insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Ders zili gürültüyle çaldığında, sınıfın içindeki hava hâlâ boğucu bir şekilde gergindi.

Hiç kimse yaşanan o tuhaf şeyi tam anlamıyla unutamamıştı.

Yüksek voltaj yemiş gibi patlayan floresan lambalar.

Ortadaki görünmez basınç yüzünden derinlemesine çatlayan büyük cam paneller.

Komutan Lucien’ın o odayı titreten askeri kükreyişi…

Ve en önemlisi; Kael’in o saniyelerde bir canavarı andıran, tamamen değişen o tekinsiz yüzü.

Öğrenciler oturdukları sıralardan yavaşça kalkıp, ürkek adımlarla dışarı çıkmaya başladılar. Ama sınıftan ayrılırken bile istemsizce başlarını çeviriyor, göz ucuyla Kael’e doğru bakıyorlardı.

Bazıları onunla göz temasından kaçınmak için çaba sarf ediyor, kafasını eğiyordu.

Bazılarıysa tam tersine, gördükleri o dehşet yüzünden gözlerini ondan bir saniye bile ayıramıyordu.

Kael, cam kenarındaki sırasında tek başına oturmaya devam etti.

Başını tamamen önüne eğmişti. Bileğindeki askeri ölçüm cihazı hafifçe titreşti.

[ KORTİZOL %14 ]

Ama buradaki asıl sorun ekrandaki o rakamlar kesinlikle değildi.

Asıl sorun; etrafındaki o insanların ruhlarından sızan saf hislerdi. Kael, mühürlere rağmen o hisleri istemeden, bir radar gibi net bir şekilde duyuyordu.

“Gerçekten aşırı şekilde ürkütücü…”

“Az daha gözümüzün önünde tamamen çıldırıyordu…”

“Fark ettin mi, bir saniyeliğine gerçekten de o canavarlar gibi baktı…”

Kael gözlerini sıkıca kapattı, dişlerini birbirine vurdu.

Bu sesler fiziksel olarak insanların ağzından çıkmıyordu belki ama yine de beyninin tam ortasında, çılgın gibi yankılanıyordu. Ruhundaki o lanetli Öfkepati yeteneği sustuğunda bile tamamen yok olup gitmiyordu. Sadece daha derine, ruhunun en tekinsiz köşelerine çekilip pusuda bekliyordu.

Tam o saniyede, birisi önündeki sandalyeyi ters çevirip hemen yanına oturdu.

Habel.

Kollarını rahatça sıranın üstüne yasladı, Kael'e baktı. “Vay be dostum,” diye mırıldandı.

Kael tek bir kelimeyle bile cevap vermedi, kafasını kaldırmadı.

Habel’in yüzünde o bildik serseri sırıtış belirdi. “Akademideki daha ilk gününün, ilk dersinin sonunda koca sınıfı patlatman… Gerçekten bayağı iddialı bir giriş.”

Kael yavaşça, gözlerindeki o yorgun ifadeyle ona doğru baktı.

Habel durmadı, eğlenerek devam etti: “Ben olsam imajımı korumak için genelde ikinci haftayı falan beklerdim. Hızlı çıktın.”

Kael bu absürt cümle karşısında istemsizce burnundan kısa, hafif bir nefes verdi. Bu eylem, onun o kapkara dünyasında neredeyse gülmeye en yakın olduğu andı.

Habel "dostunun" bu ufak tepkisini fark ettiği an sırıtışı daha da büyüdü. “İşte böyle ya,” dedi omzuna hafifçe vurarak. “Gördüğün gibi henüz dünyadaki o büyük kıyamet tam anlamıyla başlamadı.”

Kael bakışlarını tekrar pencereden dışarıya çevirdi. Dışarıda, akademinin o gri ve kasvetli gökyüzü uzanıyordu.

“…Herkes benden daha ilk saniyeden nefret ediyor, Habel,” dedi kısık bir ses ile Kael.

Habel omuz silkti, arkasına yaslandı. “Zayıf insanlar, kendi akıllarıyla tam olarak anlamlandıramadıkları her şeyden deli gibi korkarlar. Olay bundan ibaret.” Sonra aniden ayağa kalktı. “Hadi, dışarı çıkalım. Hava alırız.”

Kael ona doğru bakmadı bile, pozisyonunu bozmadı.

Habel pişkince devam etti: “Şu depresif anime ana karakter modundan çık biraz artık. Bu gidişle yakında okul bahçesinde yağmur altında tek başına iç diyalog falan kurmaya başlarsın sen.”

Kael bu kez tutamadı kendini, fısıltı halinde de olsa gerçekten hafifçe güldü. Çok ama çok kısa süren bir andı.

Habel bunu görünce nihayet memnun olmuş gibi başını yavaşça salladı. “Tamamdır, test edildi ve onaylandı. Hâlâ bir parça da olsa insansın.”

Kael, sırasında birkaç saniye daha hareketsizce oturdu. Sonra üzerindeki o ağır yorgunluğa rağmen yavaş ve ağır hareketlerle ayağa kalktı.

Birlikte sınıftan çıkıp koridorlara doğru adım attılar.

Aura Akademisi’nin iç koridorları devasa bir askeri üs gibi genişti. Duvarların taş blokları içine işlenmiş olan o mavi renkli aura koruma mühürleri, etrafa hafif ve stabil bir ışık yayıyordu. Yürürken sağ taraftaki bazı sınıflardan ufak çaplı patlama sesleri geliyor, sol taraftaki odalardan ise zihni sakinleştiren ağır meditasyon müzikleri dışarıya sızıyordu.

Hemen yanlarından geçen bir üst dönem öğrencinin sağ kolu tamamen kaba bir taşa dönüşmüştü ve arkadaşı panik içinde koridorda bağırarak acil durum hemşiresini çağırıyordu.

Başka bir açık sınıf kapısının önünde ise bir çocuk kontrolsüzce etrafına elektrik kıvılcımları yayıyordu.

Habel yürürken başını hayretle iki yana salladı. “Bu okul gerçekten de dışarıdan sızan dedikodulardaki gibi tam bir akıl hastanesiymiş,” diye mırıldandı.

Merdivenlerden ağır adımlarla inerek akademinin o geniş, beton eğitim avlusuna çıktılar.

Dışarısı kalabalıktı. Öğrenciler büyük gruplar halinde hararetli meseleler konuşuyor, bazıları açık alanda kendi kendilerine aura egzersizleri yapıyor, bazılarıysa avlunun tam ortasındaki düello alanının etrafında toplanmış çılgınlar gibi bağırıyorlardı.

Yukarıdaki gökyüzü griydi. Sert rüzgâr, binanın kuleleri arasında ıslık çalarak hızla esiyordu.

Habel ellerini taktik pantolonunun ceplerine koydu. “Burası o lanet hastane odasında kapalı kalmaktan çok daha iyi en azından,” dedi.

Tam o saniyede…

Avludaki o hararetli kalabalık, sanki görünmez bir güç tarafından iki yana doğru hafifçe açılmaya başladı. Hiç kimse bunu bilinçli olarak ya da birine saygı duyduğu için yapmıyordu.

Ama insanlar, ruhlarındaki o hayatta kalma içgüdüsüyle adeta bir vahşi hayvana yol verir gibi geri çekiliyorlardı.

Nero Vael, pervasız adımlarla tam karşılarından yürüyerek geliyordu. Etrafındaki o yırtıcı kızıl aura, Departman mühürleriyle tamamen bastırılmış olmasına rağmen çıplak gözle bile yoğun şekilde hissediliyordu.

Baskıcıydı.

İnsanı huzursuz eden, rahatsız edici bir enerjisi vardı.

Yolun kenarında duran bazı zayıf öğrencilerin omuzları, Nero yanlarından geçerken istemsizce kasıldı, nefesleri daraldı.

Nero’nun o tehlikeli kırmızı gözleri, yürürken önce Kael’in üzerine kaydı. Sonra bakışlarını yavaşça Habel’e doğru çevirdi. Ve yüzündeki o küçümseyici, iğrenç ifadeyle konuştu:

“Ne o? Evcil hayvanını korumak için dışarıda gezintiye mi çıkardın, Habel?”

Habel, yüzündeki o ciddiyetsiz, gevşek sırıtışı milim bile bozmadı. “Senin aksine Nero, ben bu okulda kendime gerçek bir arkadaş edinmeye çalışıyorum. Tavsiye ederim, iyi geliyor.”

Etraftaki kalabalıktan birkaç saniye sonra istemsiz, hafif gülüşmeler yükseldi.

Nero’nun dudaklarında bu lafın üzerine ince, hafif bir gülümseme oluştu. Ama o kırmızı gözlerinin içi tamamen boş, buz gibi ve ölüydü.

“Fazla soğukkanlı davranmaya çalışıyorsun,” dedi Nero, başını hafifçe yana doğru eğerek. “Geçmişi tamamen kanla kaplı bir katil için… bu hayatta saçma şekilde fazla neşelisin.”

Habel’in yüzündeki o geniş sırıtış bu cümleyle birlikte bir anda azaldı, gözleri feci şekilde keskinleşti. Geçmişini bilmesi şaşırttı. Ama tek bir adım bile geri çekilmedi, meydan okumayı kabul etti.

“Senin gibi doğuştan bir psikopattan ahlak ve neşe dersi almak… Gerçekten dünyadaki en komik şey olsa gerek,” dedi Habel, sesi buz kesmişti.

Etraftaki öğrenciler, kokuyu alan akbabalar gibi hızla bu üçlünün etrafında toplanmaya, büyük bir çember oluşturmaya başlamıştı bile. Avludaki o gerginlik saniyeler içinde akılalmaz bir hızla yükseliyordu.

Ve Kael… o çemberin tam ortasında dururken her şeyi hissediyordu.

Açgözlü merakı.

Büyük bir kavga izleme beklentisini…

Ruhundaki o Öfkepati, kalabalığın bu yoğun enerjisiyle birlikte derinden hafifçe kıpırdadı, uyandı. Bileğindeki ölçüm cihaz8 yeniden titredi.

[ KORTİZOL %18 ]

Nero, Kael’in bedenindeki bu ani frekans değişikliğini anında fark etmiş gibi gözlerini kısa bir anlığına ona çevirdi. Sonra büyük bir keyifle tekrar Habel’e döndü.

“…Acaba,” diye mırıldandı Nero tekinsiz bir sesle. “Gerçekten o kadar güçlü müsün?”

Ve Nero, cümlesini bitirdiği o salisede yüksek bir hızla hareket etti.

BOOM.

Nero'nun aniden savurduğu o ağır askeri tekme, doğrudan Habel’in göğsünün tam ortasına feci bir gürültüyle gömüldü. Darbenin yarattığı şok dalgası beton avluyu gözle görülür bir şekilde titretti.

Habel, aldığı o ağır darbenin şiddetiyle havada birkaç metre boyunca savruldu ve sert beton zemine büyük bir gürültüyle çarparak sürüklendi.

Çevredeki kalabalıktan çığlıklar yükseldi, öğrenciler panikle geriye kaçıştı.

Kael’in gözleri gördüğü manzara karşısında feci şekilde büyüdü.

Çünkü o, bu ani saldırıyı yalnızca çıplak gözleriyle görmemişti. İçindeki o lanetli yetenek yüzünden, darbenin yarattığı tüm o fiziksel yıkımı Habel ile birlikte saniyesinde hissetmişti.

Habel'in kaburgalarından gelen o ince çatlayış sesini.

Ciğerlerindeki nefesin tek saniyede kesilişini.

Darbeyle birlikte yırtılan o kas dokularını…

Ve tüm bunlardan çok daha kötü, çok daha ağır olan o duyguyu: Saf bir utancı.

Yerde acı içinde yatarken, onlarca insanın gözünün içine bakarak fısıldaşması. Ruhunun derinliklerinde ezilmiş hissetmek. İnsanların önünde zayıf ve aciz görünmek…

Kael’in içindeki Öfkepati, bu yoğun duyguların zihnine akmasıyla birlikte bir anda tam güçle aktifleşti. Habel’in içinden taşan tüm o yoğun, karanlık duygular görünmez birer nehir gibi Kael’in sinir sisteminin içine doğru aktı.

[ KORTİZOL %18 → %39 ]

Nero, yerdeki Habel’e bakarak o vahşi sırıtışını büyüttü. “…Bakalım şimdi,” dedi gözlerini Kael’e dikerek. “O çok değer verdiğin arkadaşın gözünün önünde böyle çıtırtıyla kırılırken sen tam olarak ne yapacaksın vaka 021?”

Habel acıyla dişlerini birbirine vurdu, ağzından sızan kanı tükürerek beton zeminden destek alıp ayağa kalkmaya çalıştı.

Ama Nero, onun toparlanmasına izin vermeyecek kadar acımasızdı. Bir adımda ileri atıldı, Habel’in yanı başında biterek sarı saçlarından sertçe yakalayarak kafasını büyük bir güçle kendi dizine doğru çarptı.

KIRILMA.

Bu kez avluda yankılanan o kemik kırılma sesi, az öncekinden çok daha feci, çok daha kötüydü.

Çevrede toplanan öğrenci kalabalığı, yaşanan bu vahşet karşısında dehşete düşerek tamamen geriye doğru çekildi. Habel’in parçalanan yüzünden beton zemine yoğun bir şekilde kırmızı kan akıyordu artık.

Ve Kael… o durduğu yerde artık nefes alamıyordu.

Çünkü onun göğsünün içinde çarpan o kalpte, artık yalnızca kendi saf öfkesi yaşamıyordu— Habel’in o saniyede hissettiği tüm o feci öfke de artık tamamen onun içindeydi.

Korkunç bir utanç.

Derin bir aşağılanma hissi.

Ve Nero’yu orada, kendi elleriyle parçalayarak öldürme isteği…

Kael’in parmakları bu yükleme yüzünden delice titremeye, kasılmaya başladı. Bileğindeki cihaz uyarı sesi çıkardı.

[ KORTİZOL %51 ]

Avludaki o sert rüzgâr, bir anda yön değiştirerek çılgınlar gibi esmeye başladı. Çevrede duran bazı zeki öğrenciler, havadaki bu değişimi fiziksel olarak hissettiler. Havada ki tüm oksijen çekilmiş gibi, avlunun havası saniyeler içinde şekilde ağırlaşmıştı.

Nero, hissettiği bu tekinsiz enerjiyle birlikte yüzündeki sırıtışı bozmadan başını yavaşça Kael’e doğru çevirdi.

Ve tam o saniyede, gerçeği çıplak gözleriyle gördü.

Kael’in başı hâlâ öne doğru eğikti. Ama gözlerinin o beyaz akının içinden başlayarak göz bebeklerine doğru büyüyen o zifiri siyah çizgiler, yaşayan birer parazit gibi çılgınca genişliyordu.

Habel, yerde kanlar içinde nefes almaya çalışırken, son bir gayretle Kael'e doğru zoraki fısıldadı: “…Kael… dur… sakın yapma…”

Ama Habel'in o bitkin sesi, artık her şey için çok geç kalmıştı.

Çünkü şu an Kael’in içine akan şey, yalnızca Habel’in o saf ve karanlık duygularından ibaret değildi— Etrafta korku içinde titreyerek geri çekilen o onlarca öğrencinin, o devasa kalabalığın saf korkusu da bir çığ gibi Kael’e doğru akıyordu.

Öğrenciler panik içinde arkaya doğru kaçışıyordu.

Avluda yükselen o kitlesel panik, daha da arttı

Ve Kael, o lanetli Öfkepati yeteneğiyle etraftaki o tüm korkuyu, tüm kaosu tek bir saniyede kendi içine çekiyordu. Bir anda zihninin içindeki tüm insani düşünceler bulanıklaşmaya, silinmeye başladı.

Çevredeki tüm sesler bozuldu.

İnsanların attığı o korku dolu çığlıklar, konuşmalar Kael'in beyninin içinde uzayarak, ekoyla yankılandı.

[ KORTİZOL %73 ]

Katran karası, siyah damarlar Kael'in boynundan yukarıya, yüzündeki elmacık kemiklerine doğru birer sarmaşık gibi çılgınca yayılmaya başladı.

Etraftaki öğrenciler dehşet içinde çığlık attı:

“HERKES GERİ ÇEKİLSİN! DERHAL KAÇIN!”

“KONTROLDEN ÇIKMIŞ BİR PASİF-KIZIL VAKASI BU!”

Ama onların saniyeler içinde büyüyen bu saf korkuları, avludaki durumu yalnızca çok daha kötü bir felakete sürüklüyordu. Çünkü Kael, mühürlerini patlatırcasına etraftaki o tüm korku enerjisini bir karadelik gibi absorbe ediyordu.

Nero’nun yüzündeki o vahşi, sadist sırıtış artık zirve noktasına ulaşmıştı.

“İşte bu…” diye kükredi Nero, gözlerindeki o avcı ateşiyle. “Sonunda o sahte masum maskeni düşürdün. Gerçek yüzünü, içindeki o asıl canavarı göster bana vaka 021!”

Kael, yavaşça başını yukarıya doğru kaldırdı.

Ve bu kez… o simsiyah damarlarla kaplanmış yüzünde ve gözlerinin içinde, insaniyetten geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Bileğindeki askeri cihaz, sistem sınırlarının sonuna gelerek kırmızı ışıkla patladı.

[ KORTİZOL %100 ]

BOOOOOOM.

Kael'in bedeninden fışkıran o devasa kızıl-siyah aura dalgası, gökyüzüne doğru yüksek ve yoğun patlamayla, adeta karanlık bir sütun halinde yükseldi.

Akademi avlusuna bakan tüm binaların, koridorların istisnasız bütün cam panelleri aynı saniyede büyük bir gürültüyle tuzla buz olarak yere indi.

Çevrede duran öğrencilerin bazıları, üzerlerine çöken bu feci baskı yüzünden acı içinde dizlerinin üzerine çöktü. Ruhları daha zayıf olan bazı öğrenciler ise, auranın beyinlerinde yarattığı o ağır şok yüzünden tek saniyede bilinçlerini kaybederek beton zemine yığıldılar.

Ve Kael… o dumanlar içinden ağzını açıp konuştuğunda, çıkan o tekinsiz ses artık tek bir insana ait değildi.

Sanki o avluda korku içinde titreyen, bayılan, nefes alan birden fazla insan aynı anda, feci bir senkronizasyonla konuşuyormuş gibi, çok tonlu ve sağır edici bir ekoyla haykırdı:

“…Kesin… o lanet… sesinizi…”




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı