Kapılar tekrar kapandı.
Salonun içindeki mekanik uğultu dışında artık hiçbir şey duyulmuyordu. Tavandaki kızılötesi sensörler hâlâ kırmızı ışıklar saçarak dönmeye devam ediyor, simsiyah platformun altındaki kılcal çizgiler ise yavaşça titreşiyordu.
Ama odadaki asıl büyük değişim, insanların tavırlarındaydı.
Kimse az önce Kael’in analiz ekranında gördüğü o dehşet verici tablodan sonra rahat değildi.
Kael platformdan yavaşça indiğinde, panel arkasındaki teknisyenlerin bazıları onunla göz temasından kaçındı.
Bazıları önündeki tablete bakıyormuş gibi yaptı.
Bazılarıysa yaklaşmasın diye fark ettirmeden birkaç adım geriye doğru çekildi.
Sanki odadaki insanlar artık ona bir insan gibi değil, her an patlamaya hazır bir volkan gibi bakıyorlardı.
Komutan Lucien Voss bu reaksiyonu anında fark etti.
Ama tek bir kelime bile söylemedi.
Yalnızca başını yavaşça diğer yana çevirdi.
“Habel.”
Habel, oturduğu yerde hafifçe esnedi, omuzlarını kütletti. “Benimki kesinlikle daha eğlenceli olur,” diye mırıldandı.
Boynundaki o ince resmi baskı halkası, üzerindeki yoğun akım yüzünden hafifçe cızırdadı. Görevli, sistem konsoluna dokunarak mühürü geçici olarak gevşetti.
TIK.
Halkanın üzerindeki ince mavi ışıklar saniyeler içinde zayıflayarak söndü.
Habel, o rahat ve kendinden emin adımlarıyla yürüyerek platformun üzerine çıktı. Sağ ayağını siyah camın üstüne koyduğu anda, zeminin altındaki damar çizgileri bu kez yeşil bir renkte parıldadı.
İlk kez, koskoca sistem tamamen stabil ve tehlikesiz görünüyordu.
Karşıdaki holografik ekran hemen açıldı:
AURA TÜRÜ: YEŞİL
SENKRONİZASYON: YÜKSEK
DUYGUSAL ALGILAMA: ANORMAL SEVİYE
Salondaki bazı araştırmacılar ve teknisyenler, bu verileri görünce farkında olmadan derin, rahat bir nefes verdi. Çünkü yeşil aura kullanıcıları, departman standartlarında genelde her zaman daha güvenli ve kontrol edilebilir kabul edilirdi.
En azından teoride.
Habel, yüzündeki o sinir bozucu sırıtmayı sürdürmeye devam etti.
[ KORTİZOL %12 ]
İnce, berrak bir yeşil aura tabakası, bedeninin etrafında yavaşça yayılmaya başladı. Adeta bir su gibi yumuşakça akıyordu.
Yumuşak.
Dengeli.
Neredeyse insana huzur veren bir tonda.
Kael, platformun kenarında durmuş, sessizce Habel'ı izledi. Habel'ın aurası gerçekten de dışarıdan bakıldığında sakin görünüyordu.
Ama sonra…
O kusursuz yeşilliğin üzerinde derin çatlaklar oluştu.
Berrak yeşilin içine, damar gibi ince, kızıl çizgiler karışmaya başladı.
Odadaki o az önceki huzur havası aniden, buz kesti, değişti.
Holografik ekran şiddetle titredi:
[ MELEZ AURA TESPİTİ ]
[ UYARI: BOZULMA UYUMLULUĞU YÜKSEK ]
Habel’in göz bebekleri hafifçe kızardı, bakışları keskinleşti.
Ama asıl ilginç ve tekinsiz olan şey tam olarak buydu.
Habel, bu değişime rağmen kontrolünü zerre kadar kaybetmiyordu.
Tam tersine…
Bedeninden yayılan o melez aura, kortizol yükseldikçe çok daha stabil, çok daha kusursuz bir hâle geliyordu.
Lucien’ın gümüş gözleri bu veriyle birlikte baya daraldı.
Çünkü bu durum, bilinen tüm askeri aura teorilerine göre kesinlikle normal değildi. Normal şartlarda, kırmızı aura kullanıcıları kortizol seviyeleri yükseldikçe çok daha saldırgan, çok daha dengesiz ve hırçın olurlardı.
Habel’de ise durum tam tersi bir mantıkla işliyordu.
İçindeki o vahşi öfke arttıkça, zihni garip bir şekilde daha da berraklaşıyor, odaklanıyordu.
[ KORTİZOL %35 ]
O berrak yeşil aura artık yalnızca dışarıyı kamufle eden ince bir boyadan ibaretti. İçeride yoğun, kızıl bir enerji delice dönüyordu.
Ve sistem ekranı, toplanan yeni veriler doğrultusunda gelecekteki tahmini bozulma formunu çizmeye başladı.
Platformun hemen üzerinde uzun, ince ve tehlikeli bir siluet yavaşça belirdi.
Yaratık ilk bakışta normal bir insana benziyordu.
Ancak saniyeler geçtikçe korkunç detaylar tek tek ortaya çıktı.
Dört ayağının üstünde, tıpkı aç bir yırtıcı gibi duran tamamen bozulmuş bir beden. Aşırı derecede uzamış kemik yapıları. Siyah damarlarla kaplanmış eğri bir omurga. Ortadan ikiye korkuhç şekilde parçalanmış bir çene yapısı…
Ve sırtından dışarıya doğru fırlamış olan… jilet gibi keskin, hançer benzeri kemik uzantıları.
Kael’in gözleri bu korkunç canavarı görünce hafifçe daraldı.
Çünkü o ekrandaki şey…
Hâlâ net bir şekilde Habel’e benziyordu.
Ama aynı zamanda günlerdir karanlık bir mağarada aç bırakılmış vahşi bir hayvandan hiçbir farkı yoktu.
Ekranda yeni veriler hızla akmaya başladı:
TAHMİNİ BOZULMA FORMU: AŞAMA 5–6
ÖZELLİKLER:
— Avcı İçgüdüsü
— Korku Takibi
— Kortizol Algılama
— Kan Aurası Adaptasyonu
— Silah Mutasyonu Uyumluluğu
Habel’in yüzündeki o serseri sırıtış daha da büyüdü.
“Vay be…” diye mırıldandı keyifle. “Resmen daha da yakışıklı olmuşum.”
Salondaki hiç kimse bu espriye gülmedi. Sistem, derinlemesine analiz yapmayı durmaksızın sürdürüyordu.
TAHMİNİ YETENEKLER:
Kızıl Diş: Kızıl-Yeşil auranın yoğunlaştırılmasıyla oluşturulan yakın menzilli bıçak oluşumu.
Avcının Nabzı: Yakındaki yüksek kortizol ve korku kaynaklarını anlık algılama.
Yırtıcı Alanı: Hedef alınan kurbanların korku reflekslerini ve savunmalarını bozma.
Kan Adımı: Patlayıcı ve ani bir hız artışı sağlayan hareket yeteneği.
Bozulma Dönüşümü: Yeşil auradan tamamen Kızıl auraya ve ötesine geçiş potansiyeli.
Salondaki o ağır sessizlik saniyeler geçtikçe daha da katılaştı.
Çünkü test hâlâ nihayete ermemişti.
[ KORTİZOL %47 ]
Habel’in boynundaki ve şakaklarındaki damarlar daha da belirginleşti, şişti. O yoğun kızıl aura artık dışarıdaki yeşil aurayı tamamen bastırıp yok ediyordu.
Ve ilk kez…
Platformun üzerinde holografik olarak duran o kemikli yaratık, kafasını aniden yukarıya doğru kaldırarak salondakilere baktı.
Teknisyenlerden biri dehşetle irkilerek geriledi. “Simülasyon… Simülasyon kendi kendine hareket etti…”
Lucien’ın yüz hatları tamamen sertleşti.
Çünkü bu da askeri protokollerde normal karşılanan bir durum değildi. Habel’inki kendi kendine bilincini sergiliyordu.
Bu durum artık yalnızca basit bir aura enerjisi analizi olmaktan tamamen çıkmıştı.
Sistem… ana bilgisayardan bağımsız, bilinç benzeri organik bir tepki alıyordu.
Bir anda dev ekran, sistemin derinliklerinden yeni bir kırmızı veri üretti:
ÖZEL DURUM: BOZULMA İLE UYUMLU
MUHTEMEL SONUÇ: "EVRİMSEL SAPMA"
Habel, ekrandaki o yeni terimi görünce tek kaşını kaldırdı. “…Bu da ne demek şimdi?”
Salondaki dahi araştırmacılardan hiçbiri ona cevap veremedi.
Çünkü ekranın en alt satırında, büyük ve kırmızı harflerle yeni bir sistem uyarısı belirmişti:
[ UYARI: BU BİREY BOZULMA'YI BİR HASTALIK OLARAK DEĞİL, BİR GELİŞİM OLARAK ALGILIYOR ]
Salondaki kıdemli teknisyenlerden birinin yüzündeki tüm kan çekildi, bembeyaz oldu. “…Hayır,” diye fısıldadı dehşetle. “Bu kesinlikle iyiye işaret değil.”
Bir diğeri ise titreyen sesiyle ekledi: “Bu… Bu teorik olarak mümkün olmamalıydı.”
Komutan Lucien Voss, o sarsılmaz gümüş gözlerini bir saniye bile ekrandan ayırmadı.
Çünkü bu son veri… Kelimenin tam anlamıyla ölümcüldü.
Bir insanın bedeni, normal şartlarda Bozulma’ya karşı amansızca direnirdi. Acı çekerdi. Parçalanırdı. Zihnen ve bedenen çökerdi.
Ama Habel’in sinir sistemi… O karanlığı asla reddetmiyordu.
Ona kusursuzca uyum sağlıyordu.
Ve bu durum, bazı askeri açılardan bakıldığında… Kael’in o devasa Aşama 7 potansiyelinden bile çok daha korkutucuydu.
BÖLÜM NOTU
Bir önceki bölümde Kael'e odaklanmıştık; bu bölümde ise Habel'i daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Habel'ın yeteneklerini, gücünü ve potansiyelini hikâye ilerledikçe çok daha detaylı göreceğiz.
Ancak Habel'ı asıl tehlikeli yapan şey gücü değil, zihniyetidir.
Çoğu insan bir canavara dönüşmekten korkar. Habel ise bu ihtimali reddetmez, ondan kaçmaz ve hatta onu kabullenir.
İşte bu nedenle Habel, sistem tarafından sıradan bir aura kullanıcısı olarak değil, "Evrimsel Sapma" olarak sınıflandırılmıştır.
Çünkü bazen en korkutucu şey, içindeki karanlıkla savaşan insanlar değil; onu kabul edenlerdir.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı