Siren sesleri çoktan susmuştu. Şehrin bu talihsiz köşesi, dış dünyadan tamamen soyutlanarak mutlak bir karantina bölgesine çevrilmişti. Sokağa çıkan bütün ana caddeler ve ara geçitler, askeri düzeydeki ağır çelik bariyerlerle mühürlenmiş; sivil halk kilometrelerce uzağa, güvenli alanlara tahliye edilmişti. Kasvetli gökyüzünde birer akbaba gibi dönen siyah insansız hava araçları, gecenin sessizliğini durmaksızın aynı mekanik, ruhsuz anonsla bölüyordu:
“Yüksek Seviye Aura Çöküşü tespit edildi.”
“Lütfen bulunduğunuz bölgeyi derhal terk edin.”
Ama artık bu sokakta, o metalik sesi duyup itaat edebilecek durumda olan kimse kalmamış gibiydi. Cadde, iki taraftan gelen devasa güçlerin baskısı altında adeta çökmüştü. Çevre binaların camları çoktan parçalara ayrılmış, asfaltta derin, dipsiz yarıklar oluşmuştu. Yağmurdan kalan su birikintileri, Kael'in bedeninden sızan o tekinsiz ışığın altında siyaha yakın, uğursuz bir kızıla boyanmıştı. Genç çocuğun etrafında yükselen aura dalgası, gökyüzüne doğru bir sütun gibi uzanıyor, tepelerindeki ağır bulutların rengini bile zehirli bir tona büründürüyordu.
Hava öylesine ağırdı ki, göğüs kafesini şişirip nefes almak bile insanı fiziksel olarak yoruyordu. Alandaki A.C.D ajanlarının çoğu çoktan geri çekilmişti. Bazıları hâlâ kaldırım kenarlarında baygın halde yatıyor, bilinci açık olanlar ise Kael’in olduğu yöne bakmaya bile cesaret edemiyordu. Çünkü etrafa yayılan bu ezici baskı yalnızca fiziksel bir güç uygulamıyordu; doğrudan insanın zihnine dokunuyor, ruhun en derinlerinde saklanan o eski korkuları, pişmanlıkları tırnaklarıyla kaşıyordu.
Kadın komutan, kulağındaki iletişim cihazından gelen cızırtılı onay sesini duyunca gözlerini kısa bir süreliğine minnetle kapattı. Göğsünü dolduran soluğu titreyerek dışarı verdi.
“…Sonunda,” diye mırıldandı. “…Geldiler.”
O anda, sokağın dumanlı girişinden, tüm o kaosu bıçak gibi kesen ağır, ritmik ayak sesleri yükseldi.
TOK.
TOK.
TOK.
Kael, zihnindeki o mahşer yerinden bir anlığına sıyrılarak başını yavaşça sokağın girişine doğru kaldırdı. İlginçtir ki, o ayak seslerinin yaklaşmasıyla birlikte, etrafında deli gibi dalgalanan kızıl-siyah aura bile bir anlığına duraksamış, sakinleşmiş gibiydi.
Sisin içinden üç figür ağır adımlarla yürüyerek çıktı. Sokakta konuşlanmış diğer ajanlar, bu üç kişiyi gördükleri anda derin bir saygı ve korkuyla istemsizce geriye doğru çekildiler. Onların gelişiyle birlikte, sokağın tavanına çökmüş olan o boğucu atmosfer bile yön değiştirdi. Çünkü bu gelenler, emir komuta zincirindeki sıradan aura kullanıcıları değildi.
Üçünün de etrafında yüksek yoğunluklu bir enerji alanı dönüyordu. Ancak bu güç, Kael’in kontrolsüzce etrafı yakıp yıkan aurasına hiç benzemiyordu. Onların enerjisi dışarıya doğru vahşice taşmıyor, can yakıcı bir ateş gibi etrafa kıvılcımlar saçmıyordu. Akıyordu. Tıpkı dingin bir nehir gibi sakin, yoğun ve kusursuz bir disiplinle kontrol edilen o enerji, bedenlerinin etrafında milimetrik, ince bir katman hâlinde dolaşıyordu.
En önde duran adam, heybetli ve uzun boyluydu. Siyah askeri üniformasının yakası hafifçe aralanmıştı; sol boynundan çenesine doğru uzanan eski, derin yara izleri patlayan sokak lambalarının loş ışığı altında çiğ bir netlikle parıldıyordu. Ama adamda asıl dikkat çeken, insanı kendine çeken şey gözleriydi. Tamamen, bir mermer kadar sakindiler. Karşılarındaki o kıyamet senaryosuna rağmen, o gözlerde tek bir korku kırıntısı, tek bir tereddüt izi bile yoktu.
Kadın komutan, adamın önünde saygıyla başını eğdi. “Kızıl Birlik intikal etti…” diye fısıldadı.
Birlik kaptanı, Kael’e birkaç metre kala adımlarını kesti. Keskin bakışlarını genç çocuğun üzerinde, ardından çevredeki yıkımın, parçalanmış asfaltın ve havada asılı kalan o zifiri siyah çatlakların üzerinde sessizce gezdirdi. Durumu saniyeler içinde analiz ettikten sonra, sesindeki o sarsılmaz sakinliği bozmadan düşük bir tonla konuştu:
“…Daha çocuk.”
Yanındaki genç ajan, Kael'in arkasındaki o amorf gölgeyi görünce dişlerini sıktı. “Bu baskı çocuk seviyesinde değil ama, kaptan.”
Üçüncü kişi ise tek bir kelime bile etmedi. Elleri ceplerindeydi; sadece mesafeli, profesyonel bir merakla Kael’i izliyordu.
Öndeki adam, bakışlarını yeniden Kael’in kıpkırmızı gözlerine dikti. “Adım Lucien,” dedi. Sesi pürüzsüz ve derindi.
Öne doğru tek bir adım attı. Lucien'ın adım atmasıyla birlikte, etrafında dönen o büyüleyici, jilet gibi keskin gümüş aurası asfaltın üstüne ince gümüş çizgiler, kılcal damarlar halinde aktı. Ancak inanılmaz bir şekilde, o yoğun enerjiye rağmen yerdeki tek bir taş parçası bile çatlamadı, tek bir toz tanesi bile yerinden oynamadı. Bu ham bir güç gösterisi değildi. Bu kontrolün ta kendisiydi. Mutlak, tanrısal bir kontrol.
“İnfaz biriminin kaptanıyım.”
Kael, karşısındaki bu sarsılmaz duvarı hissettiği anda etrafındaki kızıllık ani bir refleksle vahşice genişledi. Enerjinin içindeki o siyah çatlaklar birer zehirli sarmaşık gibi büyüdü, havadaki atmosferik basınç bir kez daha yön değiştirdi. Arkadaki bazı ajanlar bu ağır dalga yüzünden istemsizce geriye kaçarken, Lucien’ın yüzündeki tek bir kas bile kıpırdamadı. Gümüş aurası, kızıl dalgayı bir kalkan gibi göğüsledi.
Lucien, gözünü hedeften ayırmadan arkasına seslendi: “Kortizol seviyesi?”
Kadın komutan hemen arkasından cihazı kontrol ederek cevap verdi: “Üç yüzü geçti!”
Sokaktaki rütbeli rütbesiz birkaç kişinin yüzü bu veriyle birlikte anında gerildi. Çünkü normal bir insanın dayanabileceği biyolojik sınır yüzdü. O sınırı geçenlerin sinir sistemi anında iflas eder, iç organları parçalanır ve zihinleri geri dönülemez bir deliliğe teslim olurdu. Ama karşılarındaki bu çocuk, o sınırın fersah fersah ötesinde olmasına rağmen hâlâ ayaktaydı.
Lucien bunu birkaç saniye boyunca sessizce, zihnine kazır gibi izledi. Sonra çok hafif bir tonda nefes verdi.
“Öfkepati…”
Bu kelime, o sokakta ilk kez biri tarafından bu kadar net ve yüksek sesle telaffuz ediliyordu. Kael’in iğne deliği kadar küçülmüş göz bebekleri, bu kelimeyi duyduğu an hafifçe titredi.
Lucien konuşmaya devam etti, sesi adeta tıbbi bir teşhis kadar soğuktu: “Çevresindeki insanların acısını, korkusunu ve panik dalgalarını bir sünger gibi emiyor. Ve vücudu, topladığı bu ham yıkımı durmaksızın Kortizole dönüştürüyor.”
Yanındaki genç ajan şaşkınlıkla kaptanına döndü. “Böyle bir döngü biyolojik olarak mümkün mü?”
Lucien gözünü Kael’den ayırmadan, keskin bir sesle cevap verdi: “Normalde değil.” Bakışları kısa bir süre için Kael’in yüz hatlarını bir örümcek ağı gibi saran o siyah, çürümüş çatlaklara kaydı. “Ama o zaten normal değil.”
Kael’in etrafındaki aura, zihnindeki acıların harlanmasıyla yeniden büyümeye başladı. Yerdeki irili ufaklı taş parçaları yerçekiminden kurtularak havada asılı kaldı; sokaktaki kırık cam parçaları yüksek frekanslı bir sarsıntıyla titreşmeye başladı. O zifiri siyah bozulma çizgileri artık çocuğun elmacık kemiklerine, göz pınarlarına kadar ulaşmıştı.
Ve Kael dudaklarını aralayıp konuştuğunda, artık tek bir ses çıkmıyordu:
“Başım…” Bir çocuğun çaresiz sesi.
“…Çok…” Yaşlı, yorgun bir kadının hırıltısı.
“…Acıyor…” Karanlıkta hıçkıran fısıltılar, boğuk çığlıklar…
Sanki yüzlerce ölü ruh, aynı boğazın içinden, aynı acıyla dünyaya haykırıyordu. Lucien’ın mermer kadar sakin olan gözleri ilk kez ciddi bir sertlikle kısıldı.
“Tamamen çökerse, bu şehir bloğuyla birlikte tüm şehir ölür.”
Bir sonraki salisede, Kael hareket etti. Bastığı asfalt zemin büyük bir patlamayla havaya uçtu. Kael, zamanı ve mekânı büken bir hızla, saniyenin onda biri kadar bir sürede Lucien’ın tam önüne ulaştı ve ölümcül yumruğunu adamın suratına doğru savurdu.
Ama Lucien yalnızca başını milimetrik bir hareketle hafifçe yana eğdi. Yumruk, adamın yanağının birkaç santim uzağından yırtıcı bir rüzgarla geçti. Kael'in yumruğundan çıkan o devasa şok dalgası, Lucien'ın arkasındaki katlı binanın beton cephesini darmadağın ederek aşağı indirdi.
Lucien buna rağmen karşı bir ölümcül saldırı yapmadı. Sadece inanılmaz bir soğukkanlılıkla elini uzattı ve Kael’in o ham yumruğu savuran bileğini bir demir pençe gibi yakaladı.
Ve tam o anda, Kael’in kıpkırmızı gözleri şokla büyüdü.
Çünkü hayatında ilk kez… Birinin aurasında en ufak bir korku, en ufak bir panik ya da öfke hissetmiyordu. Taşma yoktu. Kaos yoktu. Bozulma'nın o kirli kokusu yoktu. Lucien’ın etrafını saran o asil gümüş aura, bir cerrahın neşteri kadar keskin, kusursuz bir disiplinle hareket ediyordu. Kael oradan emebilecek tek bir zayıf duygu bile bulamamıştı.
Lucien, gözlerinin içine bakarak sakin ama buz gibi bir sesle konuştu:
“Öfke, bir güç değildir.”
Kael, bileğini kurtarmak için vahşi bir hırsla tekrar saldırmaya çalıştı. Lucien, aynı salisede Kael’in bileğini acımasızca dışa doğru büktü, ardından çocuğun dengesini bozmak için diz kapağına sert ve tok bir tekme indirdi.
ÇAT!
Asfalt zemin darbenin etkisiyle çatladı. Kael, dövüşün başından beri ilk kez acıyla dizlerinin üstüne çökmek zorunda kaldı. Ama Lucien ona nefes alma fırsatı tanımadı, geri çekilmedi.
“Öfke…”
Kael, diz çöktüğü yerden vahşi bir hayvan gibi yeniden ileri atıldı. Bu kez Lucien, gövdesini hafifçe döndürerek sağ dirseğini doğrudan Kael’in göğüs kafesinin tam ortasına vurdu. Patlama benzeri o tok et sesi cadde boyunca yankılandı. Kael, aldığı darbenin muazzam ağırlığıyla asfaltın üstünde metrelerce geriye doğru sürüklendi.
“…yalnızca bir yakıttır.”
Lucien’ın etrafındaki gümüş aura aniden daha da yoğunlaştı, parlaklığı arttı. Ama hâlâ tek bir damlası bile dışarıya gereksizce taşmıyordu.
“Kontrol etmeyi bilmeyen…”
Kael, göğsünü tutarak yeniden, sanki acıyı hiç hissetmiyormuş gibi ayağa kalktı. O zifiri siyah bozulma damarları artık boynundan yukarı, tüm çehresine yayılmıştı. Arkasındaki o hayaletli devasa siluet göğe doğru yükseliyor, bulutların içini kan kırmızısı bir ışıkla boyamaya devam ediyordu.
“…en nihayetinde kendini yakar.”
Bir anda Kael, içindeki o yüzlerce sesle birlikte acı dolu bir feryat kopardı. Ve gövdesinden taşan kızıl-siyah aura, devasa bir kubbe gibi bütün şehir bloğunu tek bir saniyede kapladı. Gücün ağırlığı karşısında bazı zayıf ajanlar oldukları yerde bilincini kaybederek yere yığıldı. Habel, kulaklarını elleriyle bastırarak acı içinde çığlık attı.
A.C.D uzmanlarının elindeki el sensörleri ve ekranlar, gelen enerji verisi karşısında adeta çıldırdı, dijital bip sesleri birbirine karıştı.
%320…
%340…
%370…
Lucien, hayatında ilk kez kaşlarını hafifçe çattı. Çünkü Kael’in Kotizol seviyesi durmuyordu; biyolojik sınırları parçalayarak yükselmeye devam ediyordu.
Lucien derin, sakin bir nefes verdi. Sonra, dövüşün başından beri ilk kez kendi aurasını, o gümüş zincirleri tamamen serbest bıraktı.
Gözleri kamaştıran, saf gümüşten bir baskı dalgası bütün sokağı bir anda doldurdu. Ama bu güç Kael’inkinden tamamen farklıydı. Kaotik değildi, darmadağınık değildi. Keskin, soğuk ve askeri bir disiplinin ürünüydü; her bir enerji zerresi kusursuz bir savaş makinesi gibi tıkır tıkır işliyordu.
Yan tarafta zorlukla ayakta duran ajanlardan biri istemsizce fısıldadı: “…Yüzde yüz Gümüş Kontrolü…”
Lucien, gözlerini Kael’in o karanlığa gömülen suretine kilitledi. Sesi son kez yankılandı sokağın duvarlarında:
“Eğer kendini tamamen kaybedersen…”
Ayağını hafifçe geriye doğru çekti, gümüş ışık bacaklarında yoğunlaştı.
“…Seni burada öldürmek zorunda kalırım.”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı