Terastaki o derin, felsefi ve bir o kadar da rahatlatıcı sohbet, gecenin karanlığından kopup gelen ani ve sert bir rüzgar dalgasıyla kesildi. Çiseleyen yağmur damlaları rüzgarın hışmıyla yüzlerine sertçe çarparken, uzak koridorlardan birinden nöbetçi askerlerin ağır bot sesleri yankılandı.
“Beyler, yakalanıyoruz, topuklayın!” diye fısıldadı Habel panikle.
Dördü birden, koridordaki loş ışıkların gölgesinden yararlanıp bekçilere görünmemek için adeta birer gölge gibi süzülerek odalarına doğru koştular. Kapıyı sessizce kapatıp içeri sızdıklarında derin birer nefes aldılar.
Odaya adım atmalarıyla birlikte içerideki hava tekrar ağırlaştmıştı. Ama bu kez odadakileri geren, havayı boğan şey etrafa yayılan tanıdık bir aura baskısı değildi.
Kara Tüy’ün sergilediği tekinsiz davranıştı.
Kael adımlarını banyonun önünde durdurup yavaşça koluna baktı. O kapkara damarlar, derisinin altında gerçekten ama gerçekten hareket ediyordu. Öyle sönük bir sızı silsilesi falan değildi bu; bildiğin canlı bir parazit gibi yavaşça bileğine, oradan parmak uçlarına kadar sızıyor, ardından kıvrılarak tekrar yukarıya, kalbine doğru hışımla tırmanıyordu.
GÜM.
GÜM.
GÜM.
Nero, parmaklarının arasında tuttuğu sigarasını yavaşça aşağı indirdi. Mavi gözlerini Kael'in koluna dikmişti. “…Bu şey kesinlikle normal değil,” diye mırıldandı, bunu tekrar tekrar söylüyordu..
Habel üzerindeki hırkayı fırlatırken, “Bak bunu yaklaşık kırk dakikadır üst üste, bas bas bağırarak söylüyoruz zaten!” diye terslendi. Ama ses tonu eskisi kadar rahat ve şaklaban değildi. Çünkü bu kez odadaki o tuhaf, canlı iradeyi Nero da, kendisi de silsile halinde hissedebiliyordu.
Kara Tüy, bu zamana kadar akademide öğrendikleri o klasik, ruhsal enerjiden “çağrılan” sıradan bir silah gibi davranmıyordu. Resmen kendi başına bir irade, bir bilinç gösteriyordu.
Kael derin bir nefes alıp yavaşça elini yukarı doğru açtı. Siyah damarlar, hızla avucunun tam ortasında toplandı. Sonra yine, deriyi içeriden yakarak harf oluşturmaya başladılar. Bu kez her şey feci şekilde daha hızlı gerçekleşmişti.
Kapkara harfler yan yana dizildi:
[ DİKKAT ]
Salonun ortası bir anda buz kesti. Habel birkaç saniye boyunca gözlerini kırpmadan o kelimeye baktı. Sonra ciddiyetini korumaya çalışarak: “…Tamam abi,” dedi kafasını sallayarak. “Bence yol yakınken biz bu kalemi karanlık piyasada bir şeytana falan satıyoruz. Başka çıkış yok.”
Nero kaşlarını çatıp düz bir sesle sordu: “Kime?”
Habel duraksadı, ensesini kaşıdı. “…Haklısın, şeytan bile bunu görse arkasına bakmadan kaçar.”
Kael ise gözlerini avucundan bir saniye bile ayırmıyordu. İçindeki o soğukluk büyürken, “Bu… bu neden oluyor? Neden durmadan bana yazıyor?” diye fısıldadı.
Mutfak tezgahının kenarına yaslanmış olan Selene, o duru ve sakin sesiyle cevap verdi: “Çünkü aranızdaki rezonans derinleşiyor.”
Kael başını kaldırıp kızın ela gözlerine baktı.
Selene kupasını elinde çevirerek devam etti: “Normal şartlarda, askeri akademideki tüm aura silahları kullanıcısının ruhunu ve karakterini yansıtır. Onlar pasif birer araçtır. Ama Kara Tüy…” Kız kısa bir süre durdu, kelimeleri seçerken gözlerini Kael’in eline indirdi. “…seni öğreniyor olabilir.”
Habel’in yüzü bir anda düştü. “Harika! Gerçekten müthiş bir tespit! Durumu olduğundan çok daha kötü yapmayı nasıl başarıyorsun anlamıyorum ki!”
Nero ise çenesini sıvazlayarak derin derin düşünüyordu. “Yani silah, Kael’in ruhsal yapısına göre bir çeşit adaptasyon geçiriyor, evrimleşiyor.”
Selene başıyla onayladı: “Muhtemelen.”
Kael, kolunda hâlâ hafif hafif titreyen o kara hatları izlerken sordu: “…Ama neden?”
Selene birkaç saniye boyunca tamamen sessiz kaldı. Odadaki tek ses, dışarıda pencereleri döven rüzgarın uğultusuydu. En sonunda dürüstçe cevap verdi: “Belki de senin kortizol yapın normal bir insanınkiyle aynı değildir.”
Nero kaşlarını havaya kaldırdı. “O ne demek şimdi?”
Selene o derin bakışlarını tamamen Kael’e çevirdi. “İnsan vücudu tehlike anında kortizol üretir, bu biyolojik bir kuraldır. Ama Kael…” Kız durdu, siyah damarlara işaret etti. “…sanki en başından beri tamamen kortizol ile yaşıyor, onunla besleniyor.”
Salon bir kez daha derin bir sessizliğe gömüldü. Kulaklara gelen bu cümle ilk başta bayağı saçma, hatta imkansız geliyordu. Ama odadaki herkes olayı biraz düşününce… Bunun aslında ne kadar mantıklı olduğunu fark etti.
Çünkü Kael yıllardır:
Geceleri tek bir saniye bile normal, huzurlu bir uyku uyuyamıyordu.
Etrafındaki insanların en gizli, en saf duygularını ve acılarını kendi ruhunda hissediyordu.
En ağır askeri aura baskılarına bile sarsılmadan direnebiliyordu.
Ve en önemlisi, ruhsal bir yozlaşma yaşamadan, vücudundan aşırı derecede kortizol enerjisi çıkarabiliyordu.
Kara Tüy’ün salondaki o ilk gün gelip onu bulması, ona böyle delicesine bağlanması belki de basit bir tesadüf değildi.
Habel kendini salonun ortasındaki eski koltuğa fırlattı. “Mükemmel ya! Resmen nur topu gibi bir biyolojik felaketle oda arkadaşı olmuşuz! Yarın banyonun sırası sendeydi Kael, bence sen direkt nükleer atık tesisinde yıkan.”
Nero oturduğu yerden ters ters baktı: “Sen zaten kendi başına bu yurt için bir felaketsin Habel.”
Habel göğsünü kabarttı: “Farkımız var aslanım, ben en azından etrafa neşe saçan, eğlenceli bir felaketim.”
Kael, Habel’in bu yüzsüzlüğü karşısında istemsizce burnundan hafifçe güldü. Tam o saniyede—
GÜM!
Kara Tüy’ün damarları bu kez o kadar sert, o kadar şiddetli bir ritimle attı ki Kael’in göğsü ileri doğru fırladı, aldığı tüm nefes boğazında tıkandı. Göz bebekleri feci şekilde küçüldü.
Bir görüntü gördü. Çok kısa. Bir saliseden bile daha kısa süren, zihnine zorla çakılan tekinsiz bir kırıntı…
Karanlık, rutubetli bir oda. Her yerde, yerlerde ve duvarlarda kurumuş kan izleri… Ve odanın tam ortasında dikilen biri, Kara Tüy’ün o metalik gövdesini sıkıca kavramış, kabusu hışımla elinde tutuyordu.
Ama o el… Kael’in eli değildi.
Kael aldığı o ağır darbeyle aniden, hışımla ayağa kalktı. Sırtından aşağı soğuk terler boşanıyordu.
Mutfak tezgahının oradaki Selene onun bu ani reaksiyonunu hemen fark etti. Kaşlarını çatarak, “…Ne oldu?” diye sordu.
Kael birkaç saniye boyunca nefes alamadı, kelimeler boğazına düğümlendi. Göğsü hızla inip kalkarken yavaşça mırıldandı: “…Birini gördüm.”
Nero yattığı yerden tamamen doğrularak kaskatı kesildi. “Ne demek gördüm? Odada bizden başka kimse yok, neyden bahsediyorsun?”
“Hatırlamıyorum… Tam olarak kimdi, yüzü neye benziyordu hatırlamıyorum…” Kael iki eliyle birden zonklayan başını tuttu. “…Ama o lanet şey…”
Kara Tüy’ün damarları, Kael’in şakağındaki sızıyla aynı anda, derinin altında feci bir hırsla tekrar dalgalandı. Kapkara harfler avucunun içinde yeniden şekil alıp adeta bir emir gibi belirdi:
[ HATIRLA ]
Habel bu kez koltuktan resmen geriye doğru fırlayarak direkt ayağa kalktı. “YOK!” diye bağırdı ellerini sallayarak. “Hayır abi, kabul etmiyorum! Bu şey artık kesinlikle lanetli bir eşya sınıfına girdi, herif bildiğin bizi odada canlı canlı uykumuzda yiyecek!”
Nero ise tamamen ciddi, maskesiz ve tehlikeli görünüyordu. Yavaş adımlarla Kael’e doğru ilerledi.
“…Kael,” dedi Nero, sesi odadaki rüzgarı bile bastıracak kadar kaskatı çıkmıştı. “Senin o elindeki silah…”
Kara Tüy’ün Kael’in etinin altında attığı o düzenli, korkunç ritmi dinledi.
GÜM.
GÜM.
GÜM.
“…sadece sıradan bir silah olmayabilir. O şey resmen bir hafıza taşıyor.”
GÜM.
Kara Tüy’ün kapkara damarları derinin altında feci bir hırsla bir kez daha hareket etti. Kael’in açık duran diğer avucunda o tekinsiz siyah çizgiler çılgınlar gibi kıvrıldı, büküldü. Yavaşça, sanki bir et parçası dikilir gibi birleştiler ve tekrar aynı kelimeyi oluşturdular.
[ HATIRLA ]
Kael’in aldığı nefes boğazında düğümlendi, göğsü kaskatı kesildi.
Oda bir anda ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Hayır, bu sıradan bir sessizlik değildi. Sesin bu evrenden tamamen yok olması, mutlak bir sağırlaşmaydı. Selene’in dudakları hızla hareket ediyor, Kael’e bir şeyler söylüyordu ama tek bir hece bile işitilmiyordu. Nero yatağından fırlamış, iki elini kaplayan o zırhlı eldivenlerine, ''Mezar Kıran''a hamle yapmıştı; Habel’in o her saniye sırıtan yüzü korkuyla gerilmişti.
Ama etraftaki tüm bu görüntüler… Bir anda bulanıklaşmaya başladı. Sanki tüm gerçeklik parçalara ayrılıyor, dünya altından kayıp çözülüyordu.
GÜM.
Bir anda— Zifiri bir KARANLIK.
Kael gözlerini hızla açtığında, kulakları sağır eden o şiddetli yağmur sesini yeniden duydu. Altında, eski bir araba motorunun o sarsıntılı titreşimini hissetti. Olduğu yerde donup kaldı.
Bir arabanın içindeydi. Babası sakin bir yüzle direksiyonu tutuyordu, annesi ise hemen ön koltukta, onun yanında oturuyordu. Kael’in gözleri şokla büyüdü.
“…Hayır…” diye mırıldandı. “Bu… bu imkansız.”
Arka koltuğa, hemen yanına baktı. Orada kendi küçük hali oturuyordu. Henüz 15 yaşında olan Kael. Çaresizce ağlıyor, omuzları hıçkırıklarla sarsılıyordu.
Kael nefes alamadı. Çünkü o korkunç kazadan sonra, annesinin sesini… Tamamen unutmuştu. Yaşadığı o ağır travma yüzünden yıllardır onun nasıl konuştuğunu, sesinin tonunu bir türlü hatırlayamıyordu.
Ama şimdi—
“…Kael?”
O ses koridorda yankılanır gibi kulaklarına ulaştı. Tamamen annesinin sesiydi. Kael’in gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülmeye başladı. Titreyen adımlarla, deli gibi ön koltuktaki annesine doğru baktı.
Ve o an… Korkunç gerçeği gördü.
Annesinin boynu kırılmıştı. Başını yana doğru çevirdiğinde, ela gözlerinin içi tamamen boş ve fersizdi. Derisinin hemen altında, simsiyah leke damarları yılan gibi dolaşıyordu.
Bozulma.
Karşısındaki bir cesetti ve o ceset hareket ediyordu. Ama her şeye rağmen, o hala annesiydi.
“…Kael…” diye fısıldadı o cansız dudaklar.
Kael iki eliyle birden patlayacak gibi zonklayan kafasını tuttu. “Nefes al…” diye bağırdı kendine. “…Nefes al, bu gerçek değil!”
Gözlerini sıkıca kapattı. Ve arabanın içindeki o dünya, tıpkı kırılan bir cam gibi saniyeler içinde tekrar parçalandı.
FŞŞŞ!
Bir anda kendini tamamen başka bir yerde buldu. Ucu bucağı olmayan, mutlak siyah bir boşluk. Kusursuz bir sessizlik ve kemikleri sızlatan bir soğukluk…
Sonra… Boşluğun ortasında bir şey gördü. Uzun, tekinsiz bir silüet. Boyu yaklaşık iki metreyi rahatça geçiyordu, ama sabit değildi. İnsan şeklindeydi, bir gövdesi, kolları ve bacakları vardı. Ama yüzü yoktu. Yüzünün olması gereken o düz boşluktan aşağıya doğru… Simsiyah bir mürekkep akıyordu.
Kara Tüy’ün o zift gibi simsiyah mürekkebi.
O devasa silüet, adımlarını Kael’e doğru çevirerek yavaşça yaklaştı. Kael geri çekilmek, oradan kaçmak istedi ama bedenini, kaslarını zerre kadar hissedemiyordu. Silüet tam önünde, nefes alsa duyulacak bir mesafede durdu.
Sonra konuştu. Ama o yaratığın göğsünden yankılanarak çıkan ses… Tamamen Kael’in kendi ses tonuydu.
“Hatırla,” dedi yaratık.
Kael’in göz bebekleri titredi. “…Sen… sen de nesin?” diye sordu korkuyla.
Cevap gelmedi. Dünya bir kez daha büyük bir gümbürtüyle parçalandı.
Kael kendini yeniden o eski arabanın içinde buldu. Ama bu kez durum farklıydı. Bu kez olayları dışarıdan izlemiyordu; doğrudan kendi bedenindeydi. 15 yaşındaki haliyle arka koltukta oturuyordu. Sağ gözünden bir damla yaş süzülüp yanağından aşağı aktı. Ellerine baktı.
Ellerinde Kara Tüy’ünü tutuyordu. Ama bu kronolojik olarak imkansızdı. Çünkü o zamanlar Kara Tüy diye bir silah henüz ortalıkta yoktu, onu akademideki o ilk gün bulmuştu.
Önünde küçük, yırtık pırtık bir defter duruyordu. Ve Kael… Elindeki o uğursuz kalemle deftere bir şeyler yazıyordu. Titreyen, kargacık burgacık harfler yan yana geldi:
“Acı…”
Kalemin ucu defterin üzerinde delilikle titredi.
“Paylaşmak istiyorum.”
Kael’in o an nefesi tamamen kesildi. Geçmişe ait anıları, hisleri ve zaman çizgisi birbirine karışıyordu.
Sonra—
KAZA.
Kulakları tırmalayan o korkunç metal sürtünme sesi. Parçalanan camların havada uçuşması. Annesinin feryat eden çığlığı. Babasının direksiyona kapanışı. Her yeri kaplayan sıcak, kırmızı kan…
Bir anda her şey bir patlamayla havaya uçtu. Kael kendini yeniden o sonsuz, dipsiz boşlukta tek başına buldu. Yapayalnızdı. Ve tam önünde… Kara Tüy havada asılı duruyordu. Metal gövdesindeki o kırmızı-siyah damarlar vahşi bir ritimle atıyordu.
GÜM.
GÜM.
GÜM.
Kael, tamamen titreyen ve ağlamaklı sesiyle son kez sordu: “…Sen nesin? Benden ne istiyorsun?”
Sessizlik.
Sonra Kara Tüy havada tekinsizce hareket etti. Bir anda, namludan fırlayan bir mermi gibi ileri doğru atıldı. Ve o sivri, metalik ucu— Doğrudan Kael’in kalbinin tam ortasına saplandı.
ÇAT!
Kael acıyla feryat etti. Hissettiği o acı o kadar gerçek, o kadar muazzamdı ki… Bu kesinlikle zihinsel bir illüzyon olamazdı. Kalbi göğsünün içinde resmen parçalanıyor, eti yırtılıyor gibiydi.
Bir anda gözlerini hışımla açtı.
GERÇEKLİK bütün ağırlığıyla odaya geri döndü.
Yurt odasındaydı. Selene hemen önünde, endişeli bir yüzle duruyordu; Nero ayağa fırlamış, ellerindeki o pasif formda duran Mezar Kıran'ı sıkıca birbirine bastırarak gardını almıştı; Habel ise yüzündeki tüm neşeyi kaybetmiş, yoğunbir korkuyla ona bakıyordu.
Ve Kael— Daha fazla dayanamadı ve acıyla büyük bir çığlık attı.
İçindeki o baskılanan kızıl aura mutlak bir patlamayla dışarı salındı.
BOOOOM!
Odanın tüm camları bu muazzam enerjiyle zangır zangır titredi. Masanın üzerindeki kitaplar, bardaklar, çizgi romanlar büyük bir gürültüyle yere saçıldı. Öfke Yankısı adını verdiği o karanlık, kırmızı dalga dalga yayılan enerji, odanın her bir köşesini tamamen esir aldı.
Habel, üzerine gelen bu ağır baskıyla refleks olarak kendini geriye doğru attı. Nero, zırhlı eldivenlerinin metalik yüzeyini önüne siper ederek dişlerini sıktı ve dengede kalmaya çalıştı. Selene ise etraftaki bu yıkıcı kırmızı dalgalara aldırmadan, tehlikeyi göze alarak direkt Kael’e doğru bir adım attı.
“Kael— Sakin ol!”
“YAKLAŞMA!” diye kükredi Kael.
Kael’in ağzından çıkan bu ses, kesinlikle normal bir insana ait olamazdı. Sanki boğazından aynı anda birden fazla tekinsiz ses üst üste binmiş, canavarımsı bir koro gibi yankılanmıştı.
Kızıl aura odanın tavanına doğru tekrar yoğun şekilde yükseldi. Ama bu kez— Kael derin bir nefes aldı.
Bir. Sonra zorlayarak bir kez daha.
Gümüş saçlı Komutan Lucien’ın ona zorla öğrettiği o zihinsel bastırma tekniğiydi bu. Derin nefes. Mutlak odaklanma. Aurayı kendi içine, ruhundaki o havuzun dibine doğru zorla bastırma.
Elleri çılgınlar gibi titriyordu. Boynuna kadar çıkan o siyah tekinsiz damarlar, tenini bir ağ gibi sarmıştı. Ama Kael… Bu kez kaçmadı. İçindeki o canavarı serbest bırakmak yerine, dişlerini kırarcasına sıkarak onu kontrol etmeye, zincirlemeye çalıştı.
Selene olduğu yerde kalıp hareket etmedi, sessizce çocuğun bu ölümcül mücadelesini izledi. Nero’nun yüzünde ise ilk kez sarsıcı, gerçek bir şaşkınlık belirdi.
Çünkü Kael… kontrolünü tamamen kaybetmek üzereyken kendi iradesiyle kendini durduruyordu.
O etrafa saçılan yıkıcı kızıl aura, yavaş yavaş geri çekilerek çocuğun bedenine doğru sızdı.
GÜM…
GÜM…
GÜM…
Kael, ciğerlerine giren ağır nefeslerle birlikte başını öne doğru eğdi. Ter damlaları şakaklarından yere süzülürken, titreyen sesiyle odadaki sessizliğe doğru fısıldadı:
“…O şey…”
Gözlerini yavaşça arkadaşlarına doğru kaldırdı.
“…O lanet kalem beni en başından beri tanıyor.”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı