insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Habel, yatağın metal başlığına halsizce yaslanmıştı. Kollarındaki parlak mavi mühür kelepçeleri, içerideki gücü baskılamak adına düşük frekansta durmaksızın titreşiyor; loş odada ara sıra içlerinden ince, cızırdayan elektrik sesleri yükseliyordu. Baş ucundaki dijital monitörde yanıp sönen cortisol değerleri ise bir türlü yerinde durmuyor, sürekli dalgalanıyordu: %17… %22… %19…

Rakamlar tam anlamıyla hiçbir saniyede sabitlenmiyordu.

Kael, yan yataktan bu dalgalanmayı izlerken istemsizce kaşlarını çattı. Çünkü Habel dışarıdan bakıldığında ne kadar gevşek, ne kadar sakin görünürse görünsün; ruhunun derinliklerinde, derisinin hemen altında sürekli huysuzca hareket eden vahşi bir şey vardı. Sanki yaşadığı o travmanın doğurduğu öfke, hiçbir zaman tamamen susmuyor, pusuda bekliyordu.

Komutan Lucien, oturduğu metal sandalyeyi hafifçe geri çekip Kael ile Habel’in görebileceği bir pozisyona geçti.

“Kontrol eğitimi bu yüzden var,” dedi, sesindeki o her zamanki öğretici ağırlıkla. “Aura kullanmak, sanılanın aksine sadece büyük bir güce sahip olmak demek değildir. Asıl maharet, o devasa gücü kendi zihninde, bedeninde hasar almadan taşımayı öğrenebilmektir.”

Habel, burnundan hafifçe gülerek alaycı bir ses çıkardı. “Taşıyamazsak ne oluyor komutanım?”

Lucien, gümüş gözlerini doğrudan sarışın gence çevirdi. “Tam olarak şu an senin olduğun şey oluyorsun.”

Bu kez Habel’in dudaklarındaki o gevşek tebessüm dondu, verecek bir cevap bulamadı. Odanın içinde aniden peydah olan kısa sessizliği, dışarıda pencereleri döven feci yağmurun uğultusu doldurdu. Hastanenin dışındaki koskoca şehir hâlâ en üst düzey askeri protokolle karantina altındaydı. Kırmızı renkli acil durum uyarı dronları gökyüzünde birer uğur böceği gibi dolaşıyor, uzak mahallelerden ara sıra acı feryatlarla yükselen siren sesleri odaya kadar ulaşıyordu.

Kael bakışlarını yeniden kendi ellerine indirdi. Derisinin üzerindeki o tekinsiz siyah damarların büyük bir kısmı içeri çekilmişti. Kollarında az önce beliren o çatlak, yarılmış görünüm artık eskisi kadar yoğun ve korkutucu durmuyordu. Yalnızca bilek çevresinde, derinin hemen altında ince siyah çizgiler halinde kalıcı izler bırakmıştı.

“…Bu damarlar neden hâlâ duruyor? Neden tamamen kaybolmadılar?” diye sordu Kael, sesindeki endişeyi gizleyemeyerek.

Lucien, bu soru üzerine kendi sağ elini kaldırdı ve üzerindeki o resmi siyah eldiveni yavaş bir hareketle biraz yukarı doğru çekti. Komutanın kolunun iç kısmında, beyaz teninin üzerinde ince, ağaç köklerini andıran siyah çizgiler uzanıyordu. Eski, kapanmış ama derin birer yara izi gibi duruyorlardı.

“Çünkü Bozulma,” dedi Lucien, eldivenini tekrar düzeltirken. “İnsan bedeni üzerinde sadece ruhsal değil, kalıcı fiziksel etkiler de bırakır. Vücuttaki Kortizol seviyesi tehlike sınırını aşıp Bozulma yükseldiğinde, aura doğrudan sinir sistemine nüfuz eder. İşte kollarındaki o izler, o feci basıncın ve sinir tahribatının kaçınılmaz birer sonucudur.”

Kael, komutanın kolundaki o kara çizgileri aklına kazıyarak sessizce dinlemeye devam etti.

“Düşük ve orta seviyeli bozulma krizleri, eğer kullanıcı güçlü bir irade gösterip kontrolü yeniden kazanabilirse zamanla biyolojik olarak iyileşebilir.” Lucien’ın gümüş gözleri Kael’in bileğindeki o ince çizgilere kaydı. “Ama bizim 'Yüksek Yoğunluklu Bozulma' dediğimiz aşamalara maruz kalan bölgeler, bir daha asla tamamen eski, pürüzsüz haline geri dönmez.”

Habel, ortamdaki havayı dağıtmak ister gibi hafifçe sırıttı. “Yani bir nevi yangın sonrası kalan o kalıcı yanık izleri gibi, öyle mi?”

“Benzer bir mantık,” dedi Departman Müdürü Adrian Vale.

Yaşlı adam hâlâ pencerenin önünde, bir heykel gibi dikiliyordu. Şehrin neon ışıkları, camdan süzülen feci yağmur perdesinin arkasında bulanık, silik lekeler gibi parlıyordu.

“Üçüncü Aşama ve sonrasındaki tüm dönüşümler, kullanıcının bedeninde kalıcı, silinmez birer imza bırakır. Çünkü aura, sadece havada uçuşan soyut bir enerji dalgası değildir.” Başını hafifçe arkaya doğru çevirerek o yaralı yüzüyle gençlere baktı. “Güç derinin altına sızdığı an, biyolojik bir adaptasyon süreci başlar.”

Kael, omzundaki kalın sargı bezlerine baktı. Garip olan, o derisinin altındaki siyah damarlar artık ona ilk anlardaki kadar yabancı, korkutucu gelmiyordu. Asıl rahatsız edici, asıl tüyler ürpertici olan şey… O damarların sanki kendi başlarına birer bilinci varmış, içeride canlı birer solucan gibi davranıyorlarmış hissiydi.

Lucien, masanın üzerinde duran ve ekranı kararmış olan Kortizol sensörünü eline aldı. “Korkutucu kısım da tam olarak bu zaten, Kael.”

Kael başını kaldırıp dikkatle ona baktı.

Lucien elindeki cihazı işaret etti. “Normal insanlarda, yani Departman’ın tescillediği standart aura kullanıcılarında sistem son derece basit ve lineer çalışır: İçeride stres ve korku, yani kortizol yükselir; bunun sonucunda aura açığa çıkar. Tehlike geçip kortizol düştüğünde ise aura tamamen sakinleşir ve kaybolur.”

Kael anlamış gibi yavaşça başını salladı.

Lucien sesini daha da derinleştirerek devam etti: “Ama yoğun bir Bozulma krizi geçiren ya da senin gibi ölçülemeyen bir potansiyele sahip olan kişilerde, insan bedeni bir süre sonra o yabancı aura dolaşımına kalıcı olarak adapte olmaya başlar. Yani aura, artık yalnızca bir stres anında, ani bir korku patlamasında ortaya çıkan geçici bir savunma mekanizması olmaktan çıkar.”

Habel, gözlerini hastanenin tavanına dikerek kendi kendine mırıldandı: “Bildiğin sigara ve nikotin bağımlılığı gibi desene şuna…”

Lucien, sarışın gencin bu lafını tamamen görmezden gelerek doğrudan Kael’in gözlerinin içine baktı. “Beden o güce alışır. Sinir sisteminin yapısı kökten değişir. Hücrelerin arasındaki o aura yolları kalıcı otobanlar haline gelir. İşte senin durumunun en büyük, en ölümcül tehlikesi tam olarak bu, Kael.”

Kael tek bir kelime bile edemedi, boğazı düğümlendi.

Lucien’ın ses tonu bir balyoz gibi ağırlaştı. “Şu an tamamen sakinsin, değil mi? İçinde hiçbir öfke ya da korku yok. Monitörler de kortizol seviyenin sıfıra yakın olduğunu söylüyor. Ama…” Komutan Kael’in ellerini işaret etti. “…auran hâlâ aktif.”

Kael istemsizce panikle kendi ellerine baktı. İnce, zifiri siyah-kızıl çizgiler parmaklarının çevresinde tıpkı birer yılan gibi, ağır ağır dolanmaya devam ediyordu. Bir kalbin atışı, bir nabız gibi yavaş ama kararlı hareket ediyorlardı.

Lucien noktayı koydu: “Bu… Bu dünyadaki hiçbir normal Pasif-Kızıl kullanıcısının göstermeyeceği, tamamen aykırı bir davranış.”

Habel tek kaşını kaldırarak doğruldu. “Yani? Ne demek oluyor bu?”

Lucien birkaç saniye boyunca derin bir sessizliğe gömüldü. Odadaki floresan ışığı hafifçe cızırdayıp söndü, yerini tamamen kırmızı acil durum aydınlatmasına bıraktı. Sonra sakin, pürüzsüz bir sesle konuştu:

“Kael’in sıra dışı aura sistemi, artık bir güç olmaktan çıkıp doğrudan bedeninin kalıcı bir parçası, yeni bir organı haline gelmeye başlamış olabilir.”

Odadaki hava bir anda dramatik bir şekilde değişmedi. Kimse çığlık atmadı, kimse büyük bir tepki vermedi. Ama Kael’in göğsünün tam ortasında, buz gibi, feci bir uğursuzluk hissi peydah oldu. Çünkü Komutan Lucien bunu uzak bir ihtimal, teorik bir tez gibi söylememişti; doğrudan gözleriyle gördüğü mutlak bir tespiti dile getirmişti.

Müdür Adrian Vale, sonunda pencerenin önündeki o asil duruşunu bozarak yavaş adımlarla kapıya doğru yürümeye başladı.

“Aura Akademisi’ne gönderilme sebebiniz, orada sadece palazlanıp birer askere dönüşmek, güçlenmek değil,” dedi yaşlı adam, elini kapının metal koluna koyarken. “Sizin oraya gidiş amacınız, o canavarlaşan bedenlerinizin içinde nasıl stabil ve insani kalabileceğinizi öğrenmek.”

Habel, sırtındaki ağrıya rağmen hafifçe güldü. “Harika bir ekip. Bir psikopat, bir yürüyen doğal afet… Ve okulda bizi her an kuralları çiğnediğimiz için öldürme yetkisi olan cellat öğretmenler.”

Lucien, arkasını dönmeden son derece düz, ruhsuz bir sesle cevap verdi: “İlk ayı canlı atlatıp ölmezseniz, bir süre sonra ortama alışıyorsunuz.”

Habel gözlerini devirdi. “Vay be… Ne kadar da rahatlatıcı, iç açıcı bir ortam.”

Kael, konuşmaların ardından yorgun bedenini yatağın beyaz yastığına doğru bıraktı. Gözlerini kısa bir süreliğine, her şeyden uzaklaşmak ister gibi kapattı. Annesini kaybettiği o feci geceden ve az önceki o büyük hastane baskınından sonra uzun zamandır ilk kez etraf bu kadar sessiz, bu kadar durağandı. Ne kulak tırmalayan insan çığlıkları vardı, ne üzerindeki o ezici ruhsal baskı dalgaları… Ne de kafasının içinde yankılanan o karanlığa ait karmaşık, ürkütücü sesler.

Her şeyin bittiğini, nihayet bir anlığına da olsa rahat nefes alabileceğini düşündüğü tam o salisede—

Güm.

Sol kolundaki o siyah çizgilerin geçtiği ana damar, derisinin altından muazzam bir güçle, aniden sertçe attı.

Kael’in gözleri, sanki bir kabustan uyanmış gibi dehşetle yeniden ardına kadar açıldı. Kalbi yerinden çıkacak gibi vurmaya başladı.

Çünkü bu kez göğsünde hissettiği şey, sadece damarlarından sızan o bildik yabancı aura dalgası değildi. Tam o saniyede, o karanlığın içinden… Kimliğini bilmediği bir şeyin, gözlerini doğrudan onun ruhuna diktiğini ve onu açlıkla izlediğini iliklerine kadar hissetmişti.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı