Odanın havası hâlâ ağırdı. Kael’in az önce serbest bıraktığı o yıkıcı kızıl auranın karanlık atmosferi tamamen kaybolmamıştı. Duvarların köşelerinde, tavanın loş birleşim yerlerinde hâlâ ince, simsiyah Öfke Yankısı parçaları birer gölge gibi ağır ağır dolaşıyordu.
Kael yatağın kenarına oturmuş, dirseklerini dizlerine dayamıştı. Nefesi aldığı o derin odaklanma teknikleri sayesinde yavaş yavaş düzene giriyordu ama elleri hâlâ gözle görülür şekilde titremeye devam ediyordu.
Odadaki kimse birkaç saniye boyunca konuşmaya cesaret edemedi. Herkes yaşanan bu zihinsel şokun etkisini atlatmaya çalışıyordu. Sonunda sessizliği bozan, ilk konuşan Nero oldu.
Mezar Kıran'ı yavaşça gevşetirken, “…Ne gördün?” diye sordu. Sesi düz ve sorgulayıcıydı.
Kael hemen cevap vermedi. Bakışları odadaki boş bir noktaya kaymıştı, sanki hâlâ o illüzyonun ya da anının içindeydi. Boğazını temizledikten sonra yavaşça konuştu:
“…Kazayı.”
Habel’in o az önce korkuyla gerilen yüzündeki ifade bir anda değişti, yerini derin bir hüzne bıraktı.
Kael konuşmaya devam etti, her kelime ağzından ağırlıkla çıkıyordu: “Arabadaydım. Annemi gördüm…” Bir an durdu, yutkunmaya çalıştı ama boğazı düğüm düğüm olmuştu. Sesi feci şekilde çatladı. “…Sesini unutmuşum. Yıllardır nasıl konuştuğunu hatırlamıyordum.”
Oda bir kez daha derin bir sessizliğe gömüldü. Habel ve Nero bakışlarını kaçırdı. Kael gözlerini tamamen yere indirdi. “Sonra… o kazadaki zombileşmiş hâlini gördüm.”
Nero kaşlarını çattı. “Ceset manipülasyonu yapan o lanet Bozulan…”
Kael başını yavaşça aşağı yukarı salladı. “…Evet, oydu.”
Selene, Kael’in birkaç adım uzağında durmuş onu dikkatle dinliyordu. Kael yavaşça anlatmaya devam etti: “Sonra arabadan çıktım, başka bir yere geçtim. Ucu bucağı olmayan bir boşluktu. Ve orada… biri vardı.”
Habel istemsizce öne doğru atılarak, “…Biri derken? Nasıl biri?” diye sordu.
Kael birkaç saniye boyunca sustu, o yaratığın yüzünden akan zifti tekrar hatırlar gibi oldu. “…İnsan şeklindeydi,” dedi fısıldayarak. “Ama yüzü yoktu. Yüzünün olması gereken o düz boşluktan aşağıya doğru sürekli simsiyah bir enerji akıyordu.”
Nero’nun yüzündeki, rahat ifade artık tamamen kaybolmuştu. Mavi gözlerinde ciddi bir gerginlik vardı.
Kael titreyen ellerine baktı. “Ve konuşuyordu.”
Habel dayanamadı: “…Ne dedi peki?”
Kael yavaşça fısıldadı: “Hatırla.”
GÜM.
Kara Tüy’ün o uğursuz damarları, bu kelimenin söylenmesiyle birlikte Kael’in kolunda tekrar sertçe attı. Selene kızıl auranın kalıntıları arasından parlayan bu siyah çizgileri anında fark etti.
“…Sonra ne oldu?” diye sordu Selene sakin kalmaya çalışarak.
Kael gözlerini sıkıca kapattı. “Sonra kendi çocukluğumu gördüm. 15 yaşındaki hâlimi. Elimde Kara Tüy vardı. Önümdeki küçük bir deftere bir şeyler yazıyordum.”
Nero araya girdi: “Ne yazıyordun?”
Kael birkaç saniye boyunca sustu. Odanın içindeki rüzgar bile durmuş gibiydi. Sonra çok sessiz, adeta bir fısıltı halinde o cümleyi kurdu:
“Acıyı paylaşmak istiyorum.”
Odadaki sessizlik bu kez feci şekilde ağırlaştı. Çünkü Kael’in ağzından çıkan bu tek cümle… Onun bugüne kadar neden insanlardan kaçtığını, neden onların duygularını ve acılarını ruhunda hissettiğini, kısacası bütün o lanetli varlığını tek bir saniyede açıklıyor gibiydi.
Habel bu kez ortamı yumuşatmak için bir espri yapmadı. Öylece kalakalmıştı.
Selene yavaş adımlarla Kael’in yanına yaklaştı ve o duru sesiyle konuştu: “…Kara Tüy senin doğrudan bilinçaltına bağlı olabilir. Geçmişteki o büyük travmalarına, yıllardır içinde biriktirip baskıladığın o rezonansına tepki veriyor.”
Kael bir anda avucunun içinde tekrar toplanmaya başlayan o simsiyah damarlara baktı. Bu kez sinirli veya korkmuş değildi; aksine yüzünde kararlı bir ifade vardı. Doğrudan elindeki o canlı parazite bakarak yavaşça konuştu:
“…Beni germen…”
Kara Tüy’ün damarları Kael’in teninin altında hafifçe, sanki onu dinliyormuş gibi hareket etti.
Kael cümlesini tamamladı: “…beni korumayacak. Bunu bil.”
Kısa bir sessizlik oldu. Herkes nefesini tutmuş Kael’in eline bakıyordu. Sonra o simsiyah çizgiler, çocuğun avucunun içinde büyük bir hızla tekrar kıvrıldı, büküldü. Herkes gözlerini faltaşı gibi açmış yazıyı izliyordu. Ve siyah hatlar yavaşça birleşerek yeni kelimeler oluşturdular:
[ ANLIYORUM ]
Habel’in ağzı şaşkınlıktan resmen bir karış açık kaldı. Nero birkaç saniye boyunca avuçta parıldayan yazıya boş boş baktı. Sonra tamamen ciddi, sarsılmaz bir yüz ifadesiyle Kael’e döndü:
“…Kael.”
“Ne var?”
“Senin bu silah bildiğin Discord moderatörü olmuş.”
Habel bir saniye boyunca duyduğu şeyi algılamaya çalıştı. Ardından kendini tutamayarak kendini yatağa doğru fırlattı. “PUHAHAHAHA!” diye haykırdı odayı inleterek. “Ha siktir lan Nero! Sonunda hayatındaki ilk iyi şakayı yapmayı başardın oğlum!”
Kael bile üzerindeki o depresif havaya rağmen istemsizce burnundan hafifçe güldü. Selene ise bu saçma muhabbet karşısında derin bir nefes vererek başını salladı.
“…Bence yarın ilk iş olarak Komutan Lucien’e gitmeliyiz,” dedi Selene, konuyu tekrar ciddiyete bağlayarak.
Nero anında başıyla onayladı: “Kesinlikle. Bu durum bizim zekamızın çok ötesinde.”
Habel yataktan doğrularak ekledi: “Evet abi, gidelim. Çünkü bizim uzmanlık alanımız lanetli Dışavurum'lar veya psikolojik danışmanlık değil.”
Selene sakin ve güven veren bir sesle araya girdi: “Lucien seni sadece kontrol edilmesi gereken tehlikeli bir eşya gibi görmüyor Kael. Bunu biliyorsun.”
Nero da başını sallayarak ona katıldı: “…Evet. O adamın tahtaları biraz eksik, askeri açıdan feci şekilde kırık biri olabilir ama kesinlikle güvenilirdir.”
Habel çenesini kaşıyarak derin derin düşündü. “Bence zaten Komutan Lucien seni akademiye ilk kabul ettiği günden beri senden bir şeyler saklıyor.”
Kael kaşlarını çattı. “Neden böyle düşünüyorsun?”
Habel omuz silkti. “Bilmiyorum. Ama ne zaman eğitimde ya da koridorda sana baksa…” Birkaç saniye boyunca doğru kelimeyi aradı, yüzü ciddileşti. “…sanki seni çok uzun zamandır, daha önceden de tanıyormuş gibi bakıyor.”
GÜM.
Kara Tüy, Kael’in etinin altında son bir kez daha hafifçe attı.
Ve hayatında ilk kez… Kael’in aklına o, tüyler ürpertici ve korkutucu ihtimal geldi.
“Ya Lucien… Kara Tüy’ün ne olduğunu en başından beri zaten biliyorsa?”
Aradan on beş dakika geçmiş, herkes sakinlemişti. Ama Kara Tüy hala Kael'in kolunda yavaş yavaş atmaya devam ediyordu.
Selene, odadaki o ağır depresif havayı ve Kael’in çökmüş omuzlarını gördüğü an,daha da gerildi. Habel yatağa uzanmış olayın şokunu atlatmaya çalışırken, Nero Mezar Kıran'ı parmaklarıyla oynatarak düşüncelere dalmıştı.
“Yarın sabahı falan beklemeyeceğiz,” dedi Selene, sesi odadaki herkesi anında kaskatı edecek kadar net ve ısrarcı çıkmıştı. “Hemen şimdi gidiyoruz. Komutan Lucien bu anomalinin ne olduğunu görmek zorunda.”
Habel kafasını yataktan kaldırıp sızlandı: “Kızım deli misin, gece yarısı adamı uykusunda basarsak bizi eğitim alanında canlı canlı kurşuna dizer!”
Nero da kaşlarını çattı: “Sabahı beklemek askeri protokole daha uygun.”
“Protokol umurumda değil,” diye kestirip attı Selene, derin ela gözlerini ikisinin üzerinde sertçe gezdirerek. “Kael’in içindeki o Öfke Yankısı her saniye rezonans derinleştiriyor. Kalkın.”
Kızın bu baskısı karşısında ekip daha fazla direnemedi. Selene, adeta zorla ve ısrarla ekibi yataklarından kaldırıp daireden döktü.
Gece çoktan ilerlemiş, akademi koridoru sessizliğe gömülmüştü. Akademinin o yüksek tavanlı ışıkları yarı karanlığa, kasvetli bir loşluğa düşmüştü. Habel, ortak mutfaktan aceleyle kaptığı ve Komutan Lucien’ın rüşveti olarak düşündüğü sıcak kahve bardaklarını ellerinin arasında dengede tutmaya çalışarak en önde paytak adımlarla yürüyordu.
“Bak, aşırı şekilde titriyorum zaten. Eğer bu kahveleri herifin halısına dökersem suç tamamen benim değil, baştan anlaşalım,” diye fısıldadı Habel panikle.
Nero elleri cebinde, arkasından yürürken sırıttı: “Hayatındaki çoğu şeyde zaten suçlu sensin Habel, bu da listeye eklenir.”
Habel omuz silkti: “Doğru, bu durum artık benim kişilik özelliğim haline geldi resmen.”
Selene, ekibin önünde kararlı adımlarla yürürken, Kael ise en arkadaydı. Ağzını bıçak açmıyordu. Kara Tüy’ün az önce avucuna kazıdığı o tekinsiz cümle hâlâ zihninin duvarlarına çarpıp duruyordu: [ ANLIYORUM ]. Nedense bu kelime, canavarın onu duyduğunu bilmek, Kael’i rahatlatmak yerine ruhunu çok daha feci bir şekilde geriyor, kortizol seviyesini içeriden tetikliyordu.
Sonunda Komutan Lucien’ın ağır, meşe ağacından yapılma odasının önüne geldiler.
TAK TAK.
Habel kapıyı tıklattı.. içeriden ses gelmedi.
Habel bu kez daha güçlü vurdu:
TOK TOK TOK.
Yine içeriden en ufak bir kıpırtı, bir ayak sesi gelmedi. Nero kaşlarını havaya kaldırarak mırıldandı: “…Uykusunda öldü mü acaba?”
Habel fısıldayarak ekledi: “Harika valla. Komutanı fazla mesai ve bizim bu lanetli dertlerimiz sonunda öldürdü.”
Selene, kapının kulbuna elini uzattı. “…Ben içeri gireceğim,” diyerek kapıyı yavaşça, gıcırtısız bir şekilde açtı.
Oda loştu. Masanın üzeri, sivil hayatta asla göremeyecekleri askeri dosyalarla tepeleme doluydu. Canavar raporları, infaz kayıtları, öğrencilerin aura rezonans analizleri… Bazı dosyaların üzerinde büyük, kırmızı mürekkepli damgalar göz alıyordu:
[ BEŞİNCİ AŞAMA - İMHA EDİLDİ ]
[ ALTINCI AŞAMA - KAYIP ]
Odanın geneline ağır, bayat bir kahve kokusu sinmişti. Ve gümüş saçlı Komutan Lucien… Masanın üzerine öylece yığılmış, uyuyakalmıştı. Sağ kolunu o gizli dosyaların üzerine yastık gibi koymuştu. Gözlerinin altında, günlerin yorgunluğunu ele veren koyu kara halkalar belirmıştı.
Habel adımlarını yavaşlatıp adama birkaç saniye baktı, ardından fısıldadı: “…Lanet olsun. Adam gerçekten köpek gibi yorgun.”
Nero ifadesizce mırıldandı: “Şok edici bir insani özellik.”
Habel, ortamın o yumuşaklığından cesaret alarak sinsice masaya yaklaştı. Elini uzatıp Lucien’ın omzuna hafifçe dokundu. “Komutanım, uyandırdığım için çok özür dilerim ama bakar mısınız—”
ŞRAK!
Daha Habel cümlesini bitiremeden, Lucien’ın gözleri açılmadı bile; ama o devasa, nasırlı eli bir yıldırım hızıyla ileri fırlayarak Habel’in boğazını güçle kavradı.
Habel’in ayakları anında yerden kesildi, çocuk havada çırpınmaya başladı. “İMDAAAAT!” diye feryat etti boğuk bir sesle. “İNFAZ EDİLİYORUM! TAKIM LİDERİNİZ GİDİYOR!”
Nero bu ani çırpınış karşısında kendini tutamadı ve odadaki tüm o gerginliğe rağmen feci bir kahkahayı bastı. Gerçekten, içtenlikle gülüyordu.
“HAHAHAHA!”
Lucien birkaç saniye sonra gözlerini kırpıştırarak kendine geldi, etrafındaki öğrencileri fark etti. Parmaklarındaki o ölümcül baskıyı gevşetip Habel’i halının üzerine bıraktı.
“…Askeri refleks,” diye mırıldandı Lucien, ses tonu uykudan yeni uyanmasına rağmen hâlâ bir duvar gibi sertti.
Habel iki eliyle birden boğazını ovuşturarak koltuğa sindi: “Adam uyurken bile doğrudan son seviye bölüm sonu canavarı arkadaş, şaka gibi.”
Selene, Habel’in elinden kurtulan o sıcak kahve bardağını masaya, Lucien’ın önüne doğru sakince uzattı. Lucien elini yüzüne götürüp gözlerini iyice ovaladı. “…Teşekkürler,” diyerek kahveden büyük bir yudum aldı. Ardından o keskin bakışlarını dördünün üzerinde gezdirdi.
“…Bu saatte neden uyumuyorsunuz?” diye sordu. Bakışları Kael’in üzerindeki kızıl auranın o hafif kokusunda durdu. “Ve neden hepiniz gecenin bu yarısında birliktesiniz?”
Habel boğazını temizleyip direkt atladı: “Komutanım, biz oda arkadaşı olarak bayağı bir travmatik bağ kurduk.”
Nero yatay bir duruşla ekledi: “Zihinsel çöküş kulübü kurduk diyebiliriz.”
Lucien kahvesinden bir yudum daha alıp arkasına yaslandı: “…Anlıyorum.”
Selene, geyikleri tamamen bitirmek adına bir adım öne çıktı, sesi her zamanki mutlak ciddiyetindeydi. “Büyük bir sorunumuz var,” dedi ve parmağıyla doğrudan arkada duran Kael’i işaret etti.
Kael, kızın onu böyle bir hedef tahtası gibi göstermesiyle anında başını kaldırdı. Gözlerinde sitemkar bir kırılma belirdi. “…Sağ ol ya Selene,” dedi hayal kırıklığıyla karışık bir alayla. “Sorun doğrudan ben miyim yani şimdi? Ortada duran koca bir sorun?” Kollarını iki yana açtı. “Direkt yüzüme karşı ‘öl’ deseydin feci şekilde daha iyiydi, en azından dürüstçe olurdu.”
Selene, Kael’in bu sitemine karşılık zerre kadar tereddüt etmeden ona doğru döndü. Soluk oda ışığının altında tek kaşını soğukça kaldırdı. Kendine has o mutlak, acımasız dert sökücü dürüstlüğüyle konuştu:
“…Evet. Şu an bu odadaki en büyük sorun sensin.”
GÜM.
O acı cümlenin sarsıntısıyla birlikte, Kara Tüy Kael’in etinin altında bir anda deli gibi hareket etti. Kael’in avucundaki o siyah tekinsiz damarlar büyük bir hızla kıvrıldı, büküldü. Harfler, Kael’in ruhundaki o zayıflıktan beslenerek nefretle dizilmeye başladı:
[ ACI ]
Kael’in aldığı tüm nefes bir kez daha bozuldu, göğsü daraldı. bileğinde ki ölçüm cihazı kırmızı uyarılar vermeye başladı:
[ KORTİZOL SEVİYESİ: %17 → %31 ]
[ UYARI: AURA KRİTİK SEVİYEYE ULAŞIYOR ]
Komutan Lucien bu enerji dalgalanmasını anında fark ederek gözlerini kıstı. “Kael,” dedi uyarır bir sesle.
Selene, çocuğun acı çektiğini görünce yavaşça elini uzatıp Kael’in titreyen avucunu tutmak istedi, gözleri o siyah yazıya kaymıştı. “…Yine senin kortizol seviyene tepki veriyor,” dedi.
Kael, kızın elini refleksle, adeta canı yanmış gibi geriye doğru çekti. “…Dokunma bana,” diye fısıldadı. Sesi tamamen kırılmıştı.
Odadaki hava bir anda gerildi. Kael, gözlerini yavaşça masasında oturan Lucien’e çevirdi. Çocuk gerçekten, sivil hayatından askeri akademinin bu lanetli koridorlarına kadar feci şekilde yorgun görünüyordu. Ruhsal olarak bitmişti.
“…Evet, haklısınız. Sorun tamamen benim, Lucien,” dedi Kael, sesi adeta bir fısıltı gibi çıktı. Kısa bir süre sustu, arkadaşlarının yüzüne bakamadı. “…Sizinle baş başa konuşabilir miyiz? Lütfen.”
GÜM.
Ancak Kara Tüy, Kael’in içindeki bu derin yalnızlık ve dışlanmışlık hissini feci bir hırsla besledi. Siyah damarlar bu kez daha sert, daha vahşi bir hareketle Kael’in bileğinden yukarıya doğru yayıldılar. Ve kolunun tam ortasında, Selene’in kurduğu o dürüst cümlenin üzerine basar gibi, yeni ve aşırı derecede zalim kelimeler oluşturdular:
[ HİÇ KİMSE SENİ SEVMİYOR ]
Oda ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Bu kez Habel bile şaka yapamadı, Nero’nun gözleri kısıldı. Kael birkaç saniye boyunca kolundaki o uğursuz, siyah yazıya baktı. Gözlerinde artık ne bir şaşkınlık ne de bir öfke kalmıştı; sadece, yorgunluk vardı.
Çok sessiz, adeta kendi sonunu ilan eder gibi bir sesle: “…Evet,” dedi yazıya doğru. “Haklısın.”
Sonra arkasını döndü. Ağır adımlarla kapıya doğru yürüdü. Odadaki Selene de, Nero da, Habel de onun o arkasında bıraktığı yıkılmış silüeti gördü ama kimse onu durduracak o doğru kelimeyi bulamadı.
Kapı arkasından yavaşça kapandı. Kael koridorun karanlığında tek başına kaldı.
Odanın kapısı kapanır kapanmaz Komutan Lucien hiçbir şey demeden, kahve bardağını masaya sertçe bırakarak anında ayağa kalktı. Yüzündeki o yorgunluk gitmiş, yerini ciddiyet almıştı. Çocukların tek bir kelime etmesine izin vermeden hızla Kael’in peşinden odadan çıktı.
Kapının dışarıdan kapanmasıyla birlikte, Habel odadaki o kaskatı sessizliği bozarak direkt Selene’e doğru döndü. Yüzü bayağı şekilde ciddiydi. “…O kurduğun son cümle gerçekten gerekli miydi Selene?” diye sordu sitemle.
Selene kaşlarını hafifçe çattı, içindeki o mantığı savunarak: “Ben sadece yalan söylemedim. Ortada bir anomali var ve o şu an bir sorun,” dedi.
Nero, Selene’e çok sert ve buz gibi bir ses tonuyla konuştu: “Bu durum bir dürüstlük meselesi değil, Selene. Bu tamamen başka bir şey.”
Selene şaşkınlıkla kafasını Nero’ya çevirdi. Nero gözlerini kapıya dikerek devam etti: “O çocuk zaten doğduğundan beri kendi kafasının içindeki o cehennemde, insanların acılarında boğuluyor. Bir de üstüne senin o doğrularını kaldıramaz.”
Habel de bu kez o her zamanki sulu tavrını tamamen bir kenara bırakmış, gerçek bir takım arkadaşı gibi görünüyordu. “Bazen sadece dürüst olmak… İnsanlara yardım etmez, Selene. Sadece onları daha fazla kırarsın.”
Selene olduğu yerde sessizleşti. Hayatında ilk kez… Kurduğu o doğruların karşısında ne diyeceğini, nasıl bir savunma yapacağını bilemedi. İçindeki o sarsılmaz mantık, Kael’in arkasında bıraktığı o kırık dökük yalnızlığın karşısında ilk kez yoğun bir şekilde çatırdamıştı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı