insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Yağmur nihayet durmuştu. Fakat gökyüzü, ardında bıraktığı o ağır felaketin izlerini taşır gibi hâlâ kurşun rengi bir griye bürünmüştü. Hastane odasının geniş camına tutunan son su damlaları yavaşça aşağıya doğru süzülüyor; şehrin uzak, bulanık neon ışıkları ıslak cama dağılmış kirli lekeler gibi yansıyordu. Odanın içini kaplayan beyaz floresan ışığı ise, ortamdaki her şeyi ve herkesi fazla, tekinsiz bir sessizlikle gösteriyordu.

Aura Bastırma Departmanı Komutanı Lucien’ın az önce kurduğu o son cümle, odadaki ağır havanın içinde adeta asılı kalmıştı:
“Belki de senin öfken bilinç kazandı.”

Kael hiçbir şey söylemedi. Yatağın kenarında, donuk bakışlarla oturuyordu. Ellerinin ve parmaklarının etrafında birer yılan gibi dolanan ince, siyah-kızıl aura çizgileri, sanki kendi başına nefes alıp veren canlı birer organizma gibi ritmik bir şekilde hareket ediyordu. Garip olan, Kael şu an öfkeli değildi. Korkmuyordu da. Hatta zihni, annesini ve babasını kaybettiği o kabus gecesinden beri uzun zamandır ilk kez bu kadar sakin, bu kadar dingindi.

Ama o aura, Kortizol seviyesi sıfırken bile hâlâ oradaydı.

Bu… Bu evrendeki tüm aura mekaniklerine aykırı, tamamen yanlış bir şeydi.

Gümüş saçlı komutan Lucien, sakin adımlarla yatağın hemen yanındaki metal masaya doğru yürüdü. Elindeki hassas kortizol ölçüm sensörünü bir kez daha sıfırlayıp çalıştırmayı denedi; ancak cihazın dijital ekranı birkaç saniye parazitlendikten sonra yine aynı sistem uyarısını verdi:

ÖLÇÜLEMEZ.

Lucien, gümüş gözlerinde beliren sabırsızlıkla cihazın düğmesine basıp ekranı sertçe kapattı. “…Sinir bozucu,” diye mırıldandı.

O sırada yan yataktaki Habel, üzerindeki sargılara ve acısına rağmen hafifçe yatağında doğruldu. Yüzü, geçirdiği ağır çatışmanın ardından hâlâ solgundu ve kolundan aşağıya doğru şeffaf bir serum hortumu sarkıyordu. Ancak o her zamanki tasasız, gevşek sırıtışı yeniden çehresine yerleşmeye başlamıştı.

“Yani teknik olarak…” Habel, yeşil, mavi gözlerini kısarak Kael’e baktı. “…Kael’in içinde yaşayan, kafasına göre takılan depresif bir iblis falan mı var?”

Lucien, başını hafifçe çevirerek göz ucuyla sarışın gence baktı. Sesi buz gibiydi: “Şu an şaka yapacak ya da sululuk edecek bir durumda değilsin, Habel.”

Habel hiç istifini bozmadan omuz silkti. “Ne yapayım komutanım, bu da benim travma sonrası geliştirdiğim mizah mekanizmam.”

Bu saçma diyalog üzerine Kael’in dudakları istemsizce yukarı doğru kıvrıldı ve boğazından hafif bir gülüş yükseldi. Çok küçük, cılız bir sesti bu. Ama odadaki mutlak sessizliğin içinde herkes bu detayı anında fark etmişti. Çünkü Kael, o feci kazanın yaşandığı günden ve hastaneye kaldırıldığından beri ilk kez gerçekten, içtenlikle gülmüştü.

Lucien, Kael’in yüzündeki bu ani değişimi görünce birkaç saniye boyunca sessizce onu izledi. Ardından, gümüş gözlerindeki o sarsılmaz ciddiyet katılaşarak geri döndü.

“Dinle beni Kael.”

Kael, parmaklarındaki siyah çizgilerden bakışlarını ayırarak başını kaldırdı ve komutana baktı. Lucien’ın ses tonu bu kez çok daha ağır, çok daha uyarılıydı.

“Altıncı Aşama Bozulma, bir insanın başına bir anda gelmez. İnsan zihni ve biyolojisi yavaş yavaş, kademe kademe çöker.”

Lucien arkasını dönüp yavaşça pencereye doğru ilerledi. Gözlerini şehrin uzakta titreyen ışıklarına dikti.

“Bozulma önce auranın ta kendisini ve kullanıcının bedenini etkiler. Onu fiziksel bir canavara dönüştürür. Sonra zihnini, anılarını ele geçirir. Ve en sonunda…” Kısa, kasvetli bir sessizlik oldu. Kurşun rengi bulutlar şehri gölgeliyordu. “…senin gerçekte kim olduğunu, benliğini tamamen siler. Geriye sadece etten bir kabuk bırakır.”

Kael duyduklarıyla birlikte gözlerini yeniden yere indirdi. Beyninin kıvrımlarında bir anda annesinin o korku dolu, bozulmuş yüzü canlandı. O bitmek bilmeyen feci yağmur. Asfalta akan taze kan. Arabanın paramparça olan kırık camları… Ve en sonunda Arthur'un o zifiri siyaha dönen, ışığı yutan gözleri.

Bu korkunç anıların tetiklenmesiyle, bir anlığına hastane odasının içindeki görünmez ruhsal baskı feci şekilde ağırlaştı. Hava sıcaklığı sanki birkaç derece birden düştü.

Habel odadaki bu ani ağırlığı ve aurasındaki değişimi iliklerine kadar hissedince yüzündeki o gevşek ifade bıçak gibi kesildi. “…Yine oluyor,” diye fısıldadı endişeyle.

Kael duyduğu sesle irkilerek kendine geldi. Çünkü kendi içindeki o ani parlamayı, auranın dışarı sızdığını fark etmemişti bile. Parmaklarının etrafındaki zifiri siyah çizgiler kalınlaşmış, adeta kollarına doğru tırmanmaya başlamıştı.

Lucien pencereden ayrılmadan, arkası dönük bir şekilde sertçe konuştu:
“Derin bir nefes al, Kael.”

Kael şaşkınlıkla komutana baktı.

“Aura, karşısına duvarlar örülerek bastırılmaz,” dedi Lucien, yavaşça arkasını dönüp Kael’e doğru yürürken. “Aura sadece kabullenilir ve yönlendirilir.” Lucien sağ elini kendi göğsünün, kalbinin üzerine koydu. O sarsılmaz gümüş aurasının çekirdeği içeride sakinlikle atıyordu. “Kortizol, yani stres saf bir korkudur. Ama kontrol… Mutlak iradedir.”

Kael, komutanın kelimelerini zihnine kazıyarak yavaşça, ciğerlerindeki tüm havayı dışarı üfledi. Bir kez. Sonra gözlerini kapatıp bir kez daha derin bir nefes aldı.

Ve inanılmaz bir şekilde, birkaç saniye sonra hastane odasını boğan o feci baskı yavaş yavaş hafifledi, hava normale döndü.

Habel göğsünü bırakarak rahat bir nefes verdi. “…Tamam,” diye mırıldandı yatağına sinerken. “Bu durum gerçekten bayağı korkutucu olmaya başladı.”

Lucien ise tek bir kelime etmeden, keskin bakışlarıyla Kael’i izlemeye devam ediyordu. Çünkü az önce, bu odada çok önemli ve eşi benzeri görülmemiş bir şeye tanık olmuştu. Kael, hayatında ikinci kez bir aura patlamasını dışarıdan bir mühür ya da baskı olmadan, tamamen kendi hür iradesiyle durdurmayı başarmıştı. Bu henüz gücü tam anlamıyla kontrol etmek demek değildi; ama o ilkel bastırma dürtüsü de değildi.

Bu, iki gücün arasındaki o kusursuz dengeydi.

Tam o sırada sessizliği bozan bir ses duyuldu. Kapı tıklandı. Üç kısa, askeri ve net vuruş.

Lucien kaşlarını hafifçe çatarak komut verdi: “Gir.”

Kapı yavaşça ardına kadar açıldı ve içeriye genç bir kadın ajan adım attı. Kısa, beyaz saçları vardı. Üzerindeki siyah renkli resmi Aura Bastırma Departmanı üniformasının yakasında ve kollarında mühür uzmanı olduğunu belirten parlak mavi çizgiler uzanıyordu. Elinde tuttuğu dijital tabletin ekranından aşağıya doğru durmaksızın karmaşık veri akışları ve grafikler geçiyordu.

Beyaz saçlı kadın içeri girer girmez adımları aniden bıçak gibi kesildi. Gözleri, odadaki diğer iki kıdemli aktörü es geçerek doğrudan yatağın kenarındaki Kael’e kilitlendi. Genç kadının yüzündeki o profesyonel ifade bir anda yerini derin bir şaşkınlığa bıraktı. Çünkü Kael’in etrafında dönen o görünmez, sessiz ve habis baskıyı, odadaki o tuhaf yoğunluğu ilk saniyede hissetmişti.

“…Vay canına,” diye mırıldandı kadın kendini toparlamaya çalışarak.

Lucien, sesindeki o her zamanki düz ve otoriter tonda konuştu: “Rapor ver.”

Kadın ajan, gözlerini bir an bile Kael’in üzerinden ayırmadan elindeki tableti aktif hale getirdi. “Efendim… Şehir genelindeki tüm aura ve Kortizol takip sensörleri aynı şeyi, tek bir anomaliyi gösteriyor.” Tableti Lucien’a doğru uzattı.

Dijital ekranda onlarca karmaşık grafik, yukarı aşağı dalgalanan keskin çizgiler vardı. Şehrin genel aura dalgalanmaları, anlık stres haritaları… Ve tüm bu karmaşık ağın tam merkezinde, her şeyi kendine doğru çeken zifiri siyah bir nokta duruyordu.

Kael.

Beyaz saçlı kadın ajan yutkundu ve fısıldar gibi yavaşça konuştu:
“Bu çocuk… Kael’in hastanede baygın olarak yattığı o üç gün boyunca, Merkez Bölge genelindeki ortalama kortizol oranı tarihte ikinci kez bu kadar büyük bir düşüş gösterdi.”

Odaya bir kez daha ölümcül bir sessizlik çöktü.

Habel, duyduğu verinin saçmalığı karşısında kaşlarını hayretle yukarı kaldırdı. “…Ne? Nasıl yani?”

Kadın ajan raporu okumaya devam etti: “Çocuk uyurken şehirdeki insanlar son yılların en sakin günlerini geçirmişler. Genel suç işleme oranları düşmüş, sokaklardaki kavga ve darp vakaları neredeyse yarı yarıya azalmış.”

Lucien’ın gümüş renkli gözleri şüpheyle kısıldı. Gücü mühürleyen parmaklarını masanın kenarına dayadı. “…Devam et.”

Genç kadın derin bir nefes alarak yutkundu. Çünkü raporun sıradaki kısmı, Departman’ın tüm bildiklerini altüst edecek cinstendi ve kendisini bile derinden rahatsız etmişti.

“Ama Kael… Bu çocuk gözlerini açıp uyandığı tam o saniyede, şehirdeki tüm sensörler eş zamanlı olarak yeniden çılgınlar gibi aktifleşti. Stres oranları yeniden fırlamaya başladı.”

Tabletin ekranındaki o zifiri siyah nokta, sanki canlı bir kalp gibi hafif hafif titreşiyordu. Kadın ajan, elindeki tableti yavaşça indirip ürpertiyle Kael’e baktı.

Ve odadaki herkesin kanını donduracak o son cümleyi fısıldadı:
“…Sanki koskoca bir şehir, doğrudan senin duygularına ve senin kalbine tepki veriyor.”

BÖLÜM NOTU

Kael şimdiye kadar öfkesinin yalnızca kendisini değiştirdiğini sanıyordu.
Fakat bazı güçler sahibini etkilemekle kalmaz.
Bazı güçler çevrelerini değiştirir.
Ve bazen bir insanın kalbi, farkında olmadan binlerce insanın kaderine dokunabilir.
Peki ya şehir gerçekten Kael'e tepki veriyorsa?
O zaman asıl soru şudur:
Kael şehri etkiliyor mu...
Yoksa şehir mi Kael'i besliyor?




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı