insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Ekrandaki analiz yazıları akmaya devam etti:

BOZULMA YATKINLIĞI: YÜKSEK

EMPATİK TEPKİ: YOK DENECEK KADAR AZ

Odanın içinde bir kez daha derin bir sessizlik hakim oldu.

Nero, yüzündeki o serseri sırıtışla ekrana baktı. “Beklediğimden çok daha düşük çıkmış,” diye mırıldandı kibirle.

Habel bile oturduğu sıradan bu verilere bakarak hafifçe kaşlarını kaldırdı. Komutan Lucien’ın yüz hatları ise gözle görülür şekilde sertleşti. Çünkü Lucien çok iyi biliyordu ki, Nero’nun bu sınıftaki en korkutucu kısmı taşıdığı o kırmızı aura gücü değildi. Bu yüksek seviyedeki kortizol ve stres yükü altında bile, sinir sisteminin hâlâ hiçbir şey yokmuş gibi son derece rahat, geniş kalabilmesiydi.

Nero arkasını dönüp sırasına doğru yürürken, tüm sınıfın duyacağı bir ses tonuyla yalnızca şunu mırıldandı:

“Ne yapayım… Dışarıda Bozulma geçirmiş canavarları avlamak için bu akademiye geldim.”

Sınıftan hiç kimse bu tekinsiz cümleye cevap vermedi, kafasını bile kaldıramadı.

Sonra Lucien, elindeki tablete bakarak başını Kael’e doğru çevirdi. “Kael. Sıra sende.”

Sınıf tek bir saniyede yeniden sessizliğe gömüldü. Kael, oturduğu sıradan yavaş adımlarla ayağa kalktı. O ayağa kalktığı an bileğindeki askeri cihaz hafifçe titreşti.

[ KORTİZOL %15 ]

Kael, adımlarını atıp o siyah makinenin tam önüne geçtiği o ilk salisede, cihazın ekranı parazit yaptı ve birkaç saniye boyunca hiçbir mantıklı veri okumayı başaramadı. Ekran sürekli yanıp söndü.

[ HATA. HATA. HATA. ]

Nero arka sıradan hafifçe güldü. “Baksana vaka 021, teknolojik makine bile daha ilk saniyeden senden pek hoşlanmadı.”

Sınıftaki birkaç korkak öğrenci, ortamdaki baskıyı azaltmak için bu lafa hafifçe gülümsedi.

Ama saniyeler sonra makinenin ekranı birden düzeldi. Ve bu kez… sınıftaki tek bir kişinin bile yüzünde o yalancı gülümsemeden eser kalmadı.

ORTALAMA KORTİZOL: %0

Büyük bir sessizlik oldu sınıfta.

Ön sıradaki bir öğrenci istemsizce kendi kendine fısıldadı: “…Ne? %0 mı? Bir insanın kortizolü nasıl sıfır olabilir?”

Sınıfın içindeki o yoğun hava, bu rakamın belirmesiyle birlikte saniyeler içinde feci şekilde ağırlaştı. Tavandaki floresan lambalar düzensiz ve cızırtılı bir şekilde kırpışarak titremeye, panellerdeki ince metal parçalar ise görünmez bir frekans yüzünden hafif hafif ses çıkarmaya başladı. Sınıftaki bazı zeki öğrenciler, şu an odada yaşanan bu tuhaf şeyin yalnızca sıradan bir aura baskısından ibaret olmadığını çok net anlamıştı artık.

Bu… doğrudan insanın sinir sistemine kadar işleyen, ruhu boğan tekinsiz bir şeydi.

Kael, cihazın önünde adeta bir heykel gibi hareketsizce duruyordu. Ekranda hâlâ inatla aynı imkansız yazı yazıyordu: ORTALAMA KORTİZOL: %0.

Ama Kael’in kendi bileğindeki o küçük gizli ölçüm cihazı, anlık olarak yukarıya doğru tırmanan yoğun yükselişleri göstermeye başlamıştı bile.

%4.

%9.

%13.

Komutan Lucien’ın gümüş gözleri bu tırmanışı görünce yoğun şekilde daraldı. Çünkü Kael’in aurası ve bedeni, dünyada bilinen o klasik kortizol-güç mantığına kesinlikle uymuyordu. Ve durumun daha da kötü kısmı… sınıftaki istisnasız herkes bu tersliği iliklerine kadar hissediyordu.

Ön sıradaki o korkan kız, istemsiz bir refleksle oturduğu sandalyeyi geriye doğru itti. Yanındaki bir erkek öğrenci nefes alamıyormuş gibi boğazını elleriyle ovuşturmaya başladı.

“Lanet olsun… Odadaki oksijen mi bitti, niye nefes almak bu kadar zorlaştı…”
diye mırıldandı çocuk acıyla.

Kael gözlerini sıkıca kapattı, Lucien'ın taktiğini denedi. Ama bu kez hiçbir işe yaramadı.

Çünkü içindeki o lanetli Öfkepati yeteneği çoktan zincirlerini kırmış, kontrolden çıkmıştı. Sınıftaki o yirmi insanın ruhundan yayılan o çiğ korkuyu hissediyordu. Küçük küçük. Parça parça. Hepsi zihnine akıyordu.

“Ya bu çocuk burada aniden kontrolden çıkarsa?”

“Ya canlı bir canavara dönüşüp hepimize birden saldırırsa?”

“Bu çocuk kesinlikle normal bir insan değil…”

Öğrencilerin içlerinden geçen bu düşüncelerin ve korkuların her biri, Kael’in zihninin içinde birbirine karışıyordu. Kael’in nefes alışı tamamen bozuldu, göğsü delice körüklendi.

[ KORTİZOL %17 ]

TIK.

Sınıfın tavanındaki o titreyen floresan lambalardan biri, yüksek voltaj yemiş gibi büyük bir gürültüyle patladı, cam kırıkları yere saçıldı. Bazı öğrenciler korkuyla yerlerinden irkildi.

Ve tam o saniyede Kael, gözlerini açarak başını yukarıya doğru kaldırdı. Çünkü sınıftan ona doğru akan o çiğ korku… bir anda akılalmaz bir hızla büyümüştü.

Nero Vael, arkada delice gülüyordu.

Hala arka sırada pervasızca yayılmış halde oturuyordu ama artık o kan kırmızısı gözlerinde sıradan bir alay ya da küçümseme yoktu. Saf, dizginsiz bir ilgi vardı. Gerçek bir avcı ilgisi.

Nero yavaşça oturduğu yerden ayağa kalktı. Masanın üzerindeki ayağıyla sandalyeyi sertçe geriye doğru itti.

“Şimdi anladım… Resmen şimdi çözdüm olayı,” dedi Nero, sesi heyecanla titreyerek.

Lucien durumun nereye gideceğini anladığı an askeri bir ses tonuyla anında konuştu. “Nero. Derhal yerine otur.”

Nero, komutanın bu kesin emrini umursadı bile sayılmazdı, gözü Kael’deydi. Elleri hâlâ taktik pantolonunun ceplerindeydi. Yavaş ve tehditkar adımlarla sınıfın ortasındaki Kael’e doğru yürümeye başladı. Sınıftaki bazı korkmuş öğrenciler, Nero’nun gelişini görünce ezilmemek için panikle onun yolundan çekildiler.

Çünkü Nero’nun adımlarıyla birlikte, onun etrafındaki o yırtıcı kızıl aura da delice yükselmeye başlamıştı.

[ KORTİZOL %52 ]

Kael, üzerine doğru gelen bu devasa enerji dalgasını tüm benliğiyle hissetti. Ama Nero’nun yaydığı bu duygu, sınıftaki diğer korkak öğrencilerin hissettiklerinden farklıydı.

Nero'nun içinde en ufak bir korku kırıntısı yoktu.

Bir tedirginlik ya da geri çekilme sezilmiyordu.

Sadece… saf bir heyecan vardı. Vahşi bir avcı heyecanı.

Nero geldi, Kael’in sadece birkaç adım önünde, meydan okurcasına durdu. Sonra başını hafifçe öne doğru eğip Kael’in gözlerinin içine baktı.

“Demek senin ardında yatan o asıl gizemli olay buymuş,” dedi Nero.

Kael kaşlarını çattı, dişlerini sıktı.

Nero’nun yüzündeki o vahşi sırıtış daha da büyüdü. “Sen… etrafındaki insanların sana karşı duyduğu o saf korkuyu bir sünger gibi kendine çekiyorsun, değil mi?”

Sınıf bir kez daha ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Lucien’ın yüzü daha da sertleşti.

Ama Nero durmadı, kelimeleri birer ok gibi saplamaya devam etti: “İşte tam olarak bu yüzden, dünyadaki tüm o aciz ve zayıf insanlar senin yanına geldikleri an sebepsizce geriliyorlar. Ruhları tehlikeyi seziyor.”

Nero başını hafifçe yana doğru eğdi, gözlerini kıstı. “Ve sen de… onların sana karşı beslediği o korku enerjisiyle besleniyor, onunla daha da güçleniyorsun.”

Kael’in yumruk yaptığı parmakları bu sözlerle birlikte delice titremeye başladı. Çünkü Nero’nun kurduğu bu cümle… zihninin derinliklerinde sakladığı gerçeğe fazla, bir şekilde doğruydu.

[ KORTİZOL %21 ]

TSSSSK.

Sınıfın açılan yan büyük cam panellerinden biri, ortadaki basınç yüzünden derinlemesine çatladı. Arka sıradaki bir kız öğrenci yaşadığı feci korkuyla hıçkırarak nefes aldı.

Ve Kael, o kızın korkusunu hissetti. Bir anda. Tek bir salisede.

Sanki vücudundaki bütün sinir uçları aynı anda yüksek voltajla yakılmış gibi zihninin içi darmadağın oldu.

ANNESİNİN O GECEKİ ACIMASIZ ÇIĞLIĞI.

PARÇALANAN METALLERİN O SAĞIR EDİCİ SESİ.

KAPKARANLIK OTOBAN.

YERE SAÇILAN SICAK KAN…

Kael'in omzunun hemen arkasından, o test odasında gördükleri simsiyah, dumanlı karanlık aura ince çizgiler halinde havada belirmeye, sızmaya başladı.

Komutan Lucien Voss, o siyah dumanı gördüğü an durumun felakete gittiğini anlayarak hızla ileriye doğru atıldı.

“Kael!” diye bağırdı Lucien. Sesi bu kez askeri otoritesinin de ötesinde, çok daha sert ve baskındı. “Bana bak ve zihnini toparla!”

Ama Kael’in zihni artık duyduğu sesleri ayırt edemeyecek kadar büyük bir karmaşanın içine sürükleniyordu. Çünkü ruhundaki o Öfkepati, artık yalnızca etraftaki korkuyu hissettirmekle kalmıyordu; o korku enerjisi, Kael'in kendi geçmişindeki o en büyük, en büyük travmasını tetikliyordu. Sınıftaki öğrencilerin duyduğu o anlık korku… Kael’in kendi içindeki o karanlık güce bağlanıyordu.

Nero hâlâ milim kıpırdamadan, heyecanla ona bakmaya devam ediyordu. Ve ilk kez, yüzündeki o serseri sırıtış hafifçe küçüldü.

Çünkü Kael’in etrafından sızan o aura, dünyada görülen hiçbir şeye benzemiyordu artık. Dışarıya doğru patlayarak yayılmıyordu. Tam tersine, odanın zeminine ve havasına sızıyordu.

Tıpkı simsiyah, yangın dumanı gibi.

Sessiz. Ama insanı nefessiz bırakacak kadar boğucu.

Nero’nun kırmızı gözleri bu manzara karşısında hafifçe büyüdü, büyülendi. “…Vay canına,” diye fısıldadı. “Bu gerçekten harika.”

[ KORTİZOL %25 ]

BOOOOM.

Kael'in bedeninden sızan o kızıl-siyah baskı dalgası, bir anda koca sınıfa büyük bir patlamayla yayıldı. Ağır ahşap sıralar yerlerinden fırlayarak sağa sola kaydı. Arkadaki bazı zayıf öğrenciler dengelerini kaybederek acıyla yere düştü. Tavanda sağlam kalan son iki floresan lamba da aynı saniyede büyük bir gürültüyle patlayarak odayı yarı karanlığa gömdü.

Ama odadaki en büyük, en korkunç detay… lambaların patlaması ya da sıraların devrilmesi değildi. Yere düşen öğrencilerin tek birinin bile çığlık atamaması, bağıramamasıydı.

Çünkü Kael'in o boğucu aurası sınıfa yayıldığı o ilk salisede, odadaki herkesin boğazı görünmez bir elle düğümlenmiş, nefesleri ciğerlerinde donup kalmıştı.

Komutan Lucien Voss, kendi aurasını tetiklemek zorunda kaldı. Yoğun, koruyucu gümüş bir aura dalgası kollarını hızla sardı. Tek bir sarsılmaz adımlarla Kael’in tam önüne geçti, bedenini siper etti.

[ ŞOK DALGASI ]

İki devasa aura havada büyük bir gürültüyle çarpıştı. Sınıfın geride kalan tüm sağlam camları o ağır basınç yüzünden zangır zangır titredi.

Lucien, gelen o boğucu siyah baskıyı göğsünde eritirken dişlerini birbirine vuracak kadar sıktı. Çünkü Kael’in yaydığı bu baskı, artık yalnızca ruhani bir his olmaktan tamamen çıkmış; fiziksel dünyayı parçalayan bir güce dönüşmeye başlamıştı.

Ve tüm bu yıkıma rağmen… Lucien’ın ekranındaki verilerde Kael’in kortizol seviyesi hâlâ düşüktü. Bu durum, askeri tıp literatürüne tamamen aykırıydı, kesinlikle normal değildi.

Nero ise… tüm bu kaosun ortasında delice gülüyordu. Yaşanan bu feci tehlikeden gerçekten, ruhunun derinliklerine kadar büyük bir eğlence duyuyordu.

[ KORTİZOL %61 ]

Nero'nun o dizginsiz yırtıcı kızıl aurası da bu delilikle birlikte ayaklarının altında büyük dalgalar halinde kabardı.

Lucien, gözlerindeki o öfke ateşiyle anında arkaya, Nero’ya doğru döndü.

“NERO!” diye kükredi komutan. Bu kez ses tonu sıradan bir uyarı değil, doğrudan ucu ölüme çıkan açık bir askeri tehdit taşıyordu. “O lanet auranı derhal bastır, yoksa seni burada infaz ederim!”

Nero, birkaç saniye boyunca Lucien’ın o ölümcül gözlerinin içine baktı, ciddiyetini tarttı. Sonra bakışlarını yavaşça tekrar Kael’e doğru çevirdi.

Ve ilk kez, yüzündeki o serseri, vahşi sırıtış tamamen kayboldu. Kırmızı gözlerinde karanlık bir ciddiyet belirdi.

“…O da tıpkı benim gibi,” diye fısıldadı Nero kendi kendine. “O da içindeki o canavarla yaşıyor.”

Kael, bilinci o karanlık hatıraların arasında boğulurken Nero’nun ağzından çıkan bu son fısıltıyı duydu. Ve o salisede, ruhunun en derin yerinin buz gibi donduğunu hissetti.

Çünkü hayatta en çok korktuğu şey… etrafındaki insanlar tarafından bir canavar gibi görünmek ya da dışlanmak değildi.

Ruhunun derinliklerinde, gerçekten de o canavarlardan birine dönüştüğünü ve tam karşısında duran o kişi ile aynı kumaştan olduğunu cıbıldak bir gerçeklikle fark etmekti.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı