Hastane koridorunun dışı, uzun süredir o alışıldık sakinliğinden uzaktı. Ağır metal kapının ardından boğuk ayak sesleri, bastırılmaya çalışılan şiddetli tartışmalar ve kesik kesik gelen askeri telsiz cızırtıları yükseliyordu. Dışarıdaki Aura Bastırma Departmanı personeli, içerideki anomali hakkında bir türlü ortak bir karara varamıyordu.
“O odaya girmek zorunda, mühür prosedürü bunu gerektiriyor!”
“Ben o çocuğun yanına yaklaşmam, raporları görmedin mi?”
“Bu doğrudan üst kurulun kesin emri, itiraz hakkımız yok!”
Menteşelerinden zorlanan kapı aniden sertçe ardına kadar açıldı. İçeriye ilk olarak iki tane tam teçhizatlı aura bastırma görevlisi adım attı. Siyah resmi üniformalarının üzerindeki mavi mühür çizgileri, odanın loş kırmızı acil durum aydınlatmasında birer tehdit gibi parıldıyordu. Hemen arkalarından ise beyaz önlüğü kırışmış, yaşlı ve çelimsiz bir doktor göründü.
Yaşlı adam daha içeriye ilk adımını atar atmaz adımları bıçak gibi kesildi. Bakışları, odadaki kimseyi görmeksizin doğrudan yatağın kenarında oturan Kael’e kaydı. O saniyede adamın tüm yüz kasları gerildi, göz bebekleri titredi.
Komutan Lucien, bu ani reaksiyonu fark ederek yerinden hafifçe doğruldu. Sesi buz gibiydi: “…Sorun nedir?”
Görevlilerden biri, elindeki dijital askeri tableti havaya kaldırdı. “Hedef üzerinde fiziksel mutasyon taraması yapılması gerekiyor. Üst kurulun doğrudan talimatı var.”
Yaşlı doktor, arkasındaki görevlinin sözünü keserek panikle araya girdi. “Hayır… Hayır, ben—” Zorlukla yutkundu, alnından aşağı soğuk bir ter damlası süzüldü. “Ben bu şeye daha fazla yaklaşamam.”
Odadaki hava bir kez daha ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Departman Müdürü Adrian Vale, pencerenin önünden başını yavaşça ve soğuk bir asaletle çevirdi. “Doktor,” dedi sadece. Tek bir kelime, ama emredici.
Yaşlı adamın alnında biriken ter damlaları artık gözle görülür bir hal almıştı. Elindeki tıbbi panoyu ve kalın dosyayı, sanki o ince kağıtlar kendisini odadaki canavardan koruyabilecek kalın bir kalkanmış gibi sıkıca göğsüne bastırıyordu.
“Ben… Ben o gizli dosyayı okudum,” dedi doktor, sesi feci şekilde titreyerek. “Üçüncü Aşama zifiri siyah damar oluşumu… Ölçülemeyen bir kortizol tepkisi… Kurallara meydan okuyan bilinmeyen bir aura davranışı…”
Kael, yatağın kenarında başı öne eğik bir şekilde sessizce oturmaya devam ediyordu.
Doktor korkuyla geriye doğru bir adım attı. “Bu çocuk stabil değil. Her an patlamaya hazır bir bomba!”
Habel, yan yataktan burnundan hafifçe gülerek alaycı bir ses çıkardı. “İşte başlıyoruz, klasik Departman korkaklığı.”
Lucien’ın keskin gözleri doktorun üzerinde sabitlendi. “Profesyonel davranın, doktor.”
Doktor, komutanın bu soğukkanlı uyarısı karşısında aniden çılgına dönmüş gibi sesini yükseltti: “Profesyonel mi?! Komutan Voss, siz neden bahsettiğinizin farkında mısınız? Tek bir çığlığıyla, tek bir öfke patlamasıyla koskoca bir şehrin yarısını bayıltan, felç eden çocuk tam karşımızda duruyor!”
Kael, adının geçmesiyle birlikte istemsizce başını kaldırıp yaşlı doktora doğru baktı.
Ve tam o salisede… Kalbinin, göğüs kafesinin en derin yerine sanki kızgın bir demir saplandı. Bu sıradan bir duygu ya da acı değildi. Hayır—bu doğrudan ruhuna çarpan biyolojik bir sinyaldi.
Kael, yaşlı doktorun içindeki o saf, çiğ korkuyu hissetti. Hem de inanılmaz bir netlikle. Adamın göğsünün içinde çılgınlar gibi hızlanan kalp atışlarını, korkudan kasılmış sinir uçlarını, damarlarında fışkıran adrenalini ve tavan yapan Kortizol seviyesini kendi bedeninde duyumsadı. Sanki adamın zihni, Kael’in beyninin içinde avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
Kael’in nefes alışı ağırlaştı. İçindeki bu ani uğultu yüzünden iki eliyle birden başını tuttu. “…Kes şunu,” diye mırıldandı acıyla.
Doktor olduğu yerde donakaldı. “Neyi?”
Kael’in kaşları acıyla ortadan ikiye bölündü, dişlerini sıktı. “Çok ses var… Kafamın içi çok gürültülü…”
Lucien’ın yüz hatları anında gerildi. Çünkü Kael’in hemen baş ucundaki dijital monitör, ani bir reaksiyonla çılgınlar gibi ötmeye başlamıştı:
KORTİZOL: %7… %11… %19…
Kael’in parmak uçlarından sızan o ince, zifiri siyah-kızıl çizgiler yeniden çılgınca kabarmaya, etrafında dönmeye başlamıştı. Yaşlı doktor bu manzarayı görünce büyük bir panikle arkasındaki duvara doğru kaçtı. “Bakın! İşte bakın! Yeniden başlıyor, dönüşüyor!”
Doktorun o saf, dizginsiz ölüm korkusu… Bir baraj kapısı açılmış gibi Kael’in içine aktı. Bir anda, tek bir salisede.
Kael’in göz bebekleri dehşetle küçüldü. Göğsü, sanki üzerine tonlarca ağırlıkta bir beton blok çökmüş gibi sıkıştı. Sanki o odada duran herkesin, görevlilerin, doktorun, hatta kapının arkasındaki askerlerin tüm sinir sistemleri gizli, görünmez kablolarla aynı anda onun kendi bedenine bağlanmıştı.
Görevlilerin elindeki silahları sıkarken yaşadığı o gerginlik… Köşedeki hemşirenin nefesini kesen ani panik atağı… Doktorun iliklerine kadar işleyen o hayatta kalma dürtüsü ve ölüm korkusu… Hepsi Kael'in ruhunda üst üste binerek devasa bir dalgaya dönüştü.
Kael dişlerini birbirine vurarak inledi: “…Kesin… Yeter artık, kesin…”
KORTİZOL: %34.
Odanın tavanındaki kırmızı acil durum ışıkları feci şekilde kırpışarak titredi. Duvardaki tüm dijital monitörlerin ekranları yoğun bir parazit dalgasıyla cızırdamaya başladı.
Ve bir sonraki saniyede—
BOOOOM.
Odadaki tüm elektronik ekranlar aynı anda büyük bir gürültüyle patladı. Cam parçaları ve şarapneller havada uçuşarak büyük bir gürültüyle yere saçıldı. Tavandaki kırmızı ışıklardan biri patlayarak söndü, odayı daha da karanlık bir dehlize çevirdi. Kael'in bedeninden yayılan o sessiz baskı dalgası, altındaki ağır metal yatağı sürterek birkaç santim kenara kaydırdı.
Köşedeki hemşirelerden biri, göğsünü tutarak çaresizlik içinde dizlerinin üzerine çöktü. “Nefes… Nefes alamıyorum…” diye hıçkırdı.
Sağ taraftaki görevlilerden birinin burnundan, odadaki feci basınç yüzünden bir sicim gibi kan sızmaya başladı. Doktor arkasını dönüp kapıya doğru kaçmaya yeltendi ama attığı birkaç adımdan sonra olduğu yerde çakılı kaldı.
Çünkü Kael’in aurası, artık tamamen gözle görülür, somut bir sis tabakası haline gelmişti. Koyu kızıl, kan kırmızısı bir zemin… Ve o zeminin içinde tıpkı yaşayan yılanlar gibi durmaksızın kıvrılan zifiri siyah çizgiler. Üstelik bu aura dışarıya doğru taşmıyordu; aksine, odanın içindeki havayı, alanı kendi içine doğru acımasızca sıkıştırıyordu. Sanki hastanenin kalın beton duvarları yavaşça içeri doğru yaklaşıyor, odayı daraltıyordu.
Doktorun moraran dudakları titredi. “…Canavar,” diye fısıldadı dehşetle.
Bu kelime adamın ağzından döküldüğü tam o salisede, Kael’in yüzündeki o insani ifade tamamen kayboldu. Bir anlığına gözlerinin önünde, otobandaki o kabus gecesi tüm çıplaklığıyla yeniden belirdi. O bitmek bilmeyen feci yağmur. Asfaltı boyayan taze kan. Annesinin o bozulmuş, ters dönmüş yüzü ve çığlığı… Arabanın paramparça olan metal iskeleti…
Kael’in sesi, ruhunun derinliklerinden gelen bir acıyla çatladı: “…Ben… Ben böyle olmasını istemiyorum…”
Ama içinden fışkıran o meşum aura durmadı. Çünkü doğuştan gelen o tehlikeli yeteneği, Öfkepati çoktan tam kapasite aktifleşmişti. Kael artık yalnızca çevredekilerin korkusunu hissetmiyordu; o korku, onun içindeki siyah-kızıl aurasını besleyen, onu büyüten devasa bir yakıta dönüşmüştü.
Komutan Lucien Voss, durumun kontrolden çıkacağını anladığı an tek bir salise bile beklemeden ileri fırladı. O sarsılmaz, dünyada tek olan Gümüş Aura’sı bir anda parmak eklemlerini ve kollarını kusursuz bir zırh gibi sardı.
MUTLAK BASKI.
İki devasa aura, odanın tam merkezinde korkunç bir güçle çarpıştı. Ortaya çıkan görünmez şok dalgası hastane odasının içinden bir fırtına gibi geçti. Pencerelerdeki kalın perdeler havaya savruldu, metal serum askıları büyük gürültülerle devrilerek yerlerde sürüklendi.
Lucien, o sarsılmaz gümüş parıltısıyla doğrudan Kael’in tam önünde bir dağ gibi dikildi.
“KAEL.”
Bu kez sesi her zamankinden çok daha sert, çok daha ödünsüzdü. Bir akıl hocasının değil; yüzlerce savaştan sağ çıkmış, orduları dize getirmiş bir Departman Komutanının sesiydi.
Kael, bu sesin kulaklarında patlamasıyla birlikte irkilerek içindeki o girdaptan bir anlığına sıyrıldı.
Lucien, gümüş gözlerini milim bile kırpmadan doğrudan gencin küçülmüş göz bebeklerine dikti. “Kendine gel ve sakinleş. İçinde hissettiğin o devasa korku… Sana ait değil.”
Kael, ciğerlerine bir parça hava çekebilmek için büyük bir çabayla soluklanmaya çalıştı, ama elleri ve tüm vücudu zangır zangır titriyordu. “Çok fazla… Komutanım, çok fazla duygu var… Taşıyamıyorum…”
Lucien, karşıdaki baskıyı dengelemek adına kendi kortizol seviyesini bilinçli olarak yukarı çekmeye başladı. Kolundaki yedek askeri sensörün üzerindeki dijital değerler hızla tırmandı: %40… %57… %63…
Ancak vücudundaki stres ne kadar tırmanırsa tırmansın, etrafını saran o asil Gümüş Aura tamamen stabildi, milimetrik bir taşma ya da sapma bile göstermiyordu.
“Dinle beni Kael,” dedi Lucien, sesindeki o çelikten iradeyi gence aşılamak ister gibi. “Gelecekte de insanlar senden korkmaya devam edecek. Zayıflar, sıradan siviller senin bu gücünü gördükçe dehşete düşecek.”
Kael’in omzundaki o kalın sargıların altındaki siyah damarlar, birer kas gibi kasılarak hareket etti.
Lucien konuşmasını acımasız bir dürüstlükle sürdürdü: “Ve etrafındaki o insanlar senden korktukça, senin bu lanetli yeteneğin o korkudan beslenecek. Sen daha da güçleneceksin, auran daha da devasa bir hal alacak.” Komutan sağ elini yumruk yaparak sıktı, gümüş ışıklar parmaklarında yoğunlaştı. “Eğer bu rezonansı kontrol etmeyi, başkalarının korkusunu kendi ruhundan ayırmayı öğrenemezsen…” Bakışları hiç olmadığı kadar katılaştı. “…işte o zaman bir gün gerçekten onların dediği gibi bir canavara dönüşeceksin.”
Odaya derin, sarsıcı bir sessizlik hakim oldu.
Kael, komutanın gözlerinin içine bakarken yavaşça göz kapaklarını indirdi ve dünyayı kapattı. Ciğerlerini zorlayarak nefes alışverişini bir ritme, bir düzene sokmaya çalıştı. Zihninin kapılarını tamamen kapatarak, az önce içeri sızan o yaşlı doktorun aciz ölüm korkusunu, kendi kalbindeki o asil vicdandan ve korkudan bıçak gibi ayırmaya zorladı kendini.
Kararmış monitörlerin bağlı olduğu ana sistem, odadaki enerjinin düştüğünü algılayarak verileri yedek ekrana yansıttı:
%41… %29… %17…
Kael’in etrafını saran o feci kan kırmızısı sis ve parmaklarındaki zifiri siyah çizgiler, yavaş yavaş geri çekilerek derisinin altına, ait olduğu o karanlık mahzene geri döndü. Odayı boğan o ezici ruhsal baskı tamamen hafifledi.
Yerde yatan hemşire derin, minnettar bir nefes alarak göğsünü serbest bıraktı. Görevli, titreyen bacaklarıyla arkasındaki duvara yaslanarak alnındaki teri sildi. Yaşlı doktor ise hâlâ kapının dibinde, dizlerinin üzerine çökmüş halde nefes nefese duruyordu.
Lucien, aurasını tamamen söndürerek birkaç saniye boyunca sessizce Kael’in o bitkin duruşuna baktı. Ardından, sesini sadece gencin duyabileceği kadar düşük, babacan bir tonda ayarlayarak konuştu:
“…Şimdi neyle karşı karşıya olduğunu gördün mü, Kael?”
Kael, içindeki o devasa boşlukla başını yavaşça yere doğru eğdi.
Lucien’ın ses tonu bu kez çok daha büyük bir bilgelikle, ağır bir şekilde yankılandı odada:
“Senin bu hayattaki en büyük düşmanından, seni canavarlaştıracak olan o öfkeden bahsetmiştik. Ama yanılmışız.”
Kael, yavaşça gözlerini kaldırıp komutanın o sarsılmaz gümüş gözlerine baktı.
Lucien’ın bakışlarındaki o koruyucu ama gerçekçi ifade milim değişmemişti:
“Senin bu dünyadaki asıl ve en büyük düşmanından kaçamazsın, Kael. Çünkü senin en büyük düşmanının adı… Korku.”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı