insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Koridor sessizliğe gömülmüştü. Ancak Kael’in zihni kesinlikle sessiz değildi. Kara Tüy’ün o hırsla kolunun ortasına kazıdığı kelimeler, zihninin duvarlarına çarparak durmaksızın yankılanıyordu.

[ HİÇ KİMSE SENİ SEVMİYOR ]

Kael yumruğunu kırmak istercesine sıktı. Nefret ve yalnızlık hissi içini kavururken, bileğinde ki ölçüm aleti silsile halinde yeni verileri söyledi:

[ KORTİZOL SEVİYESİ: %34 ]
[ KORTİZOL SEVİYESİ: %41 ]
[ KORTİZOL SEVİYESİ: %50 ]

Ama bu kez tuhaf bir şey oluyordu; etrafa o yıkıcı kızıl aura yayılmıyordu. Bu durum, enerjinin dışarı taşmasından daha kötüydü. Çünkü her şey, her bir yıkım dalgası tamamen içeride gerçekleşiyordu. Öfke Yankısı dışarıya sızıp gücünü harcamak yerine, doğrudan Kael’in zihnini ve ruhunu amansızca sıkıştırıyordu.

Adımları yavaşladı. Taşımakta zorlandığı bedeniyle koridorun soğuk duvarına yaslandı. Nefesi tamamen düzensizleşmiş, ciğerleri daralmıştı.

“…Kes sesini…” diye fısıldadı karanlığa doğru. “…Kes sesini artık.”

Siyah damarlar bu zayıflıktan beslenerek kolunda çılgınlar gibi kıvrıldı.

GÜM.

GÜM.

GÜM.

Tam o sırada, arkasındaki loş karanlıktan düzenli ayak sesleri yankılandı. Komutan Lucien, heybetli silüetiyle sessizce yanına kadar geldi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey demeden, çocuğun o çökmüş hâlini izledi. Sonra o her zamanki ağır sesiyle konuştu:

“…Anlat.”

Kael gözlerini sıkıca kapattı. Başta cevap vermek istemedi, içindeki o kaosu kelimelere dökmek aşırı zor geliyordu. Ancak daha fazla dayanamayarak yavaşça konuşmaya başladı. Kara Tüy’ün kaybolmadığını, ruhsal bir auraya dönüşüp yok olmadığını anlattı. Doğrudan etine ve kemiğine, yani bedenine karıştığını aktardı. Kendi iradesiyle vücuduna yazılar yazdığını, zihninin içinde tekinsizce konuştuğunu fısıldadı.

Ve en sonunda… Gördüğü o lanetli kazayı anlattı. Annesini, yüzü olmayan ve durmadan siyah enerji akıtan o iki metrelik silüeti, kendisine “Hatırla” diyen o canavarımsı sesi ve Kara Tüy’ün bir mermi gibi fırlayıp kalbine saplanışını tek tek döktü.

Lucien, Kael’in kurduğu her bir cümlede sessizlikle bekledi. Yüzündeki o sert, yılların getirdiği askeri ifadeyi okumak tamamen imkansızdı.

Kael anlatmayı bitirdiğinde, Lucien derin bir nefes alıp başını kaldırdı. “…Selene niye sizin odanızdaydı, niye sizinle?” diye sordu.

Kael, içindeki o birikmiş kırgınlıkla daha sert bir tonla devam etti: “O kızın benimle sadece hoş bir sohbet etmeye, dertleşmeye geldiğini herhalde siz de düşünmüyorsundur.”

Kısa bir sessizlik oldu. Lucien, “…Kara Tüy’ü görmek, rezonansını analiz etmek istedi,” dedi. Ardından, elinde tuttuğu kalın dosyayı yavaşça Kael’e doğru uzattı.

Kael istemsiz bir refleksle dosyayı aldı. Soluk koridor ışığının altında dosyanın kapağında yazan o soğuk askeri ibareler gözlerini yakaladı:

[ A.C.D. REZONANS GÖZLEMİ ]
[ DENEK: K. MORİAN ]

Kael’in gözleri feci şekilde daraldı. İçindeki o dışlanmışlık hissi bir kat daha büyürken, Lucien sakin ama sarsılmaz bir sesle konuştu:

“…Bu konunun detaylarını sabah hep birlikte konuşacağız. Ve bir karar aldım.” Lucien kısa bir süre durdu, çocuğun gözlerinin içine bakarak devam etti: “…Selene artık tamamen sizin lojmanda kalacak.”

Kael anında başını kaldırdı. Gözlerinde itiraz vardı.

Lucien kararlılıkla devam etti: “Kaldığınız oda zaten dört kişilik bir yer. Onun sahip olduğu o saf Ak Aura rezonansı, senin içindeki bu yozlaşma eğilimini ve kortizol dalgalanmalarını baskılamak için gerekli.”

Koridor bir anlığına buz kesti. Sonra Kael’in yüzü tamamen değişti, hatları gerildi. “…İstemiyorum,” dedi dişlerinin arasından.

“Kael, bu askeri bir—”

“İSTEMİYORUM!” diye bağırdı Kael.

[ KORTİZOL SEVİYESİ: %58 ]

Siyah tekinsiz damarlar, bu ani patlamayla birlikte boynuna doğru bir yılan gibi hızla kıvrıldı. Kael gözlerindeki o kırgın öfkeyle sertçe devam etti: “…Gerekirse lojman değiştirmek istiyorum. Beni başka bir yere verin.”

Lucien bu kez yüzündeki o babacan ifadeyi tamamen silip net bir komutan tonuyla cevap verdi: “Hayır.”

Derin, ağır bir sessizlik çöktü. Ve hayatında ilk kez… Kael, Komutan Lucien’ın yüzüne karşı avazı çıktığı kadar bağırdı:

“DEĞERSİZ OLMANIN, BİR HİÇ GİBİ GÖRÜLMENİN NE DEMEK OLDUĞUNU SEN BİLEMEZSİN!”

Genç çocuğun bu feryadı boş koridorda yankılandı, duvarlara çarpıp geri döndü. Lucien bile bu saf ve sarsıcı kırılma karşısında birkaç saniye boyunca tamamen sustu, tek bir kelime edemedi. Kael’in göğsü hızla inip kalkıyor, aldığı nefesler boğazında titriyordu.

“…Ben sadece bir sorunum,” dedi Kael, eliyle doğrudan kendi göğsünü göstererek. “…Ben sadece incelenmesi gereken lanetli bir vakayım.” Kolundaki o siyah damarlar çılgınlar gibi, adeta deriyi yırtmak istercesine hareket ediyordu. “…Ben bu dünyada en başından beri hiç olmaması gereken birisiyim.”

Lucien bir adım öne çıkıp bir şey söylemek istedi ama Kael yoğun bir hırsla onun sözünü kesti.

“Biliyor musun Lucien?” Titreyen kolunu hışımla havaya kaldırdı, avucunu adama doğru açtı. “…Kolumdaki, ruhumdaki şu lanet yazıya bak.”

Siyah damarlar, çocuğun içindeki o kabullenişle birlikte hızla birleşmeye başladı. Yavaşça, kapkara ve keskin harfler yan yana gelerek o kelimeyi oluşturdu:

[ DEĞERSİZ ]

Koridorda zaman durdu. Kael’in gözleri ağlamamak için dirense de tamamen dolmuştu. Ama hayır, ağlamıyordu; sadece sivil hayatından bu askeri cehenneme kadar feci şekilde tükenmiş, bitmiş görünüyordu. Ve çok sessiz bir ses tonuyla şunu söyledi:

“…Hakkımda verilecek olan o infazı kabul ediyorum. Bitirin işimi.”

Tam o saniyede— Lucien bir anda hareket etti.

Kael’in o titreyen, siyah damarlarla kaplı kolunu sıkıca yakaladı. Ama bu hareket sertlikle değil, nazik ve koruyucu bir biçimde gerçekleşmişti. Lucien, çocuğu tek bir hamleyle göğsüne doğru çekti… Ve ona sıkıca sarıldı.

Kael olduğu yerde, bir heykel gibi donup kaldı. Kollarını nereye koyacağını bilemedi. Çünkü karşısındaki bu adam… Şu an bir komutan gibi hissettirmiyordu. Tıpkı yıllar önce kaybettiği, sesini bile unuttuğu o öz babası gibi kokuyor, onun gibi sarılıyordu.

Lucien’ın sesi her zamankinden çok daha düşüktü ama kelimeleri bir o kadar net ve sarsılmazdı:

“…İnfaz talebi kesin olarak reddedildi.”

Kael’in dolu gözleri şokla titredi.

Lucien, çocuğun sırtını sıvazlayarak devam etti: “Sen incelenmesi gereken sıradan bir vaka değilsin. Kullanılıp atılacak bir askeri silah da değilsin. Ve bu dünyada değersiz olan son kişi bile değilsin, Kael.”

GÜM…

Kara Tüy’ün o vahşi ritimle atan damarları, bu müthiş şefkat dalgasıyla birlikte yoğun şekilde yavaşladı, tenin altında sakinleşmeye başladı. Lucien, hafifçe yaslayarak fısıldadı:

“…Seni akademinin kapısında gördüğüm gün de tam olarak bunu düşündüm. Kendini sürekli etrafa zarar veren bir canavar sanıyorsun…” Lucien kısa bir süre sustu, ardından ekledi: “…Ama gerçek canavarlar… Acı çeken şeyler için asla ağlamazlar, Kael.”

Kael’in aldığı tüm nefes bu duygusal darbeyle bir kez daha bozuldu, içindeki o sert buz dağları saniyeler içinde eriyip gitti.

Lucien yavaşça geri çekildi ama ellerini Kael’in omuzlarından tamamen bırakmadı. Gözlerinin içine bakarken o sarsılmaz, güven veren komutan sesi yeniden yerine gelmişti. Sakin ve kararlıydı.

“Şimdi bu konu hakkında birlikte düşüneceğiz. Odaya, arkadaşlarının yanına geri döneceğiz. Ve hep beraber ne yapacağımızı konuşacağız.”

Lucien, Kael’in omuzlarını hafifçe sıktı.

“…Çünkü bu lanet yükü, bu dünyada artık tek başına taşımayacaksın.”

Yavaş adımlarla tekrardan Lucien'in ofisine dönmeye başladılar...

Komutan Lucien’ın o ağır meşe kapısı, Lucien'in çıkmasıyla beraber ardından yavaşça kapandı. İçerideki o loş ofis odası, az önce yaşanan kırılmanın ardından kaskatı bir sessizliğe gömülmüştü. Askeri haritalar, canavar raporları ve masanın üzerindeki o tekeleme dosyalar, odadaki gerginliği bir kat daha artırıyordu.

Habel, ofisin ortasında kollarını göğsünde sıkıca bağlamış, yüzündeki o sırıtışları tamamen silerek volta atıyordu. Nero ise Komutan Lucien’ın masasının hemen önündeki ahşap sandalyelerden birine oturmuş, elindeki çakmağı parmaklarının arasında tekinsizce evirip çeviriyordu. İkisi de Selene’ye karşı gerçekten kızgındı.

Habel adımlarını sertçe durdurup Selene’e dik dik baktı. “Zaten herifin psikolojisi pamuk ipliğine bağlı, her saniye kortizol patlaması yaşıyor,” dedi sitemkar bir tonla. “Gidip yüzüne karşı o lafı vurmak zorunda mıydın? Yangına resmen benzin döktün.”

Selene, evrak dolabının kenarında sessizce bekliyordu. O her zamanki tavizsiz, sarsılmaz duruşu hafifçe bükülmüş, bakışları tamamen zemindeki halıya kaymıştı.

Nero parmaklarının arasındaki sigarayı sert bir hareketle çevirirken buz gibi bir sesle ekledi: “Kafasının içi zaten canavar gölgeleriyle dolu. Çocuk buraya dürüstlük testi vermeye gelmedi Selene, bir parça nefes almaya çalışıyordu. Sen ise gittin, içindeki o tüm karanlığı tek bir cümleyle haklı çıkardın.”

Selene birkaç saniye boyunca hiçbir cevap vermedi. İçindeki o katı mantık zinciri ilk kez bu kadar esnemişti. Sonra yavaşça, sesindeki o mesafeli tonu bozarak konuştu:

“…Söylediklerinizin farkındayım. Kael’in o hâlini görünce davranışlarımı gözden geçirdim.”

Habel tek kaşını havaya kaldırdı, yüzü hâlâ ciddiydi. “Bak bu odada senden böyle olgun bir öz eleştiri duymak gerçekten şaşırtıcı.”

Selene derin bir nefes alarak devam etti: “…Kendisiyle konuşup özür dilemek istiyorum.”

Tam o saniyede odanın kapısı yeniden açıldı. Kael, gözlerindeki o dipsiz ve saf yorgunlukla içeri girdi. Hemen arkasından ise Komutan Lucien giriş yaptı.

Selene, Kael’in içeri girmesiyle birlikte hiç tereddüt etmeden direkt adım attı. Hızla çocuğun önüne kadar gelip durdu.

“…Kael,” dedi gözlerinin içine bakarak.

Ancak Kael, kızın yüzüne gözünü bile kaldırmadı. Sanki orada hiçbir insan, hiçbir varlık yokmuş gibi Selene’in direkt yanından geçip gitti. Sessizce masanın köşesindeki boş sandalyelerden birine oturdu.

Ofis odası birkaç saniye boyunca çıt çıkmayacak bir sessizliğe gömüldü. Herkes ne olacağını bekliyordu. Sonra— Hiç beklenmedik bir şekilde, sessizliği ilk bozan kişi Kael oldu.

Yüzünde en ufak bir ifade barındırmadan, tamamen duygusuz bir ses tonuyla mırıldandı:

“…Nero’nun cebinde sigara var.”

Nero’nun ağzı şaşkınlıktan resmen bir karış açık kaldı. Lucien ise duyduğu bu askeri ihlalle birlikte anında Nero’ya doğru döndü. O sert, tavizsiz gözlerini çocuğun üzerine dikerek, “Paketi derhal masaya bırak,” dedi.

Nero yoğun bir isyanla oturduğu yerden fırladı. “LAN!” diye bağırdı cebini sıkıca tutarak. “Ulan Kael! Biz burada senin arkandan Selene ile birbirimize girelim, seni sonuna kadar savunalım…” Parmağıyla Kael’i gösterdi. “…sen gel bizi ilk saniyede sat! Bu nasıl bir karakter fukaralığıdır oğlum?”

Habel, ortamın bir anda böyle absürt bir yere evrilmesiyle kendini tutamayarak ofisteki deri koltuğa doğru yığıldı. “PUHAHAHAHA!” diye haykırdı odanın içini inleterek. “Tam bir travmatik ihanet! Adam resmen acısını attı!”

Kael, Habel’in bu kahkahası karşısında hafifçe omuz silkti. Yavaşça mırıldandı: “…Canım sıkıldı.”

Nero dişlerini sıktı: “Bak bu yaptığın açıklama, ihbar etmenden daha kötü bir motivasyon!”

Lucien, aralarındaki bu geyiğe aldırmadan elini masanın üzerinden Nero’ya doğru uzattı. Sesi bir duvar gibi netti: “…Paket.”

Nero söylene söylene, sövmekten beter bakışlar atarak cebindeki sigara paketini çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Tam Lucien paketi kaldıracakken—

Kael tekrar konuştu. Bu kez sesi sessiz, adeta bir yalvarış gibi çıkmıştı.

“…Lütfen Lucien.”

Odadaki herkes, Selene de dahil olmak üzere bir anda şaşkınlıkla ona döndü. Kael gözlerini masanın üzerindeki boş dosyalara indirdi.

“…Buna göz yum,” diye fısıldadı. Kısa bir süre sustu, boğazındaki o düğümü yutkunarak eritmek istedi. “…Bir tane sigara içmek istiyorum.”

Oda yeniden ağır bir sessizliğe büründü. Sonra Selene, ortamdaki o buzları eritmek adına sakin bir ses tonuyla konuştu: “…Verin bence komutanım.”

Kael yavaşça başını kaldırdı. Ve Selene’e doğru sadece baktı. Tamamen ifadesiz, tamamen yorgun bir bakıştı bu. Ama o koyu kahverengi gözlerin içindeki uzaklık… Selene’in göğsünün tam ortasını yoğun şekilde rahatsız etti, içini sızlattı. Çünkü Kael bu kez kırılmış görünmüyordu. Resmen bu evrene, buradaki her insana uzak, yabancı görünüyordu.

Lucien de bu bakışlardaki o tehlikeli kırılmayı anında fark etti. Elindeki gözlem cihazına hızlıca göz attı:

[ KORTİZOL SEVİYESİ: %70 ]
[ UYARI - AURA YAYILIMI: YOK ]

Lucien’ın gümüş kaşları hafifçe daraldı. Kortizol bu kadar yüksekken auranın dışarı hiç taşmaması, bir zihinsel baskılama demekti. Komutan, masanın üzerindeki sigara paketini hiç düşünmeden Nero’ya geri fırlattı.

“…Pekâlâ,” dedi Lucien ağır bir sesle. “Bu gecelik kuralları esnetiyorum.”

Nero paketi havada kapıp anında bağırdı: “İŞTE KOMUTANIM BE!”

Habel koltuktan yumruğunu sıktı: “Demokrasi kazandı.”

Birkaç saniye sonra, ofisin o çıt çıkmayan sessizliğinde çakmağın o metalik sesi yankılandı.

ÇAK.

Nero sigarasını dikkatle yaktı, ardından Kael’e uzattı. Kael sigarayı parmaklarının arasına aldı ve derin bir nefes çekti. Tuhaf olan şuydu; bu kez o acı dumana rağmen yüzü zerre kadar buruşmadı, acıyı hissetmiyordu bile.

Lucien kendi çalışma sandalyesine oturdu. Masasındaki kahvesinden küçük bir yudum alarak yavaşça konuştu:

“…Size bir şey anlatacağım.”

Ofis bir anda pürdikkat kesildi. Lucien arkasına yaslandı, ses tonu geçmişin o ağır tozuyla kaplanmıştı.

“…Üç yıl önceki kazada ben vardım.”

Kael’in sigarayı tutan eli havada bir anda donakaldı.

Lucien gözlerini Kael’e dikerek devam etti: “Bölgeye gönderilen ilk infaz timlerinden biriydim.” Bakışları Kael’e kaydı. “…Ve seni gördüm.”

Kael’in göz bebekleri şokla büyüdü, sigaranın dumanı parmaklarının arasında süzülüyordu.

Lucien sakince devam etti: “Elimdeki aura cihazını bozmuştun. Hatta sistem bir süre tamamen çöktü.”

Nero kaşlarını çattı, askeri mantığı bunu kavrayamıyordu. “…15 yaşındaki hâliyle mi?” diye sordu.

Lucien başını yavaşça aşağı yukarı salladı. “Normal değildi. Cortisol seviyesi ölçülemiyordu.”

Kael ağzını bile açmadan, kalbinin o hızlanan ritmiyle komutanı dinliyordu.

Lucien devam etti: “…Sonra seni gördüm. Arabanın yanında bayılmış bir halde duruyordun, elinde bir defter vardı.”

Kael’in aldığı nefesler yavaşladı, göğsü kaskatı kesildi.

Lucien: “Ve bir şeyler yazıyordun,” dedi.

Selene artık şokla, nefesini tutarak dinliyordu hikayeyi. Lucien’ın ses tonu daha da ağırlığa büründü.

“…Yanında Kara Tüy vardı.”

Oda ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Kael parmaklarının titremesine engel olamayarak fısıldadı: “…İmkânsız.”

Lucien: “Ben de öyle düşündüm,” dedi. “Kaleme dokunmaya çalıştım.” Lucien kısa bir süre sustu, o günü yeniden yaşar gibi gözlerini kapattı. “…Ama direkt sana geri döndü.”

Kael’in gözleri dehşetle titredi.

Lucien derin bir nefes alarak devam etti: “O an şunu fark ettim. Eğer bunu A.C.D’ye bildirirsem…” Kısa bir sessizlik oldu. “…ya deney objesi olacaktın. Ya da öldürülecektin.”

Habel’in yüzü bu acı gerçekle birlikte tamamen düştü, bakışlarını Kael’e çevirdi.

Lucien derin bir nefes verdi. “Bu yüzden sustum. Sisteme yalnızca şunu yazdım: ‘Aura travma nedeniyle kilitlenmiş.’ Çünkü gerçekten öyleydi. Senin auran…” Lucien doğrudan Kael’in koyu kahverengi gözlerinin içine baktı. “…o kazada mühürlendi.”

Kael duyduğu bu sarsıcı gerçekler karşısında tek bir kelime bile edemedi. Zihni tamamen felç olmuş gibiydi.

Lucien devam etti: “Sonra üç yıl geçti. Ve bir gün…” Bakışlarını anında Habel’e çevirdi. “…seninle Habel’in kavga raporu önüme geldi.”

Habel ortamı yumuşatmak adına hafifçe yutkundu: “Lanet olsun tarihi olay.”

Lucien: “Kael’in adını görünce vakayı direkt ben üstlendim,” dedi.

Kael’in gözleri şokla bir kez daha büyüdü. Lucien ona doğru dürüst, babacan ve koruyucu bir bakış attı.

“…Seni aslında üç yıldır tanıyorum Kael.”

Oda sessizliğe büründü. Kael’in parmaklarının arasındaki o yanan sigara titredi, külleri halıya dökülüldü.

Ve tam o anda—

GÜM.

Kara Tüy, çocuğun etinin altında bu zamana kadarki en şiddetli, en çılgın ritmiyle bir kez daha hareket etti. O simsiyah leke damarları Kael’in avucunun tam ortasında çılgınlar gibi kıvrıldı. Bu kez her şey daha hızlı gerçekleşiyordu. Harfler saniyeler içinde yan yana dizildi ve o tek kelime yeniden belirdi:

[ HATIRLA ]

Kael’in aldığı tüm nefes o an kesildi. Göz bebekleri küçüldü.

Çünkü bu kez… O kazanın hemen ardındaki karanlık anlardan biri, zihninin derinliklerindeki o kalın buz kütlesini kırarak gerçekten aklına gelmeye başlamıştı.

Gözünün önüne silsile halinde görüntüler geldi: Lucien’in yüzü… Kan… Yağmur…

Ve kazadan sonra biri onu taşırken duyduğu ses zihninde yankılandı:

“Bu çocuğa dokunmayın.”

BÖLÜM NOTU

Evet, sonunda **Öfkenin Tezahürü** kitabının kırkıncı bölümü yayımda!

Bu bölümde, daha doğrusu **"Yeni Oda Arkadaşları"** başlığı altında yer alan tüm bölümlerde; Kael ve diğer karakterlerin ilişki dinamiklerini geliştirmeyi, Kael'in yalnızlığını daha görünür hâle getirmeyi ve okuyucunun karakterlere karşı bakış açısını netleştirmeyi amaçladım.

Bu bölümle birlikte Kael'in geçmişine açılan perde de yavaş yavaş aralanmaya başladı. Aynı zamanda Kael ve Lucien arasındaki ilişkinin yalnızca bir **komutan-asker** ilişkisinden ibaret olmadığını da görmüş olduk.

Artık aralarında, yer yer bir **baba-oğul** dinamiğini andıran daha derin bir bağ oluşmaya başlıyor.

Bunun da okuyucuların Lucien karakterine olan bakışını değiştireceğini ve karakteri daha iyi anlamalarına yardımcı olacağını düşünüyorum.

Keyifli okumalar dilerim. 😇📖




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı