insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Habel’in o canavarca yükselen bozulma seviyesi, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir hızla aniden aşağı doğru çakılmaya başladığı anda, bütün sokak çıt çıkmayan tekinsiz bir sessizliğe gömüldü.

A.C.D ajanları, elleri tetikte, parmakları donmuş bir halde saniyelerdir nefes bile almadan durdukları yerde kalakalmışlardı. Titreyen gözlerle baktıkları el sensörleri ve taktik ekranlardaki rakamlar, adeta bir geri sayım gibi çılgınca aşağı doğru yuvarlanıyordu.

%91…
%84…
%79…

Kadın komutan, gözlerini tek bir saniye bile kırpmadan parıldayan dijital ekrana kilitledi. Dudakları titredi, algıladığı şeyi zihni reddediyordu.

“…Düşüyor,” diye mırıldandı, sesi adeta kendi içinde yankılanan bir fısıltı gibi inanamazlıkla çıktı. “Bu imkansız… Bozulma seviyesi geriliyor.”

Lucien’ın o kanlı çehresindeki keskin hatlar daha da sertleşti, gözleri kısıldı. Çünkü kurumsal olarak aldıkları tüm askeri eğitimler, bildiği tüm kurallar bunun kesinlikle imkansız olduğunu söylüyordu. Tam Bozulma aşamasına geçmiş bir beden geri döndürülemezdi. Aura, bir insanın zihnini ve ruhunu tamamen yutup kendi karanlığında boğduğunda, geriye sadece saf, yıkıcı bir hayvani içgüdü kalırdı. İnsanlık geri dönülmez şekilde parçalanır, biyolojik yapı tamamen canavarlaşırdı.

Ama tam şu an, gözlerinin önünde doğaüstü bir mucize –ya da bir lanet– gerçekleşiyordu. Habel’in mutasyona uğramış, kasları şişmiş bedenindeki o uğursuz siyah damarlar, sanki görünmez bir güç tarafından geriye doğru emiliyor, çekiliyordu. Yavaşça… Ve kemiklerin yerini bulmasıyla birlikte dehşet verici, acı dolu çıtırtılar eşliğinde.

Kael ise tek bir milim bile kımıldamadan, o gümüş katmanla korunan eliyle hâlâ Habel’in pençesini tutmaya devam ediyordu. Genç çocuğun tüm bedeni, sanki yüksek voltajlı bir elektrik akımına kapılmış gibi zangır zangır titremekteydi. Çünkü Kael artık sadece karşı taraftaki canavarın anlık acısını hissetmekle kalmıyordu; o acıyı bizzat kendi hücrelerinde, kendi ruhunda yaşıyordu.

Kemiklerin baskı altında tek tek kırılmasını... Kas liflerinin acımasızca yırtılıp parçalanmasını... Kendi öz bedenine karşı yabancılaşmanın getirdiği o amansız Dehşeti... Akıl sağlığını kaybetmenin eşiğindeki o dipsiz delirmeyi... Ve en çok da… Yapayalnız, karanlıkta kalmanın o soğuk korkusunu.

Kael’in dizleri bu devasa yükün altında daha fazla dayanamayarak hafifçe çöktü, ıslak asfalta yaklaştı. Aralanan dudaklarının arasından, çenesine doğru yeniden sıcak, yoğun bir kan sızdı. Ama parmaklarını Habel’in bileğinden çekmedi. Çekemezdi.

Lucien bunu gördüğünde dişlerini birbirine geçirdi, çenesi kasıldı. “Yeter…” diye mırıldandı uyarır bir sesle.

Kael’in etrafında sakinleşen o kızıl-siyah aura, bu yeni dalgasıyla birlikte yeniden ağırlaşmaya, etrafı bükmeye başlamıştı. Ama bu kez ortaya çıkan basınç az önceki gibi patlamaya hazır, kör bir öfkeden ibaret değildi. Çok daha derin… Çok daha sessiz ve dipsiz bir kederin çığlığıydı.

Sanki sokakta iki farklı can değil, tek bir ruh varmış gibi iki farklı aura havada saniyeler içinde birbirine karışıyordu. Habel’in o kirli, zehirli kırmızısı ile Kael’in zifiri siyah çatlaklarla bezeli kızıl aurası görünmez bir köprüyle birbirine bağlanmıştı. İki çocuğun gövdesi arasında, tıpkı bir kalbin ritmiyle atan, damar gibi parıldayan enerji çizgileri oluşmuştu.

Ve o saniyede, Kael’in kıpkırmızı gözlerinin içinde… Kendine ait olmayan yabancı görüntüler, kırık dökük anılar birer film şeridi gibi belirmeye başladı.

Bir çocuk gördü. Çok daha küçük, zayıf bir Habel.
Karanlık, rutubet kokan bir oda.
Karşısında devasa, gölgesi odayı kaplayan, öfkeyle bağıran bir adam.
Yere fırlatılan ve tuzla buz olan cam şişeler…
“Zayıf olmayı bırak artık! Benim oğlum böyle aciz olamaz!”
Kulakları çınlatan sert bir tokat sesi.l
Saf bir korku. Kör bir öfke. Ve tüm benliği kemiren amansız bir utanç…

Kael’in aldığı bu anı darbesiyle birlikte birden nefesi kesildi, göğsü sıkıştı. Çünkü artık sadece Habel’in şu anki fiziksel acısını taşımıyordu; onun ruhunu sakatlayan, onu bu canavara dönüştüren o karanlık geçmişini de bizzat görüyordu. Öfkepati, rezonans dalgasıyla birlikte evrimleşiyor, daha derin bir boyuta geçiyordu.

Lucien bunu fark ettiği, Kael'in gözlerindeki o yabancı yansımaları gördüğü anda hayatında ilk kez gözleri şokla büyüdü.

“…Anıları çekiyor,” diye fısıldadı adam, sesi ilk kez sarsılmıştı. “Karşı tarafın travmatik hafızasını kendi içine emiyor.”

Kadın komutan, elindeki cihazı tamamen unutarak şok içinde Lucien’a döndü: “Bu… Bu akademik olarak imkansız! Bir aura bunu yapamaz!”

Lucien ona cevap vermedi, veremedi. Çünkü hayatında sayısız yaratık görmüş bu efsanevi kaptan, ilk kez kendi ruhunun derinliklerinde gerçek bir ürperti hissetmeye başlamıştı. Kael’in yeteneği basit bir sınıflandırmaya sığmıyordu; çocuk tam şu an canlı canlı evrim geçiriyordu.

Kael olduğu yerde sertçe sendeledi. Bir anlığına zihninin içindeki o ince çizgi tamamen koptu; kendi annesinin o kanlı son anlarıyla, Habel’in karanlık odadaki o çocuksu korkusu birbirine girdi, tek bir acı havuzunda birleşti.

Annesinin o fısıldayan sesi... Habel’in hıçkırıkları... Kan... Çığlıklar... Ve bitmek bilmeyen o mutlak yalnızlık...

Kael acıyla inleyerek boşta kalan eliyle başını tuttu. Etrafındaki o stabil enerji bir anda tehlikeli bir dalgalanmayla havayı sarstı. Cihazlardaki Kortizol seviyesi durduğu o güvenli bölgeden yeniden yukarı doğru fırladı.

%72…
%89…
%103…

Lucien’ın sesi sokağın duvarlarında bir kırbaç gibi sertçe yankılandı: “KAEL! KENDİNE GEL!”

Kael’in iğne deliği kadar küçülmüş gözleri, Lucien'ın o tok sesiyle birlikte yeniden zorlukla önündeki gerçeğe odaklandı. Ama bu kez, o kan kırmızısı gözlerin içindeki bakış tamamen değişmişti. Çocuk yorgundu. Ruhunun en ince liflerine kadar, bir ömür boyu taşınamayacak kadar büyük bir yorgunlukla doluydu.

“…Çok ağır,” diye fısıldadı çocuk. Sesi ortadan ikiye ayrılır gibi çatladı. “…Çok ağır…”

Habel, o sırada dizlerinin üzerine, ıslak asfaltın üstüne yığılmıştı. Bedeni hâlâ o bozulmuş formun izlerini taşıyordu ama hızla normal bir insan siluetine yaklaşmaya başlamıştı. O anormal şekilde şişmiş çarpık kaslar hacmini kaybederek küçülüyor, teninin üzerindeki siyah damarlar yavaşça derinin altına çekiliyordu.

Ama korkunç olan, Habel iyileşirken Kael’in bedeninin tam tersi bir yönde bozulmaya, çürümeye başlamasıydı. O tekinsiz siyah çatlaklar, Kael'in boynundan yukarı tırmanarak yüzünü, elmacık kemiklerini ve şakaklarını bir ağ gibi kaplamaya başladı.

Lucien bunu gördüğü anda gümüş aurasını harlayarak ileri atıldı. “Bağlantıyı kes hemen! Seni de yutacak!”

Kael ona cevap vermedi. Çünkü Habel’in ruhunun en derininde saklanan o ölümcül korkuyu hâlâ hissedebiliyordu. Ve ilk kez içgüdüsel olarak biliyordu ki; eğer tam şu an o eli bırakırsa, Habel’in kalbi bu baskıya dayanamayacak ve çocuk orada ölecekti.

Kael dişlerini birbirine geçirdi, kanlı dudaklarını sıktı. Bedeninden taşan kızıl-siyah aura son bir kez daha ağırlaştı. Ekrandaki kortizol seviyesi aniden sabitlendi:

%141.

Lucien’ın yüzündeki o sarsılmaz ifade tamamen yerle bir oldu. Çünkü Kael artık kendi biyolojik sınırlarını değil… Başka bir insanın, can çekişen bir insan8n sınırlarını kendi üzerine alarak taşıyordu.

Kadın komutan, elindeki titreyen ekrana bakarak adeta sayıklıyor gibi konuştu: “…Bir… Bir bozulma vakasını… Kendi ruhuna transfer ediyor. Onu kurtarmak için kendini feda ediyor.”

Lucien, gümüş aurasının tüm keskinliğiyle araya girmek üzere hamle yaparken sertçe ekledi: “Ve bu durum onun kalbini tam şu an durdurabilir!”

Kael’in yumruklarını sıktığı kolları şiddetle titriyor, ciğerlerine batan nefesi tamamen düzensiz, hırıltılı bir hal alıyordu. Ama o eli, o tek kurtuluş umudunu bir milim bile gevşetmedi.

Çünkü inanılmaz bir şekilde, Habel’in içindeki o habis acı azaldıkça, sokağı bir canavar gibi kuşatan o kirli kırmızı aura da tarihte ilk kez sakinleşmeye, uysal bir evcil hayvan gibi sönmeye başlamıştı.

Habel’in devasa gövdesi tamamen küçüldü. O çarpık, kırık kemikler büyük bir gürültüyle normal insan anatomisine geri döndü. Etraftaki o boğucu kızıl aura son bir kez titredi, zayıfladı ve bir mum alevi gibi söndü.

Ve sonunda—
İki beden arasındaki o damar gibi atan enerji çizgileri koptu. Bağlantı tamamen kesildi.

Bir anda, sokağın üzerine tonlarca ağırlıkla çökmüş olan o devasa atmosferik baskı tamamen dağıldı, hava normal sıcaklığına geri döndü. Kael, bağlantının kopmasıyla birlikte büyük bir boşluğa düşmüş gibi geriye doğru birkaç adım sendeledi. Ardından, bacaklarındaki tüm güç tamamen çekildi ve büyük bir gürültüyle dizlerinin üstüne, ıslak asfaltın üzerine düştü.

Derin, mutlak bir sessizlik oldu. Gökyüzündeki o bulutları boyayan kan kırmızısı parıltı bile yavaşça silinerek yerini gecenin normal karanlığına bıraktı. Karantina sınırındaki A.C.D ajanları, üzerlerindeki o zihinsel baskının kalkmasıyla birlikte nihayet rahat bir nefes almaya başladılar. Dijital sensörler tek tek yeşil renge, yani güvenli sınırlara geri dönüyordu.

Lucien, dövüş pozisyonunu bozmadan birkaç saniye boyunca olduğu yerde hareketsiz kaldı. Gözleriyle alanı, Habel'in baygın bedenini inceledi. Sonra ağır, tok adımlarla Kael’e doğru yaklaştı.

Kael’in gözleri yorgunluktan yarı kapalı bir haldeydi. Göğsü hızla inip kalkıyor, ciğerlerine nefes almakta büyük bir zorluk çekiyordu. Ama her şeye rağmen… Gözlerindeki o küçük insan bilinci hâlâ yerindeydi; bayılmamıştı.

Lucien, gümüş aurasının son parıltıları eşliğinde çocuğun tam önünde durdu. Uzun bir süre boyunca, sokağın o kasvetli sessizliğinde hiçbir şey söylemeden sadece Kael’i izledi.

Ardından, hayatında ilk kez… O mermer kadar sert, soğuk yüz ifadesi hafifçe gevşedi, yerini derin bir saygıya bıraktı.

“…Sen,” dedi Lucien. Ses tonu oldukça düşük, ama sokağın her köşesinden duyulacak kadar derindi. “Sen gerçekten ama gerçekten tehlikeli bir şeysin, çocuk.”

Kael, yüzündeki o siyah çatlakların arasından yorgun ve bitkin gözlerle adama baktı.

Lucien, bakışlarını Kael’in gözlerinden ayırmadan konuşmasına devam etti: “Tehlikelisin… Çünkü sen, tek bir nefeste yüzlerce insanı acımasızca öldürebilecek kadar büyük bir güce sahipsin.”

Kısa, nefes kesici bir sessizlik oldu. Lucien, bakışlarını yavaşça Kael’den ayırıp birkaç adım ötede, tamamen insan formunda huzurla uyuyan Habel’in bedenine çevirdi. Ardından gözlerini yeniden Kael’e dikti ve ekledi:

“…Ve aynı zamanda, o insanları o cehennemden çekip kurtarabilecek kadar büyük bir iradeye de.”




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı