Odanın içi iyiden iyiye sessizleşmişti. Dışarıda dindikten sonra yeniden başlayan yağmurun cama vuran ritmik tıkırtılarından başka hiçbir ses kalmamıştı. Hastane cihazlarının o monoton, mekanik bip sesleri bile artık kulağa çok uzak, boğuk birer uğultu gibi geliyordu.
Aura Bastırma Departmanı Komutanı Lucien, pencerenin önünde öylece duruyordu. Sırtı odaya dönüktü; fakat omuzlarındaki, duruşundaki o sarsılmaz gümüş auranın ağırlığı bile tek başına odanın havasını buz kesmeye yetiyordu.
“…Aura, bir süre sonra sadece bedene ait bir güç olmaktan çıkıyor,” dedi Lucien. Sesi her zamankinden daha derinden geliyordu.
Kael’in kaşları hafifçe çatıldı, bakışlarını komutanın geniş sırtına dikti. Gevezeliğiyle bilinen Habel bile bu kez araya girip şaka yapmaya yeltenmedi. Çünkü Lucien’ın ses tonu tamamen değişmişti. Bu artık bir akademisyenin ya da öğrencilerine ders veren bir eğitmenin sesi değildi. Bu, sınırın ötesindeki o mutlak karanlığı gözleriyle görmüş, dehşete şahit olmuş bir adamın sesiydi.
Lucien, bakışlarını camdan ayırmadan yavaşça devam etti:
“Yedinci Aşama Bozulma’nın varlığı, Departman’ın resmi kayıtlarında hiçbir zaman kabul edilmedi. Çünkü ortada bunu kanıtlayacak, yaşayan tek bir canlı vaka yok.” Camdaki kendi soluk yansımasına, gümüş gözlerine baktı. “Ama eski Aura Bastırma Departmanı arşivlerinde… Üzeri kalın mühürlerle kapatılmış, silinmiş gizli dosyalar var.”
Kael çıt çıkarmadan, nefesini tutarak dinliyordu. Lucien yavaşça masaya doğru döndü. Parmaklarını masanın üzerindeki kalın dosyanın kaputu üzerine koydu.
“Dünyada ilk aura vakaları ortaya çıktığında, bilim insanları ve tıp dünyası Bozulma’nın yalnızca zihinsel bir çöküş, aşırı strese bağlı bir akıl hastalığı olduğunu düşündü. Sonra Beşinci Aşama vakaları görüldü. İnsan bedeni mutasyona uğramaya, çarpılmaya başladı. Altıncı Aşama'da ise…” Kısa bir sessizlik oldu. Lucien’ın gözleri Kael’e kaydı. “…insanlık tamamen ölüyor, geriye sadece kontrolsüz bir öfke kalıyordu.”
Kael’in nefes alışı yavaşladı. Kalbindeki o tanıdık sızı yeniden kıpırdandı.
Lucien devam etti: “Ama bazı çok özel vakalarda, insan bedeni tamamen çöktükten ve biyolojik olarak öldükten sonra bile aura kaybolmadı. Aksine…”
“…Daha da güçlendi.”
Habel tek kaşını kaldırarak araya girdi. “…Nasıl yani komutanım? Ne demek bu?”
Lucien’ın cevabı sarsıcı ve kısa oldu: “Aura, kullanıcısından bağımsız bir bilinç kazanmaya başlıyor.”
Odanın içindeki hava, bu cümlenin ağırlığı altında adeta ezildi. Kael’in parmaklarının etrafındaki o zifiri siyah-kızıl çizgiler, sanki bu kelimeleri anlamış gibi hafifçe titreyerek kabardı. Lucien bu reaksiyonu anında fark etti ama konuşmasını kesmedi.
“Yedinci Aşama teorisine göre, aslında insan bedeni yalnızca geçici bir taşıyıcı, bir et parçası. Aura ise… Duyguların saf, yoğunlaşmış ve sonsuz formudur.”
Kael istemsizce ellerine, parmak uçlarındaki o kara lekelere baktı.
Lucien, odanın içinde ağır adımlarla yürümeye başladı. “Öfke. Korku. Acı. Travma. Bütün bunlar ilk başta insan beyninde kimyasal birer tepki oluşturur, Kortizol salgılatır. Ama yeterince uzun süre, yeterince büyük bir yoğunlukla aynı saf duyguyla yaşarsan… O duygu bir süre sonra senin zihninden ve bedeninden tamamen bağımsız, kendi başına düşünen bir güce dönüşür.”
Habel artık iyice huzursuz olmuştu. Sargılarının altından kıpırdanarak, “Bu kulağa bayağı saçma ve ürkütücü geliyor,” diye mırıldandı.
Lucien, gümüş gözlerini doğrudan ona çevirdi: “Bozulma’nın kendisi de bir zamanlar insanlığa saçma ve imkansız geliyordu.”
Mutlak bir sessizlik çöktü. Lucien ardından masadaki dosyayı açtı. Sararmış sayfaların arasından, kenarları feci şekilde yanmış, eski bir fotoğraf çıkardı ve masanın üzerine bıraktı.
Fotoğraftaki görüntü son derece bulanıktı. Kül olmuş, tamamen yanmış harabe bir şehir manzarası vardı. Gökyüzüne doğru yükselen devasa, zifiri siyah bir aura halkası seçiliyordu. Ve o halkanın tam merkezinde… İnsanı andıran dik bir gölge duruyordu. Ama net değildi. Görüntü o kadar parazitliydi ki, sanki kameranın lensi ya da merceğin altındaki teknoloji o şeye doğrudan bakmaya dayanamamış, erimişti.
Kael’in gözleri hayretle büyüdü. “…Bu ne?”
Lucien birkaç saniye boyunca sessizce fotoğrafa baktı. Sonra fısıltıdan farksız, ağır bir sesle cevap verdi:
“Kod adı: NOX.”
Odanın tavanındaki floresan ışığı, o ismin telaffuz edilmesiyle birlikte bir anlığına hafifçe kırpışarak titredi.
Lucien devam etti: “Yaklaşık 20 yıl önce, Merkez Bölge’nin tamamen dışındaki bir yerleşim yerinde ortaya çıktı. Altıncı Aşama bir çöküş olduğu varsayılarak, infaz için Departman’ın en elit elit gücü olan üç Kızıl Birim gönderildi. Ve…” Lucien duraksadı. “…hiçbiri geri dönmedi.”
Habel’in yüzündeki o son neşeli kırıntı da uçup gitti. “…Şaka yapıyorsunuz herhalde.”
Lucien başını olumsuz anlamda salladı. “Hayır. Bölgeye daha sonra giren destek ekipleri ne bir ceset bulabildi, ne bir damla taze kan, ne de en ufak bir aura izi.” Parmağıyla fotoğraftaki o gökyüzünü yutan zifiri siyah halkayı işaret etti. “Yalnızca bunu buldular. Şehir yok olmuştu ama ortada fiziksel bir yıkım izi bile yoktu.”
Kael fotoğrafa bakarken, ruhunun en derin yerinde garip, tekinsiz bir his uyandı. Göğüs kafesinin tam ortasında, kalbini sıkıştıran hafif bir baskı dalgası oluştu. Ve tam o salisede—parmaklarının etrafındaki siyah-kızıl çizgiler çılgınca hareket etmeye başladı.
Lucien, keskin gümüş gözleriyle Kael’in bu tepkisini anında yakaladı. “…Ne hissettin, Kael?”
Kael birkaç saniye boyunca cevap veremedi. Çünkü içindeki o hissi bildiği hiçbir kelimeyle tarif edemiyordu. O fotoğrafa, o karanlık gölgeye bakarken… Kendini yalnız hissetmemişti. Aksine, sanki o yirmi yıl önceki fotoğrafın içindeki karanlık şey… Şu an bu odada doğrudan onun gözlerinin içine bakıyordu.
Kael yavaşça, boğazı kuruyarak konuştu: “…Açlık.”
Oda bir kez daha buz kesti. Lucien’ın gözleri şüpheyle dikey bir hal aldı. “Nasıl bir açlık?”
Kael zorlukla yutkundu. “…Duygu istiyor. Acı istiyor. İnsan…” Sesi yavaşladı, fısıltıya döndü. “…İnsanları tamamen yutmak istiyor gibi.”
Habel kollarındaki tüylerin diken diken olduğunu görerek ürperdi. “Tamam. Bu konuşma gerçekten hiç hoşuma gitmeye başlamadı. Konuyu değiştirelim.”
Lucien, masanın üzerindeki dosyayı sert bir hareketle kapattı. Yüz hatları mermer gibi sertleşmişti. “İşte bu yüzden Yedinci Aşama teorisi Departman tarafından tamamen yasaklanmıştır ve konuşulması bile infaz sebebidir. Çünkü eğer bu teori doğruysa, Kael… Bozulma dediğimiz şey biyolojik bir hastalık ya da zihinsel bir çöküş değil.”
Kael başını kaldırıp Lucien’ın gözlerinin içine baktı.
Komutanın sesi bir balyoz gibi indi: “…Yeni ve evrimleşmiş bir yaşam formu.”
Tam o saniyede, odanın tavanındaki beyaz floresan ışıkları büyük bir cızırtıyla aniden tamamen söndü.
MUTLAK KARANLIK.
Habel panikle yatağında sıçradı. “Ne lan, ne oluyor—”
Hemen ardından, hastanenin tavanındaki acil durum aydınlatmaları kan kırmızısı bir renkle yanmaya başladı. Odanın içi ve dışındaki koridorlar kırmızı bir dehlize dönerken, duvarlardaki hoparlörlerden kulak tırmalayan alarm sesleri feryat etti:
BİP. BİP. BİP.
Yapay zekaya ait mekanik bir kadın sesi koridorlarda yankılandı:
“UYARI! Tesis genelinde bilinmeyen, yüksek yoğunluklu bir aura dalgası tespit edilmiştir. Tüm personel savunma pozisyonuna geçsin.”
Lucien’ın mermer gibi ifadesiz yüzü anında dehşetle gerildi. Çünkü o sarsılmaz gümüş aurası sayesinde dışarıdaki gücü hissedebiliyordu. Bu gelen aura… Onun için çok tanıdıktı.
Kael de hissetmişti. Göğsünün, kalbinin içindeki o siyah-kızıl titreşim aniden akılalmaz bir hızla çarpmaya başladı.
GÜM. GÜM. GÜM.
Ve sonra, mutlak sessizliğe gömülen hastane koridorunun derinliklerinden… Yavaş, ritmik ve ıslak ayak sesleri duyulmaya başladı. Sokaktaki o feci yağmurun suyunu buraya kadar taşımış birinin ayak sesleri.
BÖLÜM NOTU
İnsanlar bilinmeyenden korkar.
Bu yüzden ona isim verirler.
Canavar derler.
Hastalık derler.
Bozulma derler.
Ama isim vermek, anlamak değildir.
Kırk yıl önce bir şehir kayboldu.
Bugün ise bir çocuk, o şehrin külleriyle hiç karşılaşmamış olmasına rağmen, unutulmuş bir fotoğrafa bakıp aynı hissi tarif etti.
Açlık.
Belki bazı şeyler ölmez.
Belki bazı duygular zamanla kaybolmaz.
Belki de en korkutucu şey, karanlığın var olması değildir.
En korkutucu şey...
Karanlığın seni tanıyor olmasıdır.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı