insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

“Bu çocuğa sakın dokunmayın!”

Geçmişin o derinliklerinden sökülüp gelen bu cümle Kael’in zihninde, ruhunun en ücra köşelerinde defalarca yankılandı. Hatıraların o kaskatı buz kütlesi kırıldığı an—

Kael titremeye başladı.

Bu sıradan bir korku ya da üşüme titremesi değildi; sanki tüm bedeni, etinin altındaki o sinir uçlarına kadar şiddetli bir deprem dalgasıyla sarsılıyordu. Parmaklarının arasındaki o yanan sigara, gevşeyen elinden kayıp masanın üzerine, oradan da ofisin zeminine düştü. Kael’in koyu kahverengi göz bebekleri bir anda çılgınlar gibi küçülmeye başladı. O kadar fazla, o kadar mikroskobik düzeyde küçüldü ki, gözlerinin içindeki o parlak renk neredeyse tamamen kayboldu; geriye sadece dipsiz, tekinsiz simsiyah iki nokta kaldı.

“Kael?!”

Habel, o geyikleri tamamen unutup dehşet içinde oturduğu deri koltuktan ileri doğru fırladı.

Kael bir anda oturduğu sandalyede öne doğru eğildi. Göğsünden yukarı sökülüp gelen o şiddetli kasılmayla birlikte ağzından yoğun bir kan boşaldı.

ŞLAK.

Koyu kırmızı, sıcak damlalar masanın üzerindeki o beyaz askeri dosyaların ve zeminin üzerine silsile halinde saçıldı. Selene’in yüzündeki o mesafeli ifade bir anda tamamen silindi, kaskatı kesildi. Nero’nun gözleri dehşet ve şokla büyüdü, çakmağı tutan eli havada asılı kaldı.

Kael iki eliyle birden kendi boğazını sımsıkı yakaladı. Ciğerleri aşırı bir hava açlığıyla kavruluyor, nefes alamıyordu.

GÜM-GÜM-GÜM-GÜM-GÜM!

Kara Tüy, çocuğun kalbinin tam üzerinde delirmiş gibi, saniyede onlarca kez vurarak atıyordu. O tekinsiz siyah mürekkep damarları yüksek bir hızla göğsünden yukarı, boynuna doğru siyah damarlar yayıldı. Ve etin altında, o saf ve vahşi kırılmanın kelimelerini hızla kazımaya başladılar.

Komutan Lucien, askeri bir refleksle milisaniyeler içinde oturduğu yerden fırlayıp Kael’in yanına çöktü. Parmaklarıyla çocuğun boynundaki o damarları kontrol etmek için yaklaştı, ancak gözü o siyah harflere kaydığı an yüzü sertleşti. Yılların deneyimli komutanının bile dişleri kilitlendi. Çünkü Kael’in boynunda, ruhunun o en derin çığlığı yazıyordu:

[ ÖLMEK İSTİYORUM ]

Selene tam o milisaniyede, içindeki o tereddütleri tamamen yırtıp atarak hızla hareket etti. Genç kızın içindeki o muazzam saf rezonans bir anda serbest kaldı.

FŞŞŞ!

Kızın bedeninden yayılan parıl parıl bir Ak Aura, dalgalar halinde tüm ofis odasını kapladı. Odadaki o boğucu, yozlaşmış baskı saniyeler içinde un ufak olarak dağıldı. Selene, zerre kadar düşünmeden öne atıldı ve masanın üzerinde kanlar içinde iki büklüm olmuş Kael’e sarıldı. Sıkıca. Hayatında daha önce hiç kimseye sarmadığı kadar derin bir kararlılıkla, sımsıkı sarıldı ona.

Kael, içindeki o canavarlaşma eğiliminin getirdiği vahşi refleksle ilk başta Selene’i elleriyle itmeye, kızı kendinden uzaklaştırmaya çalıştı. Ancak Selene zerre kadar geri adım atmadı, kollarındaki o korumacı baskıyı daha da artırdı. Ve başını çocuğun saçlarının arasına gömerek, tam kulağına doğru fısıldadı:

“…Özür dilerim Kael. Kurduğum o cümleler için senden çok özür dilerim.”

Kızın bedeninden taşan Ak Aura, çocuğun etrafını bir koza gibi sararak daha da yoğunlaştı, odadaki loşluğu parlak bir beyazlığa boyadı.

“…Gerçekten çok özür dilerim,” diye fısıldadı Selene, sesinde ilk kez disiplinin ötesinde, saf bir insani duygu vardı. Gözlerini sıkıca kapattı. “…Sen bu dünyadaki en büyük sorun falan değilsin. Sen kesinlikle değersiz değilsin, Kael.”

GÜM…

Kael’in o siyah nokta gibi kalmış göz bebekleri, kızın bu muazzam saf enerjisi ve sıcaklığı karşısında yavaşça, milim milim normale dönmeye başladı. Bedenindeki o sarsıntı ve titreme saniyeler içinde azaldı. Boğazından yukarı yükselen o kanlı öksürük nöbeti kesildi.

Komutan Lucien, bir bilim insanı titizliğiyle bu rezonans reaksiyonunu dikkatle izliyordu. Derin bir nefes alarak o ağır, tok sesiyle konuştu:

“…İçindeki o kortizol patlaması, zihninde o infazı kabul etmen ve ölmek istemenle doğrudan bağlantılı gibi görünüyor.”

Kael, Selene’in kollarının arasında hâlâ yoğun şekilde kesik kesik, titreyen nefesler almaya çalışıyordu. Lucien bir adım daha yaklaştı, Kael’in boynunda yavaşça geri çekilen Kara Tüy’ün o siyah damarlarına baktı. Ses tonu bu kez sarsıcı bir gerçeği ilan ediyordu:

“Kael… Kolundaki ve ruhundaki bu şey, sadece elinde tuttuğun tekinsiz bir askeri silah değil.” Ofis odası tekrar sessizliğe gömüldü. “…Bu şey büyük ihtimalle senin ruhunun, travmalarının ve bastırılmış duygularının fiziksel bir uzantısı. Senin tamamen bir parçan.”

Lucien haklıydı. Kalem, çocuğun bilincinin altındaki o çiğ acıları dışarıya kusuyordu.

Selene, duyduğu bu gerçekle birlikte Kael’e daha sıkı sarıldı. Vücudundan yayılan o şifacı Ak Aura bir kez daha genişleyerek odayı ısıttı. “Sen değersiz değilsin,” diye tekrarladı kız içtenlikle.

GÜM.

Kara Tüy’ün o vahşi damarları yavaşladı, uysallaştı. Sonra, Kael’in masanın üzerinde duran avucunun tam ortasında, o siyah mürekkep lekeleri bu kez tamamen farklı, bambaşka harfler oluşturmaya başladı. Yavaşça. Sessizce. Tek tek dizildiler:

[ DEĞERLİ ]

Ofis odası tamamen sessizleşti. Habel ağzını açık bırakarak yazıya baktı. Lucien göğsünü kabartan derin bir nefes verdi. Ve hayatında ilk kez bu kadar net ve kesin bir askeri hüküm verdi:

“…Evet,” dedi Lucien gözlerini kısarak. “Kara Tüy tamamen sensin, Kael.”

Kael yavaşça Selene’in kollarının arasından sıyrılıp kendi avucuna baktı. Parmakları hâlâ hafifçe titriyordu. İçindeki o dipsiz boşluğa, doğrudan etinin altındaki o varlığa doğru kısık bir sesle fısıldadı:

“…Sen… gerçekten kimsin?”

Siyah damarlar çocuğun bu sorusuyla birlikte avucun içinde son bir kez hızla hareket etti. Saniyeler içinde tek ve sarsıcı bir kelime yazdılar:

[ SEN ]

Habel’in kollarındaki tüm tüyler diken diken oldu, çocuk bir adım geri çekildi. Her şeye bir kılıf bulan Nero bile bu psikolojik kırılma karşısında tamamen sessizliğe gömülmüştü.

Kael, avucundaki o yazıya bakarken gözlerini kırpıştırdı. Kalbinin ritmini sakinleştirmeye çalışarak tekrar sordu: “…Canlı mısın? Benim dışımda bir iraden var mı?”

Kısa, ağır bir sessizlik. Sonra mürekkep yeniden dağıldı ve yeni yazı şekillendi:

[ HAYIR ]

Kael’in kaşları hafifçe çatıldı. İçindeki o büyük karmaşayı çözmek ister gibi yavaşça elini masanın üzerinden kaldırdı. “…O zaman bedenimin içinden çık,” dedi.

Yine derin bir sessizlik oldu. Ancak Kara Tüy, çocuğun bu emrine rağmen etinin altından dışarıya doğru sızmadı, ortaya çıkmadı. Kael birkaç saniye boyunca boşluğa bakarak düşündü. Sonra akademinin ilk eğitimde denemelerini, testlerini silsile halinde hatırladı. Bu şeyi ne zaman zorlasa dışarı çıkmıyordu. Ne zaman askeri bir dille emretse, canavar içeride direniyordu.

Kael yavaşça, ciğerlerini dolduran temiz bir nefes aldı. Ve bu kez, hayatında ilk defa o kaleme karşı tamamen farklı bir dille konuştu. Sessizce. Nazik ve kabullenmiş bir tonda fısıldadı:

“…Kara Tüy.”

GÜM.

“…Seni… seni gerçekten yanımda tutmak istiyorum. Benimle kal.”

Daha Kael’in bu nazik cümlesi bitiverdiği an—

FŞŞŞ!

Kael’in etinin altındaki o simsiyah rezonans aurası, yavaşça ve uysalca elinin üstünde toplanmaya başladı. Damarlar bir anda hızla kıvrıldı.

GÜM-GÜM-GÜM!

Tuhaf, feci şekilde tuhaf bir durumdu bu; kalem sanki sahibinden ilk kez böyle şefkatli bir kabul gördüğü için aşırı şekilde heyecanlı, mutlu gibiydi. Sonra, o kapkara ve keskin hatlara sahip olan Kara Tüy, Kael’in parmaklarının arasında yavaşça şekillenerek fiziksel hâlini aldı. Bu kez etrafa o öldürücü, agresif kızıl enerjiyi saçmıyordu. Tamamen sakindi. Kalemin üzerindeki o canlı siyah damarlar, Kael’in bileğindeki o hızlanan nabızla tamamen aynı ritimde, bir harmoni içinde atıyordu.

Kael onu parmaklarının arasında dikkatlice, hassasiyetle tuttu. Ve o uğursuz silah, ilk kez sahibinin ellerinde sakinlikle bekledi.

Nero birkaç saniye boyunca bu müthiş manzarayı izledi, ardından sigarasının dumanını dışarı üfleyerek sessizce mırıldandı: “…Lanet olsun.”

Habel gözlerini silerek ekledi: “Bu durum hayatımda gördüğüm her şeyden daha duygusal oldu arkadaş.”

Selene hâlâ Kael’in hemen yanındaydı, o parıl parıl parlayan Ak Aura’sını zerre kadar geri çekmiyordu; çocuğun kortizol seviyesini her an kolluyordu. Komutan Lucien ise doğrudan Kara Tüy’e bakıyordu. Çünkü artık askeri ve bilimsel olarak adı gibi emindi.

Bu ellerinde duran şey, sıradan bir aura silahı falan değildi. Bu tamamen bir rezonans çekirdeğiydi. Geçmişteki o kazanın, çekilen derin acıların, mutlak yalnızlığın ve Kael’in üç yıl boyunca içine gömdüğü tüm o bastırılmış psikolojik yıkımların… Fiziksel, somut bir hâliydi resmen.

Kael, parmaklarının arasında nabız gibi atan Kara Tüy’e baktı. Sonra ofisin o soluk ışığı altında, feci şekilde sessiz bir ses tonuyla şu son soruyu sordu:

“…Peki o zaman… Benden tam olarak ne istiyorsun?”

Uzun, ölümcül bir sessizlik oldu.

GÜM.

Sonra, kalemin o keskin metalik ucundan temiz, siyah bir mürekkep damlası süzülerek Kael’in avucunun tam ortasına düştü. Ve Kara Tüy, sahibinin tenine sarsıcı, odadaki herkesin kalbini düğümleyecek olan o son cümleyi kazıdı:

[ ACINI PAYLAŞMAK İSTİYORUM ]

Odadaki herkes, Lucien da dahil olmak üzere tamamen sustu. Çünkü hayatlarında ilk kez… Kara Tüy onlara korkutucu, tehlikeli bir canavar gibi görünmüyordu.

Tıpkı Kael gibi… aşırı şekilde yalnız, terk edilmiş ve kırık dökük görünüyordu.

Komutan Lucien, ofisindeki masanın arkasından kalkıp gençlere doğru yürüdü. Yüzündeki yorgun çizgiler loş ışıkta iyice belirginleşmişti. Kara Tüy’ün Kael’in avucuna kazıdığı o son cümleye bakarken derin bir nefes verdi.

“Bu gecelik bu kadar seans yeter,” dedi Lucien, ses tonundaki babacan havayı bir kenara bırakıp eski otoriter sesine bürünerek. “Lojmana, kendi dairenize dönün derhal. Herkes yatağına geçsin.”

Gençler sessizce kapıya doğru yönelirken Lucien masasının üzerindeki o kırmızı damgalı dosyalara baktı. Kael kapıdan çıkmak üzereyken arkasından mırıldandı:

“Selene. Gece boyunca odada Ak Aura yaymaya devam et. Ve eğer koridorda bir daha fazla sigara içtiğinizi görürsem, hepinize bir disiplin cezası veririm.”

Çocuklar odadan çıktıktan sonra kapı yavaşça kapandı.

Lucien ofisinde tek başına kaldıktan sonra oda birkaç saniye tamamen sessizleşti. Koridordan uzaklaşan o hafif ayak seslerini dinledi. Eliyle yüzünü sertçe ovuşturdu, gümüş saçlarını geriye doğru taradı. İçinde feci şekilde kötü bir his vardı. Kael’in az önce yaşadığı o psikolojik kırılma, o kanlı öksürük nöbeti artık sadece basit bir aura anomalisi gibi görünmiyordu.

Sanki… Geçmişteki o kazada yarım kalmış bir şey, üç yıl sonra tam şu an geri dönüyordu.

Lucien masanın üzerindeki o çok gizli dökümanları parmaklarıyla karıştırırken kendi kendine fısıldadı: “…Lütfen Katman 7 olmasın. Eğer o çocuk Yedinci Katman sınırına ulaştıysa, bu dünyadaki hiç kimse onu durduramaz.”

Bu sırada dört kişilik yatak odasının içindeki atmosfer garipti. Lucien’ın ofisindeki o çiğ gerginlik yerini daha yumuşak, ama hâlâ patlamaya hazır bir sessizliğe bırakmıştı. Habel içeri girer girmez kendini doğrudan kendi yatağına fırlattı. Nero masanın kenarındaki tabureye ilişirken, Selene ise odanın ortasında ayakta durmuş, Kael’i izliyordu.

Kael yatağın kenarına oturmuştu, Kara Tüy artık sakin bir biçimde parmaklarının arasında duruyordu. Etin altındaki damarlar uysalca atıyordu.

GÜM.

GÜM.

Selene, vücudundan odaya sızan o parıltılı beyaz enerjiyi hafifçe dengelerken yavaşça konuştu: “…Bu yaydığım Ak Aura’nın aslında feci bir yan etkisi var.”

Habel yattığı yerden kollarını iki yana açıp tavanı izleyerek araya girdi: “Evet abi. Bu kızın hayatta neden bir robot gibi, duygusuz dolaştığının asıl evren açıklaması (lore) tamamen açıklanıyor işte.”

Selene, Habel’in bu laf atmasını hiç umursamadan doğrudan Kael’e bakarak devam etti: “…Ak Aura, etraftaki yozlaşmayı temizlerken insanın içindeki o saf duyguları yoğun şekilde bastırıyor. Benim kendi duygularımı köreltiyor.”

Kael başını kaldırıp kızın o donuk, duru yüzüne dikkatle baktı.

Selene derin bir nefes aldı: “Bu yüzden bazen insanlara karşı… Aşırı şekilde duygusuz ve kalpsiz görünüyorum. Kelimelerimi seçemiyorum.”

Oda bir anlığına sessizleşti. Selene’in az önce ofiste kurduğu o acımasız cümlenin arkasındaki gerçek buydu; kız sadece kendi enerjisinin kurbanıydı.

Kael yavaşça, Kara Tüy’ün parmaklarının arasındaki o uysal ritmine bakarak konuştu: “…Benim yaşadığım şey ise… Bunun tam şekilde tersi.”

Nero taburede hafifçe kaşını kaldırdı, sigarasını küllüğe silkelerken pürdikkat kesildi.

Kael devam etti, sesi yorgunluk taşıyordu: “…Ben içimdeki bu 'Öfkepati' yüzünden, etrafımdaki tüm insanların duygularını ruhumun en derininde hissediyorum. Onların içindeki o yoğun korkuyu, sakladıkları acıyı, bastırdıkları öfkeyi tek bir saniyede algılıyorum.” Kısa bir süre sustu, gözlerini kapattı. “…Bazen zihnimin içinde dönen o çığlıklardan hangisi benim kendi duygum, hangisi odadaki bir başkasının acısı… İnanın hiç ayırt edemiyorum.”

Odanın içindeki hava bir kez daha kaskatı kesildi. Çünkü Kael’in anlattığı bu psikolojik lanet… Bir insanın aklını kaçırmasına yetecek kadar korkutucuydu.

Selene onu dikkatle, içindeki robotik savunmayı bir kenara bırakarak dinliyordu. Kael hafifçe başını arkasındaki soğuk duvara yasladı. “…Benim o kalabalık yerlerden, akademi yemekhanesinden bu şekilde kaçmamın, insanlardan uzaklaşmamın asıl sebebi bu. Herkesin acısı üzerime çöküyor.”

Habel, yatağından doğrulup ciddi bir yüzle mırıldandı: “…Lanet olsun ortak. Bu gerçekten feci bir durummuş.”

Nero sigarasından bir nefes çekip başını salladı: “Her saniye başka birinin cehennemini taşımak… Bu bayağı yorucu olmalı.”

Kael hafifçe güldü. Ama bu gülüşün içi tamamen boş ve yorgun görünüyordu. “…Evet,” dedi yavaşça. “Öyle.”

Selene, odadaki bu ağır havayı dağıtmak adına odadan çıktı. Mutfakta ki küçük tezgaha, su ısıtıcısının yanına doğru yürüdü. “…İçecek bir şeyler ister misiniz?” diye sordu.

Habel anında yataktan fırlayıp elini kaldırdı: “USTAM! Bana oradan bir yeşil çay detoks yap yemin ediyorum! Az önce Lucien’ın ofisinde herif boğazımı sıktığından beri ruhum feci toxins tuttu, acil temizlenmem lazım!”

Nero sırıttı: “Bana sert bir kahve yap, uykum tamamen kaçtı zaten.”

Selene su ısıtıcısının düğmesine bastıktan sonra yavaşça tekrar odaya adım attı, gözlerini Kael’in o koyu kahverengi gözlerine dikti. Kael birkaç saniye boyunca masanın üzerindeki Kara Tüy’ü izleyerek düşündü. Sonra sessizce, kısık bir sesle mırıldandı:

“…Sen kendin için ne içiyorsan… Bana da aynısından yapabilirsin.”

Habel duyduğu bu cümleyle birlikte avucuyla yatağa sertçe vurdu. “OĞLUM!” diye bağırdı sinsice sırıtarak. “BU KURDUĞUN CÜMLE SİVİL HAYATTA BAYAĞI FLÖRT KATEGORİSİNE GİRER LAN! ‘SEN NE İÇİYORSAN ONDAN’ NEDİR?”

Kael’in yüzü bir anda kızardı, kafasını masaya eğdi: “Habel, sus Allah aşkına.”

Nero keyifle arkasına yaslandı: “Hayır, bence zihinsel çöküş kulübümüzün bu gelişimini engelleme Habel, bırak çocuk devam etsin.”

Selene hiçbir tepki vermeden, arkası dönük bir şekilde suyun kaynamasını bekliyordu. Ancak odadaki Ak Aura’nın ışığı altında, kızın o bembeyaz kulaklarının aşırı şekilde kıpkırmızı kesildiği arkadan bile netçe görünüyordu.

Habel kafasını uzatıp mutfağa baktı ve anında fark etti ve gözlerini faltaşı gibi açarak direkt Nero’ya döndü. Parmağıyla kızı gösterip fısıldadı: “YAKALADIM OĞLUM! ROBOTUN SİSTEMİ ISINDI, KULAKLAR KIRMIZI!”

Selene arkası dönükken, o buz gibi ama hafifçe titreyen sesiyle uzaktan seslendi: “Habel… Dairede ki her şeyi duyabiliyorum.”

Habel yatağa geri sindi: “Lanet olsun, yakalandık.”

Birkaç dakika sonra Selene elindeki kupalarla masaya geri geldi. Herkese içeceklerini dağıttı. Habel elindeki yeşil çaya bakıp yüzünü buruşturdu: “…Yalnız bir şey diyeceğim, ben hayatımda ot suyu içmem normalde. Ben neden şu an gerçekten bunu içiyorum?”

Nero kahvesinden derin bir yudum aldı. Kael ise Selene’in ona uzattığı sıcak kupayı iki elinin arasına alarak parmaklarını ısıttı. Odadaki o keskin fırtına, Ak Aura’nın pasif yayılımıyla garip bir şekilde dengelenmiş, yumuşamıştı.

Konu eninde sonunda dönüp dolaşıp o karanlık noktaya geri geldi.

Kupaların arasındaki o kısa sessizliğin ardından, odada ilk konuşan kişi yine Nero oldu. Kahve kupasını masaya bıraktı. “…Bu arada Kael,” dedi.

Kael başını kaldırıp koyu kahverengi gözlerini arkadaşına çevirdi. Nero feci şekilde ciddi ve kararlı görünüyordu.

“Az önce Lucien’ın ofisinde kurduğun o cümle var ya… ‘İnfazı kabul ediyorum’ ne demek lan?”

Oda bir saniyede yeniden kaskatı kesildi, tüm o sıcak hava uçup gitti. Kael bakışlarını anında Nero’dan kaçırıp kupanın içine dikti.

Habel öne doğru eğildi: “EVET KAEL. Burası bizim sivil veya askeri olarak asla öylece geçiştirmeyeceğimiz, üzerine basacağımız kısım.”

Kael sessizlikle köşesine çekildi, cevap vermek istemiyordu. Selene elindeki sıcak kupayı masanın üzerine bıraktı. Kael’e doğru bir adım yaklaştı. “…Gerçekten… Gerçekten ölmek mi istiyorsun, Kael?” diye sordu, sesi bu kez tamamen pürüzsüz ve çıplaktı.

Kael yine hiçbir cevap vermedi. Dudaklarını sıkıca kenetledi. Ama bazen sessiz kalmak, onaylamadan çok daha güçlü bir cevaptı. Onun bu suskunluğu odadaki herkese yetti.

Habel öfkeyle yatağından ayağa fırladı. “Hayır!” diye bağırdı odanın içinde yürüyerek. “Hayır, hayır, hayır! Bunu asla kabul etmiyorum!” İşaret parmağını Kael’e doğru uzattı. “Biz burada hayatımızı, geleceğimizi riske atıp senin için resmen hayata kafa tutuyoruz, herşeyi göze alıyoruz; sen ise gidip herifin karşısında ‘Beni öldürün, infazı onaylıyorum’ diyorsun! Bu haksızlık!”

Nero sert bir şekilde devam etti: “Bu yaptığın şey tamamen bencilce, Kael.”

Kael’in koyu kahverengi gözleri bu suçlamayla birlikte hafifçe büyüdü, incinmiş bir ifadeyle Nero’ya baktı.

Nero sigarasının dumanını tavana doğru üflerken devam etti: “Eğer gerçekten gitmek isteseydin, o kazadan sonra buraya kadar gelmezdin. İçindeki o aurayı mühürleyip hayatta kalmak için bu zamana kadar direnmezdin. Kendini kandırmayı bırak.”

Oda derin bir sessizliğe gömüldü. Habel kafasını sallayarak Nero’yu destekledi: “İnsanların içindeki o acıyı ve sevgiyi bu kadar derinden hisseden bir adam… Öyle kolay kolay bu dünyadan vazgeçip ölmek istemez, kandırma kendini.”

Selene yavaş adımlarla Kael’in yanına kadar yürüdü, sesindeki o robotik katılık tamamen kaybolmuştu. “…Sen aslında ölmek falan istemiyorsun Kael,” dedi fısıldayarak. “…Sen sadece… İçindeki bu feci acının artık tamamen durmasını istiyorsun.”

Kael’in aldığı tüm nefes göğsünde bir anlığına durdu. Kalbi teklemişti. Çünkü kızın kurduğu bu cümle… Tam olarak ruhunun ortasındaki o gerçeğin kendisiydi.

Kael başını çaresizlikle aşağıya doğru eğdi. Koyu kahverengi gözlerinden süzülen o ağır yorgunlukla, sessiz bir şekilde mırıldandı:

“…Söylesenize bana… Fark tam olarak nedir? Acının durmasıyla benim ölmem arasında ne fark var?”

Odadaki hiç kimse hemen cevap veremedi. Çünkü Kael’in ortaya attığı bu psikolojik soru, taşınması ağır bir yüküydü.

Sonunda Selene, yavaşça Kael’in oturduğu yatağın kenarına, onun tam yanına oturdu. Kızın vücudundan yayılan o saf Ak Aura, bu kez uysal bir dalga halinde Kael’in etrafını sardı.

“…Aradaki fark tam olarak şu, Kael,” dedi Selene. Koyu kahverengi gözlerin içine bakarak devam etti: “…Bu dünyada gerçekten ölmek isteyen bir insan… Asla etrafındakilerden gizlice yardım istemez. Ama senin ruhun hâlâ çırpınıyor.”

Kael’in parmaklarının arasında duran Kara Tüy’ün o siyah damarları, kızın bu cümlesiyle birlikte yavaşladı.

GÜM.

GÜM.

Ve kalemin o keskin metal ucundan süzülen siyah mürekkep, Kael’in avucunun tam ortasına küçük, ince ve titrek harflerle o tek kelimeyi kazıdı:

[ KAL ]

Habel avucundaki bu yeni yazıyı gördüğü an göğsünü kabartan derin bir nefes verdi. “…Tamamdır,” dedi yüzünde hafif bir gülümsemeyle. “Bak, senin o lanetli kalemin bile hayatta seni bırakıp gitmek istemiyor, ‘kal’ diyor.”

Nero tabureden kalkıp sigarasını küllükte tamamen söndürdü. Kael’e doğru bakarken gözlerinde sarsılmaz bir inanç vardı. “Çünkü odadaki hepimiz çok iyi biliyoruz, Kael.”

Kael yavaşça başını kaldırıp arkadaşlarına baktı.

Nero odanın kapısına doğru yürürken son bir kez arkasına döndü: “…Sen henüz tamamen bitmedin. İçindeki o savaş yeni başlıyor.”




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı