insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Hastane odasının içini kaplayan hava kurşun gibi ağırdı. Duvarlardaki dijital monitörlerin ritmik, mekanik bip sesleri dışında kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Durduktan sonra yeniden vuran yağmur damlaları, camları sertçe dövmeye devam ediyordu. Kael, yatağın kenarında öylece oturmuş, donuk bakışlarla kendi ellerine bakmaktaydı. Vücudunu saran o tekinsiz siyah damarlar büyük ölçüde derisinin altına çekilmişti; fakat tamamen kaybolup gitmemişlerdi, orada birer gölge gibi bekliyorlardı.

Habel ise diğer yatağa halsizce yaslanmıştı. Kollarında, Departman’ın en üst düzey koruma önlemi olan mavi ışıklı aura baskılama kelepçeleri takılıydı. Kelepçelerin içinden sızan yoğun mavi mühür enerjisi, damarlarındaki cortisol seviyesini ve aurasını zorla baskı altında tutuyordu.

Tam o sırada, kırmızı acil durum ışıklarının aydınlattığı koridorun derinliklerinden ağır, ritmik ayak sesleri yankılandı.

Tak.
Tak.
Tak.

Lucien, gümüş gözlerindeki o sarsılmaz sakinlikle başını kapıya doğru kaldırdı. Kapı, menteşelerinden gıcırdayarak yavaşça açıldı.

İçeri uzun boylu, omuzları geniş ve yaşlı bir adam adım attı. Üzerindeki jilet gibi düzgün siyah resmi üniformanın omuzlarında, en üst rütbeyi simgeleyen kalın altın sarısı çizgiler uzanıyordu. Sol gözünün hemen altından başlayıp çenesine doğru inen eski, derin bir savaş yarası izi, odadaki loş kırmızı ışıkta çok daha belirgin, çok daha ürkütücü görünüyordu.

Adamın odaya girmesiyle birlikte ortamdaki tüm hava saniyeler içinde değişti. Etrafında gözle görülür hiçbir aura parlaması yoktu. Fakat varlığı, ruhunun ağırlığı odadaki herkes tarafından iliklerine kadar hissediliyordu. Baskıcıydı. Kusursuz bir şekilde kontrollüydü. Ve her şeyden öte, ölümcül düzeyde tehlikeliydi.

Hastanenin yapay zeka sisteminin az önce neden "Bilinmeyen aura dalgası" diye alarm verdiğini Lucien şimdi çok iyi anlıyordu. Karşılarındaki adam, en üst düzey operasyonel gizlilik protokolüne sahipti; aurasının frekansı ve biyolojik kimliği Merkez veri tabanındaki standart tarayıcılara kapalıydı. Sisteme kayıtlı bir sivil ya da normal bir ajan gibi yaklaşmadığı, kendi gücünü mutlak bir mühürle gizlediği için hastane sensörleri onu alana girdiği anda yabancı bir tehdit olarak algılamış ve kırmızı alarma geçmişti.

Lucien, duruşunu hafifçe dikleştirerek saygıyla selam verdi. “Müdürüm.”

Yaşlı adam, tek bir kelime etmeden derin gözlerini önce yatağın kenarındaki Kael’e çevirdi. Ardından yandaki Habel’i süzdü. En sonunda ise yerde duran, Kael’in gücü yüzünden parçalanmış ve ekranı kararmış Kortizol sensör cihazlarına baktı.

“…Demek raporlar doğruymuş,” dedi. Sesi son derece sakin, pürüzsüz geliyordu; fakat bu sakinliğin altında onlarca yılın getirdiği derin, kapkara bir yorgunluk gizliydi.

Bu adam; Aura Bastırma Departmanı’nın Merkez Karargah Müdürü Adrian Vale’di.

Adrian birkaç saniye boyunca odadaki sessizliği bozmadı. Ardından bakışlarını yeniden Lucien’a çevirdi.

“Şehirde bir Altıncı Aşama Bozulma vakası patlak veriyor. Merkez Bölge’nin neredeyse yarısı acil durum protokolüyle tahliye ediliyor. Üstüne üstlük, yaralıların tedavi gördüğü bu hastane güpegündüz doğrudan hedef alınıyor. Ve sen, benim en güvendiğim saha komutanı olarak karşıma geçmiş, bana iki Pasif-Kızıl kullanıcısının hâlâ hayatta kalmasına izin verdiğini mi söylüyorsun?”

Habel, ortamdaki bu ölümcül ciddiyete rağmen dayanamayarak hafifçe sırıttı. “Müdürüm, teknik olarak ben tam kızıl sayılmam, yarı pasifim.”

Adrian, başını milim bile oynatmadan sadece göz ucuyla Habel’e doğru baktı. Habel’in yüzündeki o gevşek, alaycı ifade o tek bir bakışla anında söndü, boğazındaki kelimeler düğümlendi. Çünkü o gözlerdeki ifade… Hayatı boyunca yüzlerce canavarı gözünü kırpmadan infaz etmiş, öldürmeye ve yok etmeye tamamen alışmış bir adamın soğuk bakışıydı.

Adrian tekrar Lucien’a döndü. Sesi bu kez daha da düşmüştü. “Neden mühürlenip infaz edilmediler, Lucien?”

Oda tamamen ölüm sessizliğine gömüldü. Lucien hiç duraksamadan, gümüş gözlerini müdürün gözlerine dikerek net bir sesle cevap verdi:
“Çünkü kontrol geri geldi, müdürüm.”

Adrian’ın ses tonu bir anda sertleşti, çelik gibi keskinleşti: “Beşinci Aşama Bozulma’nın eşiğine gelmiş, zihni çökmek üzere olan bir çocuk kontrolünü kendi kendine geri kazanamaz. Bu evrenin kurallarına aykırı.”

Lucien’ın sarsılmaz duruşu ve cevabı milim değişmedi: “Kael bunu başardı. Habel de onun yarattığı o denge sayesinde o karanlıktan geri döndü.”

Adrian’ın yüzü duyduklarıyla daha da karardı. Gözlerindeki yara izi seğirdi. “…Anomali,” diye mırıldandı.

Lucien başını hafifçe onaylar anlamda salladı. “Evet. Tam olarak bir anomali.”

Kısa, gergin bir sessizliğin ardından Adrian yavaş adımlarla Kael’e doğru yürümeye başladı. Kael, yaşlı adam kendisine yaklaştıkça göğsünde garip, ezici bir baskı hissediyordu. Adrian ona bakarken bir insanı, bir genci görmüyordu; karşısında duran şeyi her an şehri haritadan silebilecek potansiyel bir felaket, patlamak üzere olan canlı bir bomba gibi tartıyordu.

Adrian tam Kael’in önünde durdu. Yukarıdan aşağıya doğru bakan gözleriyle sordu:
“Adın Kael, öyle mi?”

Kael yutkunarak cevap verdi: “…Evet.”

“Anne ve babasını üç yıl önce, o büyük Bozulma vakasında gözlerinin önünde kaybetmiş bir çocuk.”

Kael’in gözleri şaşkınlıkla küçüldü. “Benim… Benim dosyamı mı okudunuz?”

Adrian bu soruya cevap verme gereği duymadı. Konuşmaya devam etti: “Üç yıl boyunca hayatına sıradan bir sivil olarak devam ettin, Departman taramalarında en ufak bir aura belirtisi göstermedin. Ama şimdi… Ölçülemeyen bir Kortizol tepkisi, sisteme meydan okuyan siyah aura çizgileri, kontrolsüz bir öfkepati vakası ve Üçüncü Aşama ani bir dönüşüm.”

Kael sessizliğini korudu, yaşlı adamın otoritesi karşısında ezilmemeye çalıştı.

Adrian’ın ses tonu buz kesti: “Normal Departman prosedürlerine ve yasalara göre, şu an bu odada arkamdaki tim tarafından derhal infaz edilmen gerekiyor.”

Oda bir kez daha mutlak, sağır edici bir sessizliğe gömüldü. Her saniye bir espri patlatmaya yer arayan Habel bile bu kez bakışlarını yere indirmiş, çıtını çıkaramıyordu.

Kael birkaç saniye boyunca odanın zeminine, kendi titreyen parmaklarına baktı. İçindeki o zifiri siyah çizgilerin ritmini hissetti. Ardından, şaşırtıcı bir soğukkanlılıkla başını kaldırıp Adrian’ın gözlerinin içine baktı. Sakin, kabullenmiş bir sesle konuştu:

“…Tamam.”

Lucien, duyduğu bu ani cevapla başını hafifçe Kael’e doğru çevirdi.

Kael, sesindeki o olgun ve net tonu bozmadan devam etti: “Eğer gerçekten kontrolümü kaybedip dışarıdaki o masum insanlara zarar vereceksem… Eğer o canavarlardan birine dönüşeceksem… Beni hemen şimdi, burada öldürün.”

Odadaki herkes, tüm rütbeli askerler sustu. Çünkü Kael bunu bir korku patlamasıyla, bir ağlama kriziyle ya da çaresizlikle söylemiyordu. İçindeki o feci gerçeği, canavarlaşıp insanları katletme fikrini gerçekten reddetmiş ve ölümü bir kurtuluş olarak kabul etmiş gibiydi.

Adrian, keskin gözlerini kısarak dikkatli bir şekilde gencin yüz hatlarını inceledi. “Ölmekten… Buradaki askerlerin seni yok etmesinden korkmuyor musun?”

Kael uzun bir süre sessiz kaldı. Gözlerinin önünden annesinin o feci son anları geçti. Sonra çok kısık, fısıltı gibi bir sesle konuştu:
“Ben ölmekten korkmuyorum, müdürüm. Ben… İnsanların benim yüzümden, benim kontrolsüz öfkem yüzünden ölmesinden korkuyorum.”

Sessizlik caddeleri döven yağmur gibi odaya yayıldı. Habel, kafasını arkaya doğru yatırıp hastanenin tavanındaki kırmızı acil durum ışıklarına bakarak burnundan sesli bir nefes verdi. “…Ne garip, ne salak bir herifsin sen ya,” diye mırıldandı kendi kendine.

Adrian ise gözlerini Kael’den bir saniye bile ayırmamıştı. Çünkü yaşlı müdür, tam o saniyede odadaki tüm aura dengelerini değiştiren o inanılmaz detayı fark etmişti. Kael, kendi ölüm fermanını, o mutlak infaz ihtimalini duyduğu anda içindeki Kortizol seviyesi yukarı fırlamamıştı. Korku ya da öfke uyanmamıştı. Tam tersine—içindeki o siyah-kızıl aura sakinleşmiş, odanın üzerindeki o habis baskı gözle görülür şekilde azalmıştı. Çocuk, infaz edilme fikriyle sakinleşiyordu.

Lucien, müdürün yüzündeki o anlık şaşkınlığı ve duraksamayı fark ederek hafifçe araya girdi. Sesi netti: “Şimdi anlıyor musunuz müdürüm?”

Adrian başını yavaşça gümüş saçlı komutana doğru çevirdi.

Lucien konuşmasını sürdürdü: “Kael büyük bir güç peşinde değil. Ya da ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak gibi bencilce bir dürtüsü de yok.” Bakışlarını gururla karışık bir ciddiyetle Kael’e dikti. “O, sadece içindeki o gücün kontrolünü kaybetmekten ve bir canavara dönüşüp sevdiklerini incitmekten korkuyor. Onu ayakta tutan şey öfkesi değil, vicdanı.”

Oda bir kez daha derin bir sessizliğe gömüldü. Adrian, Lucien’ın kelimelerini zihninde tarttıktan sonra derin, ciğerlerinden gelen bir nefes aldı. Ağır adımlarla odanın penceresine doğru yürüdü. Şehrin neon ışıkları, camı döven feci yağmurun arkasında tamamen bulanık, silik birer leke gibi görünüyordu.

Yaşlı adam gözlerini yavaşça kapattı. Ve kendi kendine fısıldar gibi, çok sessiz bir tonda konuştu:
“…Ne kadar ironik, değil mi Lucien?”

Lucien, masanın kenarından ayrılmadan sordu: “Nedir ironik olan, müdürüm?”

Adrian, camdaki kendi yorgun yansımasına ve arkasındaki o iki gence bakarak cevap verdi. Sesi caddelerdeki fırtına kadar derindi:

“İnsanlığı, dışarıdaki o masum sivilleri korumak için kurduğumuz bu departmanda… Günün birinde yine insanlığı kurtarmak adına, karşımda duran bu iki canavara umut bağlamak zorundayız.”

Bu ağır cümle, hastane odasının zeminine bir balyoz gibi indi. Çünkü Adrian Vale onları savunmuyordu. Onlara zerre kadar güvenmiyordu da. Ama hayatında ilk kez… İçlerindeki o insani kırıntıların tamamen yok olmadığını, o karanlığın içinde hala bir ışık yandığını resmen kabul ediyordu.

BÖLÜM NOTU

Evet, harika bir bölüm oldu!

Bu bölümle birlikte hepimiz A.C.D. (Aura Bastırma Departmanı) Müdürü Adrian Vale ile tanışmış olduk. Hikâyenin bu noktasından sonra Kael ve Habel'i çok daha tehlikeli görevler, çok daha karmaşık olaylar ve çok daha ağır kararlar bekliyor.

Fakat asıl soru şu:

Adrian Vale'nin vereceği nihai karar ne olacak?

Kael, bir gün kontrolden çıkıp dünyayı felakete sürükleyecek bir canavara mı dönüşecek?

Yoksa herkesin korktuğu şeyin aksine, insanlığın ihtiyaç duyduğu son kurtuluş umudu mu olacak?

Bunu ancak zaman gösterecek...




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı