insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Sabah, her zamankinden çok daha sessizdi.

Aura Stabilizasyon Hastanesi’nin üst katları, sivillerin yattığı o sıradan hastane odalarına ya da koridorlarına asla benzemezdi. İnsanın içini ferahlatacak beyaz duvarlar yerine, burada ışığı emen koyu gri paneller yükseliyordu. Pencerelerin camları kalındı. Koridorların köşe başlarına stratejik olarak yerleştirilen o kaba aura bastırıcı mühürler, mavi ışıkları ritmik bir biçimde titriyordu.

Burada, o gri koridorlarda insanlar asla hızlı hızlı konuşmazdı.

Kapılar hiçbir zaman sertçe kapatılmazdı.

Kimse sesini yükseltip bağırmazdı.

Çünkü bu katlarda yaşanacak ani bir stres dalgası, ani bir korku patlaması ya da ani bir öfke krizi… Kelimenin tam anlamıyla bir felaket olabilirdi.

Kael, kalın pencerenin hemen önünde sessizce oturuyordu. Elinde tuttuğu o küçük dijital cihaz, düzenli aralıklarla avucunun içinde çok hafifçe titreşiyordu. Küçük ekranda yeşil harflerle tek bir veri yanıp sönüyordu:

[ CORTISOL %11 ]

[ STABİL ]

Bileğindeki o kalın siyah ölçüm cihazı, garip bir şekilde artık ona hastanedeki o ilk kabus günü kadar rahatsız edici hissettirmiyordu; bedeni bu yeni metal parçaya bir şekilde alışmıştı.

Komutan Lucien Voss, odanın tam ortasında bir heykel gibi dimdik duruyordu. Kolları göğsünde bağlıydı, gözlerini bir saniye bile Kael’in üzerinden ayırmıyordu.

“Tekrar,” dedi Lucien, emrederer bir tonla.

Kael gözlerini yavaşça kapattı. Derin bir nefes aldı. Havayı burnundan yavaşça, ciğerlerine çekti.

Bir… İki… Üç… Dört saniye.

Tuttu.

Sonra o havayı dudaklarının arasından verdi.

Kael ciğerlerinde ki havayı bırakırken, sırtındaki o ağır aura bastırma mührü çok hafifçe mavi bir ışıkla parladı. Omurgasına paralel olarak yerleştirilmiş olan o siyah metal parçaların arasından ince, teknolojik mavi çizgiler geçti.

Lucien, genci izlerken sakin biçimde konuştu: “Duyguyu içinde zorla bastırmaya çalışmana gerek yok, Kael. Onu sadece yönlendir.”

Kael, gözlerini hala açmadan acı bir tebessümle cevap verdi: “…Söylemesi kolay, komutanım. Ama yapması hiç kolay değil.”

“Kolay olmayacak zaten,” dedi Lucien. Ses tonunda en ufak bir esneme ya da değişim yoktu. “Eğer bu dediklerim kolay olsaydı, sokaktaki her insan kendi aurası üzerinde mutlak bir kontrol sahibi olurdu.”

Odanın karşı tarafında ise Habel, metal sandalyeye ters oturmuş, kollarını sandalyenin arkalığına yaslamıştı. Boynundaki o baskı halkası artık eskisinden çok daha inceydi. Geldikleri ilk gün takılan o kaba, ağır mühür tasarımı sökülmüş; yerine boğazını sıkmayan daha dar, daha hafif bir model yerleştirilmişti.

Yine de tüm bu mühürlere rağmen, arada sırada Habel'in boynundaki derinin hemen altında ince, tekinsiz kızıl çizgiler belirip kayboluyordu.

Özellikle canı sıkıldığında ya da sinirlendiğinde.

Habel, ortamdaki bu boğucu havadan sıkılmış gibi derin, gürültülü bir iç çekti. “Kaç haftadır buradayız ve sen bize sadece doğru düzgün nefes almayı öğretiyorsun komutanım,” dedi sitemle.

Lucien gözünü bile kırpmadan, dürüstlükle yapıştırdı cevabı: “Ve sen, harcadığımız tüm o haftalara rağmen bunu hâlâ düzgün bir şekilde yapamıyorsun.”

Habel alaycı bir şekilde sırıttı, gözlerinde o eski muzip bakış oynadı. “E ne yapalım yani? Ben nihayetinde tescilli bir seri katilim komutanım. Yoga hocası değilim ki.”

Lucien, bu küstah cümle karşısında hafifçe tek kaşını kaldırdı. “İşte tam olarak bu yüzden, o vahşi içgüdülerin sayesinde hâlâ buradasın zaten.”

Kael istemsizce gözlerini açtı ve yan tarafta oturan Habel’e baktı. Sarışın genç, bu hastaneye ilk adım attıkları güne göre gerçekten çok farklı görünüyordu.

Daha sakin.

Ama çok daha yorgun.

Sanki dış dünya ile bağı kesildiğinden beri, 7/24 kendi zihninin içindeki o vahşi duygular ile karşı karşıyaydı.

Kael bakışlarını çekip yeniden derin bir nefes vermeye başladı. Son haftalarda Komutan Lucien onları yalnızca askeri veya fiziksel olarak eğitmekle kalmamıştı; onlara bu lanetli güç sisteminin, yani Aura’nın asıl felsefesini, mantığını öğretmişti. Formül beynine kazınmıştı artık:

İçeride zorla bastırılan her duygu: Bozulma’ya dönüşürdü.

Zihinle kontrol edilen her duygu ise: Mutlak Güce.

Lucien, yavaşça pencerenin önüne, Kael’in tam önüne doğru yürüdü. “Şu an tam olarak ne hissediyorsun, Kael?”

Kael birkaç saniye boyunca içindeki o boşluğu dinledi, sustu. “…Hafif bir gerginlik,” dedi sonunda.

“Neden?”

“…Çünkü içimdeki o gücün kontrolünü yeniden kaybetmek istemiyorum.”

Lucien, bu cevap üzerine başını yavaşça iki yana salladı. “Yanlış.”

Kael şaşırarak gözlerini tamamen açtı, komutanına baktı.

Lucien konuşmasını sürdürdü: “Sen kontrolü kaybetmekten korkmuyorsun, Kael. Sen doğrudan kontrolü kaybetme fikrinin kendisinden dehşete düşüyorsun. Ve o bilinçaltındaki korku…” Lucien elindeki sensörü işaret etti. “…senin vücudundaki Kortizol seviyeni sinsi bir şekilde yükseltiyor.”

Kael verecek bir cevap bulamadı, sustu. Çünkü komutanının yaptığı bu psikolojik tespit tam olarak doğruydu.

Lucien, gencin hizasına doğru hafifçe eğildi, sesini alçalttı. “Senin asıl sorunun içindeki o öfke değil, Kael. Sen doğduğun günden beri duygularınla, hissettiklerinle sürekli amansız bir savaş veriyorsun.” Komutan, ardından sağ elini kaldırıp kendi göğsünün tam ortasına hafifçe vurdu. “Oysa biz, o duyguları yok etmeye çalışmıyoruz; onları taşımayı, onlarla birlikte yürümeyi öğreniyoruz.”

Odanın içerisinde tekrar kısa bir sessizlik oluştu.

Habel, oturduğu sandalyede başını arkaya doğru atıp tavana baktı. “Peki ya ben?” diye sordu, sesindeki o ironiyi bir kenara bırakarak. “Benim durumum ne olacak?”

Lucien, bakışlarını Kael’den çekip sarışın gence döndü. “Sen ne hissediyorsun, Habel?”

Habel bu kez o her zamanki gevşek tarzıyla hemen bir laf yetiştirmedi. Bir süre sessizce düşündü. Bakışları odanın zemininde gezindi. Sonra umursamazca omuz silkti.

“…Kocaman bir boşluk,” dedi fısıltı gibi.
“Garip olan ne biliyor musun komutanım? İçimdeki o öfke uyandığı zaman, kendimi çok daha iyi, çok daha canlı hissediyorum. Ellerimin titremesi kesiliyor. Kafamın içindeki o uğultular sessizleşiyor.” Parmaklarını sıkıca yumruk yaptı, eklemleri beyazlaştı. “O kırmızı renkli hırçın aura, bana bu dünyadaki her şeyden daha çok huzur veriyor.”

Lucien’ın yüz hatları bu itirafla birlikte daha ciddi bir hâl aldı “İşte tam olarak bu hissettiğin şey, senin sonunu getirecek olan en tehlikeli aşama.”

Habel tek kaşını kaldırarak komutanına baktı.

Lucien, durumun ciddiyetini vurgulayarak açıkladı: “Bazı yüksek potansiyelli kullanıcılar, bir süre sonra farkında olmadan içlerinde ölümcül bir kortizol bağımlılığı geliştirirler. Sadece öfkeli, sınırda veya tehlikedeyken kendilerini gerçekten canlı ve var hissederler. Ve bu durum ilerledikçe, dışarıdaki o normal, sakin sivil hayat onlara tamamen anlamsız, bomboş gelmeye başlar.”

Kael, yavaşça başını çevirip Habel’e baktı. Ve hayatında ilk kez… Çocuğun o alaycı, umursamaz maskesinin ardına gizlenmiş olan o devasa ruhsal yorgunluğu, o saf tükenmişliği gerçekten gördü.

Lucien acımasız dürüstlüğüyle devam etti: “Bozulma dediğimiz şey, sadece insan bedeninin et ve kemik olarak mutasyona uğraması demek değildir, Habel. Zamanla zihin de o karanlığa adapte olur. Şiddete, korkuya ve o yıkıcı güce bağımlı hale gelir.” Komutan, ardından gence doğru bir adım atarak boynundaki o ince halkaya baktı. “İşte bu yüzden, sen mühürlenmiş olmana rağmen Departman’ın gözünde hâlâ en yüksek riskli denek grubundasın.”

Habel, bu ağır söze karşı hafifçe sırıtmaya çalıştı, “Madem bu kadar riskliyim, neden beni bu odadan salıyorsunuz o zaman?”

“Çünkü Müdür Adrian Vale senin için çok büyük bir bürokratik risk aldı,” dedi Lucien.

Tam o saniyede, ağır metal kapının hemen üzerinde bulunan kırmızı renkli ikaz ışığı söndü. Odanın içindeki hoparlörlerden ince, mekanik bir bip sesi yükseldi:

[ SON STABİLİZASYON TESTİ BAŞARIYLA TAMAMLANDI ]

[ GEÇİCİ MÜHÜRLER KALDIRILABİLİR ]

Habel, oturduğu sandalyede hemen dikleşti, gözleri parladı resmen. “Sonunda be.”

Kapı yüksek bir sesle açıldı. İçeriye üzerlerinde beyaz tıbbi önlükler olan iki tane Departman görevlisi girdi. Ellerinde, mühürleri sökmek için tasarlanmış ince metal söküm aparatları taşıyorlardı. Görevliler ilk olarak Habel’in yatağının yanına doğru adımladılar.

Görevli, Habel’in boynundaki o büyük, kaba baskı aparatının alt kısmındaki kilit noktasına cihazı yerleştirdi.

TİK.

Mekanik bir ses duyuldu. Cihazın üzerindeki tüm o mavi ışıklar saniyeler içinde söndü. Haftalardır Habel’in ciğerlerine giden havayı ve aurasını baskılayan o kalın aura stabilizasyon mührü sınırı boynundan tamamen serbest kaldı. Ama o ince, resmi askeri boyun halkası yerinde kalmaya devam etti.

Habel, özgür kalan boynunu eliyle hafifçe ovuşturdu, derin bir nefes aldı. “…Vay be. Resmen özgürlük gibi bir şey bu.”

Görevli, elindeki aparatı çantaya koyarken soğuk bir sesle adamı düzeltti: “Özgürlük değil, Bunun adı gözetimli özgürlük.”

Görevliler ardından Kael’e doğru yöneldiler. Kael, adamların elindeki o soğuk metal aparatları görünce istemsizce göğüsünde bir irkilme hissetti, omuzları kasıldı.

Lucien, onun bu ani reaksiyonunu fark ederek araya girdi. “Sakin ol, Kael.”

Görevli, Kael’in arkasına geçerek omurgasına haftalar önce takılmış olan o siyah mekanik parçaları tek tek, dikkatlice sökmeye başladı.

TSSSK.

Mühürün son parçası çözülür çözülmez, Kael’in tüm bedeni yatağın üzerinde hafifçe irkildi. Çünkü haftalar süren o sessizliğin ardından ilk kez… İçindeki o devasa, o zifiri siyah-kızıl uğultunun çok küçük, minik bir kısmını yeniden derisinin altında hissetmeye başlamıştı.

Bu his çok hafifti. Çok uzaktaydı. Ama oradaydı, canlıydı.

Kael, ciğerlerini doldurarak derin, sarsıcı bir nefes aldı. Sırtındaki o tonlarca ağırlıktaki beton blok hissi tamamen kaybolmuştu.

Görevli, sökülen cihazları çantaya yerleştirip geri çekildi. “Aura stabilizasyon mührü resmi olarak kaldırılmıştır.”

Kael’in bileğindeki o Kortizol ölçüm cihazı ise yerinden milim oynatılmadı, resmi bir bileklik gibi bileğinde kaldı. Kırmızı ekranı, loş odada hâlâ yanıp sönmeye devam ediyordu: CORTISOL %12.

Komutan Lucien Voss, kollarını çözerek her iki gencin de gözlerinin içine tek tek baktı.

“Artık mühürsüzsünüz,” dedi, sesindeki o ağır, askeri tonu iyice hissettirerek. “Yani bu saatten sonra dış dünyada ya da orada yapacağınız her küçük hata… Departman kurallarına göre gerçek ve geri dönüşü olmayan bir hata sayılacak.”

Habel, üstünü düzeltirken hafifçe sırıttı. “Gerçekten yine içimizi açan, bizi acayip motive eden bir konuşma oldu komutanım, sağ ol.”

Lucien, onun bu lafına takılmadan doğrudan arkasını döndü ve yavaş adımlarla kapıya doğru yöneldi. “Bir saat sonra buradaki işlemleriniz bitiyor ve hastaneden tamamen ayrılıyoruz.”

Kael, kaşlarını hafifçe çatarak sordu: “…Nereye gidiyoruz komutanım?”

Lucien, arkasını bile dönmeden, kapıdan çıkarken son noktayı koydu:

“Akademiye.”

Ve o kelime odanın içerisinde yankılandığı an. Hayatlarında ilk kez, hem Kael’in hem de Habel’in göğsünün tam ortasında tamamen aynı, sarsıcı his peydah oldu.

Gerginlik.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı