile hızla büyüyerek ciddi bir yarığa dönüşebilir.
Bu yetenek son derece güçlüdür; ancak ağır bir bedeli vardır. Habel bu gücü kullandıkça içindeki vahşi doğa daha belirgin hâle gelir. Her kullanım, onu bir adım daha Bozulma'ya yaklaştırır ve gelecekte bir Bozulan'a dönüşme ihtimalini artırır.

Şimdilik bu kadar.

Bir sonraki bölümde yeniden Kael'e odaklanacağız. Ayrıca hastane bölümlerinde kısa süreliğine gördüğümüz Kara Tüy (23. Bölüm) nihayet hikâyede sahneye çıkmaya başlayacak.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı