Odadaki o boğucu baskı… Garip bir şekilde hafiflemişti. Selene hâlâ tüm dikkatiyle Kael’in avucuna bakıyordu. O tekinsiz siyah damarlar, kızın dokunuşuyla birlikte hırçınlığını kaybetmiş ve yavaşlamıştı.
GÜM…
GÜM…
Daha sakin. Daha düzenli.
Nero yattığı yerden başını kaldırıp bu değişimi anında fark etti. “…Bu ilk kez oluyor,” diye mırıldandı hayretle.
Kael sessizce başını salladı. “Evet,” dedi, o da şaşkındı.
Habel oturduğu yatakta bacaklarını kendine doğru çekip kupasını eline aldı. “Tamam abi,” dedi gözlerini kısarak. “Bu odadaki ilişki dinamikleri beni inceden korkutmaya başladı.”
Selene, ela gözlerini Kael’in avucundan ayırmadan, son derece düz bir sesle araya girdi: “Kimse seni burada zorla tutmuyor.”
Habel, sanki göğsüne bir ok saplanmış gibi dramatik bir şekilde elini kalbine götürdü. “Vurucu. Gerçekten çok vurucu bir cümle.”
Nero, aralarındaki bu atışmaya sırıtarak cebinden sigara paketini çıkardı. İçinden bir dal aldı, ardından şaşırtıcı şekilde paketi doğrudan Selene’ye doğru uzattı. Selene, gümüş saçlı komutanın öğrencisi olarak odadaki en kurallara bağlı kişi gibi duruyordu; paketle arasındaki mesafeyi birkaç saniye boyunca sessizce süzdü. Ve uzanıp bir dal aldı.
Habel yatakta gerilerek direkt doğruldu. “YOK ARTIK!” diye bağırdı.
Nero kaşlarını kaldırıp sordu: “Ne var?”
“Oğlum, bu kızın sigara içebileceği ihtimali benim aklımın ucundan bile geçmedi lan!”
Selene, gecenin karanlığını andıran düz saçlarını hafifçe arkaya atarak sakin bir şekilde, “Çayla iyi gidiyor,” dedi.
Nero bu kez paketi masanın başındaki Kael’e doğru uzattı. Kael, uzatılan pakete birkaç saniye boyunca boş gözlerle baktı. Sonra olumsuz anlamda başını salladı. “…Yok, almayayım.”
Habel oturduğu yerden anında lafa atladı: “Resmen dertli başkarakter gibisin be oğlum!” Elini havada dramatik bir şekilde sallayarak devam etti: “Sigara iç. Etrafa sert ve gizemli bakışlar at. Yağmurda tek başına şemsiyesiz yürü. Tam olsun, klişeleri tamamla.”
Nero, Habel’in bu benzetmesine hafifçe güldü. Selene ise hiçbirini umursamadan kupasından sıcak çayını yudumluyordu.
Kael birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. Sonra üzerindeki o uyuşukluğu atmak ister gibi saçlarını eliyle geriye doğru itti. Ağzıyla hafif, belirgin bir “cık” sesi çıkardı.
Habel onun bu hareketini görür görmez elini hışımla yatağa vurdu. “PHHHFF!” diye haykırdı. “Bak, bak! Artistleşmeye başladı yavaş yavaş!”
Kael, Habel’in diline düşmekten kurtulamayacağını anlayınca pes ederek paketten yavaşça bir sigara aldı. “…Bundan bir tane içince bir anda çizgi roman karakterine dönüşmüyorum değil mi?” diye sordu ters ters.
Nero sırıttı: “Deneyelim, görürüz.”
ÇAK.
Çakmağın metalik sesiyle birlikte küçük bir alev parladı. Kael sigarayı yaktı ve küçük, acemi bir nefes çekti. Öksürmedi ama tütünün acılığı yüzünden yüzü hafifçe buruştu. “…Tadı feci kötüymüş,” dedi tükürür gibi.
Habel bilmiş bir tavırla araya girdi: “Çünkü bu zaten tadı güzel olduğu için değil, sadece havalı görünmek için içilen bir şey dostum.”
Nero gözlerini Habel’e çevirdi: “Sen niye içmiyorsun o zaman?”
Habel göğsünü kabarttı: “Ben zaten doğuştan havalıyım.”
Nero hiç istifini bozmadan, “Yok,” dedi. “Sen daha çok yerinde duramayan hiperaktif bir sincap gibisin.”
Habel’in yüzü düştü: “Lanet olsun, bu doğrudan şahsıma hakaretti.”
Kael, Habel’in o komik hırslanması karşısında istemsizce hafifçe güldü. Ama tam o salisede—
GÜM.
Avucunun içindeki o tekinsiz damarlar yeniden büyük bir hızla hareket etmeye başladı. Kapkara çizgiler derisinin altında kıvrılarak tekrar birleşiyordu. Kael acıyla kaşlarını çattı. “…Yine başladı,” diye mırıldandı.
Selene bakışlarını hemen çocuğun eline indirdi. Siyah damarlar, hiyeroglif çizer gibi yavaşça yeni harfler oluşturdu:
[ ZARAR ]
Oda birkaç saniye boyunca tamamen derin bir sessizliğe gömüldü. Herkes eldeki yazıya bakıyordu. Sonra Habel daha fazla dayanamayarak feci bir patlama yaşadı.
“PUHAHAHAHA!”
Kendini yatağa doğru fırlattı, gülmekten nefesi kesiliyordu. “Oğlum! Sigara karşıtı kamu spotu aura silahı mı lan bu?!”
Nero bile bu saçmalık karşısında kendini tutamayarak büyük bir kahkaha attı. Kael bıkkınlıkla gözlerini tavana doğru devirdi. Ardından elindeki sigarayı masaya doğru göstererek kaleme seslendi: “…Şu an bana bu odada topluca psikolojik baskı uygulayarak zaten canıma daha fazla zarar veriyorsunuz, farkında mısınız?”
Habel yastığı yumruklayarak direkt yatağa vurdu. “LAAAN!” diye bağırdı gözünden yaş gelirken. “Adam bildiğin elindeki kalemle ciddi ciddi tartışıyor!”
Nero gözyaşını silerek ekledi: “Ve işin acı tarafı, kaleme karşı kaybediyor.”
Selene, porselen kupasını tekrar dudaklarına götürürken bu şamataya karşı hafifçe gülümsedi. Bu son derece küçük, belli belirsiz bir gülümsemeydi. Ama masanın başındaki Kael onun yüzündeki bu anlık yumuşamayı net bir şekilde fark etti. Kızın güldüğünü görünce kısa bir süre sustu. Çünkü Selene, bu akademiye adım attıklarından beri ilk kez gerçekten bu kadar rahat ve huzurlu görünüyordu.
Habel, Kael’in kıza dik dik baktığını anında yakaladı. Sinsi ve muzip bir şekilde sırıtarak yanındaki Nero’ya doğru eğildi, omzuyla onu dürttü. “…Aradaki elektriği görüyor musun?” diye fısıldadı.
Nero omuz silkti: “Evet, net görünüyor.”
Habel sesini daha da alçattı: “Biz yakında bunların arasında resmen üçüncü tekerlek olacağız, rezillik.”
Selene, onlara doğru kafasını bile çevirmeden, çayından bir yudum alıp araya girdi: “Dördüncü.”
Habel birkaç saniye durdu, parmaklarıyla odadaki kişi sayısını hesapladı. “…Lanet olsun, kız matematiksel olarak haklı,” diye mırıldandı hayal kırıklığıyla. Kara Tüy'ü saymamıştı...
Kael, utançtan ve odadaki bu saçma muhabbetten dolayı başını iki elinin arasına aldı. “Ben yarın ilk iş olarak başka bir lojmana yada lojman dairesine geçmek için dilekçe vereceğim,” dedi bitkin bir sesle.
Nero sigarasından derin bir nefes çekip tavana doğru üfledi. “Geçemezsin, boşuna uğraşma.”
“Niye geçemiyormuşum?”
“Komutan Lucien özellikle üçümüzü aynı odaya yerleştirdi.”
Habel anında başıyla onayladı: “Evet, çok mantıklı. Çünkü oda olarak hepimiz zihinsel açıdan feci şekilde problemliyiz.”
Nero, Habel’e ters bir bakış attı: “Sen aramızdaki ekstra problemsin.”
Habel üste çıktı: “Sen de klinik bir vakasın oğlum, hastaneye yatırılman lazım.”
Selene kupasını masaya bırakırken sakince lafa girdi: “Bence ikiniz tartışmayı bırakıp direkt evlenmelisiniz.”
Oda bir saniye boyunca tamamen buz kesti. Sonra Nero, hayatında ilk kez bu kadar içten, maskesiz ve gerçekten büyük bir kahkaha patlattı. Daha önceki gülmesine hiç benzemesi bu gülüş.
Habel ise sanki namusu kirlenmiş gibi hızla ayağa fırladı. “Tamam abi!” diye bağırdı kapıya doğru yürürken. “Bu kız çok tehlikeli, laflarıyla bizi tek tek öldürecek bu!”
Aradan yaklaşık yirmi dakika geçmişti. İlk gerginlik biraz olsun dağılmış, herkes kendi hâlinde takılmaya başlamıştı.
Kael pencerenin önünde durmuş, dışarıyı izliyordu.
Selene ise hâlâ Kael'in yatağında oturuyordu. Arada bir Kael'in avucuna bakıyor, ardından gözlerini kapatıp birkaç saniye öylece bekliyordu. Ne yaptığını anlamak pek mümkün değildi.
Habel ayağa kalkmıştı. Küçük odanın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, yerinde duramıyordu.
Nero ise yatağına uzanmış, boş gözlerle tavanı izliyordu. Arada bir sigara yakıp dudaklarına götürüyor, sonra tekrar düşüncelerine dalıyordu.
Bir süre boyunca odada kimse konuşmadı.
Habel’in odanın ortasında feryat figan dolanması bittiğinde, yurt odası nihayet durulmuştu.
Kael, az önce parmaklarının arasında tuttuğu o yarım sigarayı masanın üzerindeki bardağa bastırarak söndürdü. Kalem yüzünden zaten canı sıkkındı, bir de üstüne bu tütünün berbat tadıyla uğraşmak istemiyordu.
Fakat tam o anda, avucunun içindeki o tekinsiz sızı kendini yeniden hatırlattı.
GÜM.
O siyah hatlar, derisinin altında hışımla yer değiştirerek avuç ortasında tekrar toplanmaya başladı. Kael acıyla dişlerini sıktı. Az önce durulan o kapkara çizgiler, sanki Kael’in sigarayı söndürmesinden tatmin olmamış gibi daha büyük bir hırsla bükülüyordu.
Selene kupasını hemen yan tarafa bırakıp tekrar öne doğru eğildi. Gözlerini Kael'in açık duran avucuna dikti. O gece karası pürüzsüz saçları öne doğru savrulurken, duru çehresi bir kez daha ciddiyetle gerildi.
Çünkü kapkara damarlar, az önceki kelimeyi bu kez daha kalın ve belirgin hatlarla, adeta deriyi yırtmak istercesine yeniden kazımıştı:
[ ZARAR ]
Oda bir anlığına yeniden sessizliğe büründü. Habel kapının önünden parmak uçlarında yürüyerek pencereye yaklaştı. Kafasını Kael’in eline doğru uzatıp yazıya baktı, ardından yüzünü ekşitti.
“Oğlum…” dedi Habel, sesini aptalca bir tona büründürerek. “Bu kalem az önce sigara içtiğin için sana kızmıştı, şimdi söndürdün diye yine kızıyor. Bu bildiğin ergen trip mekanizması lan. Ne yapsan yaranamıyorsun.”
Nero yataktan kafasını kaldırıp sırıttı: “Bence sigarayı yarıda bıraktığı için sinirlendi. İsrafı sevmiyor kuralcı parazit.”
Kael derin bir iç çekti. Elini havada hafifçe sallayarak o siyah hatlara baktı. “…Şu an sigara falan içmiyorum,” dedi kaleme doğru hitap ederek. Ses tonu bıkkınlık doluydu. “Söndürdüm işte. Derdin ne senin?”
Ancak Kara Tüy’ün harfleri yerinden kıpırdamadı. Aksine, o simsiyah çizgiler Kael’in avucundan yukarıya, bileğine doğru ince birer kılcal damar gibi tırmanmaya başladı. Her bir santimde Kael’in kolu buz gibi soğuyor, ruhundaki o Öfkepati yeteneğinin getirdiği ağır yük hafifliyordu.
Selene, parmak uçlarıyla Kael’in bileğindeki o hareket eden siyah çizgilerin üzerine hafifçe dokundu. Onun o bembeyaz, saf enerjisi temas ettiği an, damarların o hırçın ilerleyişi saniyeler içinde tekrar yavaşladı.
Selene başını kaldırıp Kael’in koyu kahverengi gözlerine baktı. “Bu yazı senin alışkanlıklarınla ya da sigarayla ilgili değil,” dedi duru ve net bir sesle. “O elindeki güç, senin fiziksel sınırlarını zorladığın o beş dakikalık antrenmanın faturasını kesiyor.”
Nero yatağından tamamen doğrularak ayaklarını yere bastı. Mavi gözlerinde o eski, kibirli ama zeki askeri bakışlar belirdi. “Doğru,” dedi başıyla onaylayarak. ”Salonda vücudun hiçbir hasar almadı. Bozulma oranı yüzde sıfır çıktı. Ama bu dünya bedelsiz hiçbir güç vermez. Kara Tüy o an bedeninde oluşması gereken tüm hasarı erteledi.”
Kael, Selene’in avuçları arasında duran eline baktı. Damarlar yavaş yavaş soluyordu ama o uğursuz kelime hâlâ oradaydı. “Yani…” dedi Kael, yutkunarak. “Bu şey şu an bana, kuralları bozduğum için bedenimin içeriden hasar aldığını mı söylemeye çalışıyor?”
Selene başını hafifçe aşağı yukarı salladı. “Sistem gibi, sana doğrudan durum raporu veriyor. Kendini tamamen iyileştirdiğini sandığın o an, aslında bu silah senin canından yemiş.”
Habel ellerini ensesine koyup arkaya doğru sendeledi. “Vay arkadaş ya! Resmen elinde canlı bomba taşıyor bizim çocuk. Üstelik bombanın üstünde dijital ekran yerine el yazısıyla 'patlayacağım' yazıyor.” Sonra aniden durdu, gözlerini faltaşı gibi açıp Nero’ya döndü: “Lan! Bu oda arkadaşlığı meselesini şimdi daha iyi anladım!”
Nero kaşlarını çattı: “Yine ne saçmalayacaksın acaba?”
Habel parmağıyla Kael’i gösterdi: “Oğlum, Komutan Lucien bizi bu odaya beraber koydu çünkü Kael ne zaman patlayacak olursa Selene onu enerjisiyle sakinleştirsin, sen psikopatlığınla oyalasın, ben de…” Habel durdu, düşündü.
Nero alayla sordu: “Sen ne yapacaksın?”
Habel göğsüne vurdu: “Ben de ortamın o depresif havasını dağıtıp feci şekilde yakışıklı duracağım tabii ki! Takım lideri vasfı budur!”
Nero elindeki sigara izmaritini bardağa fırlatıp kahkaha attı: “Sen bu odada en fazla neşeli bir kurban olursun Habel, fazlası değil.”
Kael, kolundaki o tekinsiz damarların Selene’in dokunuşuyla tamamen derisinin altına çekildiğini gördü. Kelime yavaşça silinmiş, geriye sadece kendi teni kalmıştı. İçindeki o ağır baskı tamamen kaybolmasa da, en azından tehlike şimdilik geçmiş gibiydi.
Selene elini yavaşça geri çekti, porselen kupasını alıp ayağa kalktı. Kapıya doğru yürürken arkasına bakmadan konuştu: “Şimdilik duruldu. Ama bir sonraki kural yazışında, o kelimenin sadece avucunda kalmayacağını biliyoruz.”
Kapı arkasından sakinçe kapandı.
Habel derin bir nefes alarak kendini yatağa bıraktı. “Gitti valla ruhani baskı unsuru. Oda bir anda genişledi resmen.” Sonra kafasını Kael’e çevirdi: “Ee dertli başkarakter, gece uzun. Yarın Lucien’ın o sert antrenmanlarında sağ kalmak istiyorsan o kaleme söyle, gece yarısı sana uyarı mesajı atmasın.”
Kael masanın üstündeki boşluğa, az önce Kara Tüy’ün eriyip gittiği yere baktı. Avucunu sıkıp bıraktı. İçindeki o tekinsiz güç orada, etinin altında bir yerlerde bekliyordu.
“Umarım,” dedi Kael sessizce, dışarıdaki yağmurun sesine bürünerek. “Umarım bir sonraki sefer o bedel beni tamamen yutmaz.”
Aradan saatler geçti:
Gecenin ilerleyen saatlerinde odadaki gürültü tamamen kesilmişti. Habel yatağında çoktan derin bir uykuya dalmış, odayı hafif horultularıyla doldurmaya başlamıştı. Nero ise sırtı kapıya dönük bir biçimde, yatağında hiç kıpırdamadan öylece yatıyordu.
Kael’in ise gözüne tek bir damla bile uyku girmemişti. Kafasının içindeki o ağır düşünceler ve kolundaki tekinsiz sızı, onu yatakta uyutmamıştı. En sonunda daha fazla dayanamayarak yavaşça yerinden doğruldu. Üzerine uzun ceketini geçirdi. Odadakileri uyandırmamaya dikkat ederek tam kapıya doğru bir adım atmıştı ki…
KIRÇ.
Yatağın eski yaylarından gelen o ince ses, odadaki sessizlikte yankılandı.
Kael arkasına döndüğünde, Nero’nun mavi gözlerinin karanlıkta çakmak gibi parladığını gördü. Çocuk aslında en başından beri hiç uyumamıştı. Nero yavaşça doğrulurken, yan tarafta top mermisi düşse uyanmayacak gibi duran Habel de ani bir refleksle yatağından fırladı.
“Nereye gidiyoruz beyler? Gece operasyonu mu var?” diye mırıldandı Habel, gözlerini uykulu uykulu kırpıştırarak.
Kael fısıldayarak, “Ben sadece biraz hava alacaktım,” dedi.
Nero yataktan kalkıp botlarını ayağına geçirirken sırıttı: “Bu odada kimsenin tek başına serserilik yapmasına izin yok dostum. Madem uyuyamıyoruz, hep beraber gidiyoruz.”
Habel anında hırkasını kapıp kafasına geçirdi. “Kesinlikle! Takım ruhu bunu gerektirir. Hem o kız gittikten sonra oda yine çok dar geldi bana.”
Üçü birlikte, koridor nöbetçilerine yakalanmamaya dikkat ederek merdivenlere çıktılar ve binanın en üstündeki geniş, üstü yarı açık gözlem terasına çıktılar. Yağmurun şiddeti biraz olsun azalmış, yerini ince bir çiselemeye bırakmıştı. Gökyüzündeki o simsiyah bulutların arasından sızan soluk ay işığı, terasın zeminindeki su birikintilerinde parıldıyordu.
Teras katına adım attıklarında üçü de aynı anda duraksadı. Korkuluklara yaslanmış, arkası onlara dönük bir silüet vardı.
Selene’ydi.
Düz, gece karası saçları gece rüzgarında hafifçe uçuşuyordu. Ama asıl büyüleyici olan, kızın sağ elinde tuttuğu nesneydi. Selene’in elinde, tamamen saf, duru ve bembeyaz bir enerjiden dövülmüş gibi duran bir silah sürekli şekil değiştiriyordu.
FŞŞŞ.
Silah bir anda uzadı, inceldi ve namlusu gece karanlığına uzanan mekanik hatlara sahip, kusursuz bir keskin nişancı tüfeğine dönüştü. Soluk ay ışığı, silahın saydam ve keskin yüzeyinde parladı. Hemen ardından, bir salise içinde enerji dalgalanarak kısaldı, kalınlaştı ve bu kez namlusundan beyaz kıvılcımlar saçan bir otomatik piyade tüfeği halini aldı.
Habel’in gözleri hayranlıkla faltaşı gibi açıldı. Adımlarını hızlandırıp Selene’e yaklaşırken, “Vay canına…” diye mırıldandı. “Gözlerim beni yanıltmıyor değil mi? Bu nasıl bir şey lan?”
Selene arkasına bile bakmadan, o her zamanki mesafeli ve net sesiyle konuştu: “Çok gürültülü yürüyorsunuz.”
Nero ellerini cebine atıp kızın yanına ulaştı, gözlerini o sürekli biçim değiştiren beyaz silaha dikti. “Bunun olayı ne?” diye sordu merakla. “Gördüğüm hiçbir Dışavurum'a benzemiyor.”
Selene elindeki silahı serbest bıraktı. Silah son kez parıldayarak minik, asil bir el tabancası formuna büründü ve kızın avucunun içinde hafifçe yüzmeye başladı.
“İsmi Ay Işığı,” dedi Selene sakın bir sesle. “Onun tek bir mutlak kuralı var; yalnızca uzun menzilli ve ateş edebilir silahlara dönüşebilir. Sabit bir formu yok. İhtiyacıma göre bir keskin nişancı tüfeği olur, düşmanı uzaktan avlar; ihtiyacıma göre de seri atış yapan bir otomatik tüfeğe dönüşüp önümdeki her şeyi tarar.”
Habel hemen araya girip elleriyle silahı taklit etmeye çalıştı: “Yani bildiğin ayaklı cephaneliksin! Bir saniye önce uzaktan tık tık vuruyorsun, bir saniye sonra yaklaşanı TAK TAK TAK diye tarayıp delik deşik ediyorsun! Bu feci şekilde hileli bir yetenek abi!”
Nero kafasını sallayarak Kael’e döndü. “Kara Tüy’ün o yıkıcı, zift gibi simsiyah aurasının tam aksine… Bu silahın enerjisi insana tuhaf bir huzur veriyor.”
Selene, derin ela gözlerini Kael’in yüzüne çevirdi. “Çünkü Ay Işığı, kullanıcısının içindeki o kaosu ve düzensizliği tamamen temizlemek için var. O, her şeyi ait olduğu ilk sükunete döndürür.”
Kael kendi ellerine, derisinin altında pusuda bekleyen o simsiyah çizgilere baktı. Aralarındaki bu müthiş tezatlık içini acıtmıştı. Selene’in silahı durmadan dönüşen, her menzile uyum sağlayan kusursuz bir savaş sanatıyken; kendi elindeki Kara Tüy sadece bir kelime yazarak eti, kemikten söküp alıyordu.
Kael derin bir nefes aldı, bakışlarını terasın dışındaki o zifiri karanlık ormana ve yağan yağmura doğru çevirdi.
“…Benim silahım ise tam tersi,” dedi Kael, ses tonundaki o kabulleniş yoğun şekilde belirgindi.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı