Aradan tam bir hafta geçmişti.
Akademideki avlu olayının yarattığı o ağır, sarsıcı atmosfer artık büyük ölçüde sakinleşmişti. Kırılan beton zemin hummalı bir çalışmayla tamamen tamir edilmiş, şok dalgasından patlayan kaba camlar yenileriyle değiştirilmiş ve Departman'ın o katı olay raporları bir şekilde kapatılmıştı.
Ama o güne dair söylentiler, koridorlarda fısıltı halinde hâlâ dipdiri yaşamaya devam ediyordu.
Çünkü akademideki insanlar, hayatlarında ilk kez bir Pasif-Kızıl kullanıcısının kontrolünü bu denli feci şekilde kaybedip… sonra hiçbir kalıcı yıkım bırakmadan bilincine geri döndüğünü çıplak gözle görmüştü.
Sabah sınıfa girildiğinde ortam eskisinden fazla şekilde farklıydı. Artık Kael’e doğru bakarken insanlar yalnızca kör bir korku ya da nefret hissetmiyordu. Aksine, onu anlamaya, zihninin arkasında dönen o lanetli mekaniği çözmeye çalışıyorlardı.
Çünkü o gün Kael’in yüzünde donup kalan o son ifade… kör bir canavar öfkesi değil, insanı delirtecek kadar büyük bir ruhani acıydı.
Habel, her zamanki serseri tavrıyla kendi sırasına yine ters oturmuş, kollarını arkalığa yaslamıştı.
“Eee, bugün kimi dövüyoruz?” diye sordu gevşek bir sesle. Yaralarının hepsi iyileşmişti.
Aura insanlara hızlı bir rejenerasyon sağlıyordu, bu bilindik bir şey idi.
Ön sırada oturan bir çocuk arkasına dönüp hafifçe güldü. “Lütfen bizi değil.”
Kael, her zamanki gibi yerini almak üzere arka sıralara doğru yürürken, yanından geçtiği birkaç kişi ona doğru hafifçe başıyla selam verdi. Kael hayatında bu tarz saygı ifadelerine ya da kabullenilmelere hiç alışık değildi. Tek bir salise adımları duraksadı, şaşırdı. Sonra ne yapacağını bilemeyerek sessizce başını sallayıp selamlarına karşılık verdi.
Tam o sırada sınıfın ağır metal kapısı feci bir hidrolik sesle açıldı.
Nero Vael içeri girdi.
Onun adımıyla birlikte tüm sınıftaki o uğultu bıçak gibi kesildi, herkes sustu. Ama havada o eski, boğucu gerginlikten eser yoktu artık. Çünkü akademi disiplin kurulu kamera görüntülerini ve kortizol kayıtlarını en ince ayrıntısına kadar incelemişti. İlk saldırıyı başlatanın, Kael'i kasten kışkırtanın Nero olduğu resmen ortaya çıkmıştı. Hatta avludaki bazı öğrenciler, Kael’in o canavara dönüşmeden önce kendini tutmak için ne kadar delice çabaladığını bizzat kurula aktarmıştı.
Nero, sınıfta yürüyüp kendi yerine oturdu. Ağır askeri botlarını önündeki sıraya doğru pervasızca uzattı. Ama bu kez, o eski yırtıcı ego dalgasını körükleyen kırmızı aura baskısını dışarıya salmıyordu; tamamen stabil moda geçmişti. Onun da yaraları tamamiyle iyileşmişti.
Habel, onun bu alışılmadık sakinliğine bakıp sırıttı. “…Vay.”
Nero hafifçe tek kaşını kaldırdı. “Ne?”
“İnsan gibi davranıyorsun bugün.”
Bu cümlenin üzerine sınıfta hafif, rahatlamış gülüşmeler yükseldi. Nero gözlerini devirerek kafasını arkaya attı. “Senin o çenen hâlâ kırılmadı mı?”
Habel elini çenesine koyup ciddi ciddi düşündü. “Sanırım bende fazlasıyla rejenerasyon güçlendirmesi var, kırılmıyor.”
Bu kez Nero istemsizce, kısa ama tamamen gerçek bir kahkahayla güldü. Sınıftaki herkes şok içinde donakalmıştı. Çünkü ilk kez o kibirli Nero Vael'i maskelerinden sıyrılmış, normal bir sivil insan gibi gülerken görüyorlardı.
Sonra Nero’nun o keskin bakışları, arka sırada oturan Kael’e doğru kaydı. Sınıfa birkaç saniyeliğine sessizlik hakim oldu.
“…Özür dilerim,” dedi Nero, sesindeki o alaycı tonu tamamen düşürerek.
Sınıf kelimenin tam anlamıyla buz kesti, çıt çıkmıyordu. Nero, bakışlarını kaçırmadan konuşmaya devam etti:
“O günkü provokasyon tamamen bilerek yapıldı. Sınırları zorladığımda ne olacağını, o içindeki asıl şeyi sivil gözle görmek istedim.”
Kael gözlerini yavaşça kaldırdı, Nero’ya baktı. Nero’nun yüzünde yapmacık bir pişmanlık ya da ezik bir af dileme ifadesi yoktu. Ama tamamen çıplak, saf bir dürüstlük vardı. Ve bu, Kael için çok daha ilginç, çok daha kabul edilebilirdi.
Kael birkaç saniye boyunca içindeki sesleri tarttı. Sonra derin bir nefes alıp yalnızca:
“…Tamam,” dedi.
Nero başını hafifçe salladı ve ayaklarını sıradan indirdi. Konu, aralarındaki o askeri mantıkla tamamen kapanmıştı. Bu durum, sınıftaki diğer öğrencilere de tuhaf şekilde olgunca ve rahatlatıcı hissettirdi.
Komutan Lucien Voss, kapının hemen dışındaki gölgede kollarını göğsünde kavuşturmuş, bu sahneyi sessizce izliyordu. Ve içten içe bir rahatlama hissetti. Çünkü bu sınıf artık Kael’i tecrit etmiyor, onu dışlamıyordu. Bu, Departman'ın tüm tedavi süreçlerinden daha önemliydi. Kael'in içindeki o lanetli Öfkepati yeteneği, yalnızlıkta ve nefrette çok daha tehlikeli bir karadeliğe dönüşüyordu.
Dersin başlamasına hemen birkaç dakika kala, Kael oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Sınıftaki bazı öğrenciler onun bu ani hamlesiyle şaşırdı. Çünkü Kael, zorunlu olmadıkça asla yerinden kalkmaz ve kimseyle iletişime geçmezdi.
Kael, adımlarını sınıfın en arkasındaki izole sıraya doğru yönlendirdi. Selene, her zamanki gibi o soğuk ve mesafeli duruşuyla önündeki kalın kitabı sessizce okuyordu.
Kael, kızın sırasının önünde durduğunda birkaç saniye boyunca ne diyeceğini, hangi kelimeleri seçeceğini bilemedi. Sonra gözlerini hafifçe koridora doğru kaçırarak, kısık bir sesle konuştu:
“…O gün için.”
Selene okuduğu sayfanın üzerinde parmağını durdurdu. Sınıftaki birkaç kişi çaktırmadan başını çevirmiş, nefeslerini tutarak gizlice onları izliyordu.
Kael yutkundu, sesini toparladı: “…Teşekkür ederim.”
Selene elindeki kitabı yavaşça kapattı, Başını kaldırıp o duru gözleriyle Kael’e baktı.
“Hatırlıyor musun?” diye sordu sakin bir tonla.
Kael hafifçe kaşlarını çattı, anlamamıştı. “Neyi?”
“Bana bir ara öfkeli bir hayvan gibi, vahşi şekilde hırlamıştın.”
Habel, sınıfın ortasından kollarını havaya kaldırarak avazı çıktığı kadar bağırdı: “Oooo! Romantik bir başlangıç!”
Bu cümlenin üzerine tüm sınıf bombayı patlatırcasına büyük bir kahkaha attı. Kael’in yüz hatları utançtan ve gerginlikten hafifçe kasıldı, kulakları kızardı.
Selene ise… o mesafeli çehresini bozdu ve çok hafif, duru bir şekilde güldü. Gerçekten çok hafif, neredeyse belirsiz bir tebessümdü bu. Ama Kael, normal hayatında ilk kez bu kızı maskelerinden arınmış, bu kadar “insan” ve samimi görüyordu.
Selene, sınıftaki uğultu azalırken sakin ses tonuyla konuşmaya devam etti:
“…Sorun değil, Kael. Çünkü o feci andayken, gerçekten kendinde değildin.”
Kael buna karşı bir cevap vermedi, veremedi. Ama hayatı boyunca ilk kez… bu kaba sınıfın içindeki o yoğun atmosfer onun göğsüne ağır, boğucu bir yük gibi gelmiyordu.
Ve o sırada, oturduğu sıranın altından bileğindeki ölçüm cihazı sessizce, yeşil bir ışıkla yanıp sönüyordu:
[ KORTİZOL %12 ]
Bu, Kael'in bu lanetli akademiye adım attığından beri gördüğü şimdiye kadarki en sakin, en huzurlu seviyesiydi.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı