insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Kael’in eli tekrar, Habel’in göğsünde sanki etle tırnak gibi kenetlenmişti. Aralarında bir damar gibi akan kızıl-siyah aura, her saniye Habel’in bedenini kemiren o Bozulma’yı kökünden söküp koparıyordu. Ancak bu arınmanın ölümcül bir faturası vardı; Habel’in seviyesi hızla düşerken, açılan boşluğu başka bir şey, çok daha karanlık bir bedel dolduruyordu.

Lucien, o dehşet verici sirkülasyonu ilk fark eden kişi oldu. Gözleri dehşetle açılırken sesi caddede yankılandı:
“Geri çekil…” Adımları öne doğru atıldı, sesi bir komutanın çaresiz haykırışına döndü. “KAEL, YETER!”

Fakat Kael sağır olmuştu. Zihni artık sadece Habel’in fiziksel acısıyla kavrulmuyor, onun ruhunun en karanlık odalarında geziniyordu. Bir insanın en saf korkusu, boğulduğu pişmanlığı, geçirdiği o cinnet anı, kendine duyduğu nefret ve hepsinden öte… ölme arzusu. Her bir duygu, Kael’in sinir sistemine kızgın bir yağ gibi doğrudan akıyordu.

Bedeni, bu ağır zihinsel ve ruhsal yükün altında şiddetle sarsılmaya başladı. Ardından, caddede kemik kıran bir ses duyuldu: ÇAT.

Kolundaki siyah damarlar, sanki serbest kalmış sarmaşıklar gibi genişledi. Ancak bu kez rastgele yayılmıyorlardı; derisinin hemen altına, insan aklının sınırlarını zorlayan karanlık bir alfabe kazınıyordu. Kaburgayı andıran kıvrımlı desenler, gözkapaklarını andıran tekinsiz çizgiler ve antik, anlamlandırılamayan semboller Kael’in tenini istila etti.

Lucien’ın yüzündeki her bir kas gerildi. “…Mutasyon,” diye fısıldadı.

Hemen arkasındaki kadın ajan, dehşet içinde bir adım geri çekilerek fısıldadı: “Bu artık bozulma değil…”

Kael’in cortisol seviyesini ölçen cihazlar adeta delirme sınırındaydı. %110. %180. %240… Göstergeler yukarı fırlıyordu çünkü Kael artık sadece kendi trajedisini taşımıyordu; Habel’in o uçuruma yuvarlanışını da kendi içine, ruhunun derinliklerine çekmişti.

Ve o anda, aura tamamen eksen değiştirdi. Sokaktaki her bir canlı, havadaki oksijenin çekildiğini, atmosferin bir kurşun gibi ağırlaştığını hissetti. O tanıdık kızıllık yavaşça kayboluyordu; çünkü kızıl aura saf öfkeydi. Şimdiyse öfkenin ötesinde, çok daha kadim ve boğucu bir siyahlık Kael’in etrafını sarmaya başladı.

Işık, onun bedenine ulaştığı an kırılmıyor, adeta bir kara delik tarafından yutuluyordu. Yakındaki sokak lambalarının cılız ışığı bile Kael’in etrafındaki o zifiri karanlığa değdiği an sönükleşti, gücünü yitirdi.

A.C.D. ajanlarından biri titreyen bir sesle mırıldandı: “…Aura’nın rengi değişti.”

Lucien tek bir kelime bile edemedi. Hayatı boyunca sayısız cephede savaşmış, sayısız canavarla yüzleşmişti ama ilk kez böyle bir şeye tanık oluyordu.

Kael’in sırtı, sanki görünmez zincirlerle gerilmiş gibi aniden kasıldı. ÇAT. ÇAT. Omurgasının üzerinden, eti yırtarak yükselen siyah çıkıntılar belirdi. Kemiklerin kırılma ve yeniden şekillenme sesi bütün cadde boyunca yankılandı. Hemen ardından, iki devasa kanat iki yana açıldı. Tamamen zifiri, tamamen siyahtı. Üzerlerinde tek bir tüy bile yoktu; sanki yoğunlaşmış saf aura, somut bir karanlığa dönüşmüştü.

Kael’in dudaklarının kenarından koyu, sıcak bir kan süzüldü. Ama asıl ürkütücü olan yüzüydü. Dişleri bir insanınki gibi değildi artık; uzamış, sivrilmiş ve vahşileşmişti. Gözlerindeki o parlak kırmızı renk ise yavaş yavaş kararıyor, yerini kör bir kuyuya bırakıyordu.

Konuştuğunda, çıkan ses artık bir gence ait değildi. Derinden gelen, yankılı ve uğultulu bir ses dalgasıydı; sanki boş, karanlık bir mezarın içinden fısıldıyordu:

“…çok fazla…”

Lucien’ın içgüdüleri en üst perdeden alarma geçti. Bu seviyedeki, bu yoğunluktaki bir aura dalgası tek bir saniyede bütün bir şehri haritadan silebilirdi.

Bir sonraki salisede, Kael gökyüzüne doğru sıçradı.

PATLAMA.

Asfalt, muazzam bir basınçla içeri doğru göçerken yakındaki binaların camları aynı anda tuzla buz oldu. Sokaktaki insanlar patlamanın şok dalgasıyla yere savruldu. Siyah kanatlarını gökyüzünün bağrında açan Kael, bulutların arasına kadar yükseldi.

Ve tam orada, içindeki tüm aurasını serbest bıraktı.

Gökyüzü, sanki gece vaktinden önce gelmiş gibi aniden karardı. Şehrin tam üzerinde, devasa bir halka girdap gibi dönmeye başladı. Dalga dalga yayılan aura, kilometrelerce uzağa ulaştı. O an şehirdeki insanlar, hiçbir sebep yokken, içlerindeki gizli yaralar tetiklenmiş gibi aynı anda ağlamaya, öfkelenmeye ve derin bir paniğe kapılmaya başladı. Çünkü Kael’in aurası artık sadece fiziksel bir baskı uygulamıyordu; insan ruhunun en derinlerinde saklanan o kadim karanlığı uyandırıyordu.

Lucien, başını kaldırıp gökyüzündeki o kara kıyamete baktı. Ve hayatında ilk kez, iliklerine kadar işleyen o gerçek korkuyu tattı.

“Bu çocuk…” diye mırıldandı.

Siyah halka gökyüzünü yutmaya devam ederken, Kael’in bedeni birdenbire şiddetle kasıldı. O yoğunlaşmış karanlıktan oluşan kanatlar çatlamaya, siyah aura parça parça dökülmeye başladı. Bir insan bedeni, ne kadar güçlü olursa olsun, bu seviyedeki bir gücü taşıyamazdı; et ve kemik isyan ediyordu. Kael’in gözleri son bir gayretle normale dönmeye çalıştı ve hemen ardından bilincini tamamen kaybetti.

Bedeni, gökyüzünün o soğuk boşluğundan bir taş gibi yere düşmeye başladı.

Lucien, reflekslerinin getirdiği o muazzam hızla hareketsizliği bozdu. Gümüş aura, ayaklarının altında bir bomba gibi patladı. Bir binanın duvarına bastı, oradan diğerine sıçrayarak dikey bir hız kazandı. Havada bir gölge gibi süzüldü ve Kael’in yere çakılmasına saniyeler kala onu havada yakaladı.

PATLAMA.

İkisinin ağırlığı asfalta indiğinde, momentumun etkisiyle metrelerce sürüklendiler. Lucien’ın kolları aldığı darbenin ve yükün etkisiyle titriyor, nefesi düzensiz çıkıyordu. Kael’in bedeni ise sanki bir yangının ortasından çıkmış gibi kavrulmuştu. O karanlık alfabeyi oluşturan siyah damarlar hâlâ teninin üzerinde duruyordu ama o boğucu aura tamamen kaybolmuştu.

Caddeye, toz bulutlarının arasında ağır bir sessizlik çöktü. Uzakta, Habel hareketsizce yatıyordu. Bozulma tamamen durmuştu. Göğsü inip kalkıyordu; yaşıyordu.

Kadın ajan, şokun etkisinden sıyrılarak yavaşça fısıldadı: “…Kurtardı.”

Lucien ise gözlerini Kael’in o hırpalanmış, mutasyona uğramış bedeninden bir an bile ayırmadı. Yüzü mermer gibi sert ve ifadesizdi.

“Hayır,” dedi Lucien, bakışları çocuğun tenine kazınan o siyah damarlara kayarken. “…bedelini ödedi.”




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı