insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Odadaki atmosfer, bu dairenin duvarları arasında ilk kez… Normal bir sivil hayata yaklaşmıştı. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun o tok sesi camlara düzenli ritimlerle vurmaya devam ediyordu. Nero yatağın üstüne uzanmış, parmaklarının arasında sönük bir sigara çevirip duruyordu. Habel ise az önce dert yandığı çizgi romanı yatağın kenarına fırlatmıştı. Kael, masanın önünde her zamanki o sessiz ve hareketsiz duruşuyla oturuyordu.

Kara Tüy hâlâ masanın üstündeydi.

GÜM.

GÜM.

GÜM.

Kael yavaşça ve çekinerek parmak uçlarıyla kalemin metal gövdesine dokundu. Ve tam o salisede—

FŞŞŞ!

Kolundaki o tekinsiz siyah damarlar çılgın gibi hareket etmeye başladı. Kael refleksle elini hemen geri çekmeye çalıştı; ama Kara Tüy... Silah, sanki sıcak bir fırındaki katı metal gibi eriyormuşçasına masanın üstünde dağıldı ve doğrudan Kael’in elindeki, kolundaki siyah damarlara karıştı.

Bu şey gerçekten hareket ediyordu. Derisinin hemen altında, damarların içinde kapkara, dumanlı bir sıvı dolaşıyor gibiydi.

Kael’in gözleri feci şekilde büyüdü. “…Noluyor?” diye mırıldandı.

Nero yattığı yerden hızla doğruldu. Habel ise üstündeki cips kırıntılarını etrafa saçarak yatağın kenarından aşağı doğru eğildi. “LAN!” diye bağırdı.

Kael korkuyla titreyen koluna baktı. Bu akademideki kurallara göre tüm enerji silahlarının işi bittiğinde dağılması, kullanıcının ruhundaki o enerji havuzuna geri dönmesi ya da tamamen kişiden ayrılıp yok olması gerekirdi, bazı istisnai durumlar gözükse Kara Tüy… Enerji havuzuna geri dönmüyordu. Sanki en başından beri zaten Kael’in bedeninin, etinin ve kemiğinin bir parçasıymış gibi davranıyordu.

O kapkara çizgiler, bileğinden sızarak avuç içine doğru tekinsizce ilerledi. Kıvrıldı, büküldü, birbirinin üstüne bindi.

Sonra— Avucunun ortasında net bir harf, ardından bir kelime oluşturmaya başladı.

Kael aldığı nefesi göğsünde tuttu. Avucunun tam içinde, simsiyah atan damarlarla tek bir kelime yazıyordu:

[ SAKİN ]

Oda birkaç saniye boyunca tamamen ölümcül bir sessizliğe gömüldü.

Habel ensesini kaşıyarak sessizliği bozdu: “…Tamam abi. Ben artık kesinlikle lanetli, perili bir silah olduğuna zihnimle iman ettim.”

Nero birkaç saniye Kael'in eline baktı, ardından kaşlarını kaldırıp: “…Silah az önce sana bayağı bildiğin mesaj mı yazdı?” diye sordu.

Kael hâlâ gözlerini kırpmadan avucuna bakıyordu. “…Ben yapmadım. Ben hiçbir şey yazmadım,” dedi, sesi titriyordu.

Habel dramatik bir hareketle yatakta ayağa fırladı. “Harika! Gerçekten müthiş! Adamın bildiğin şizozfren silahı var yahu!”

Nero yatağın kenarına tutunarak, “Yok be,” dedi. “Bu durum şizofreniden çok daha kötü.”

Habel kollarını iki yana açtı: “Oğlum bundan daha kötü ne olabilir lan?”

Nero parmağındaki sönük sigarayla Kael’i gösterdi. “Şizofrenide en azından elinde dünyayı yok edebilecek tekinsiz bir silahın olmaz.”

Habel birkaç saniye durdu, kelimeleri kafasında tarttı. “…Lanet olsun, bak bu tespit gerçekten iyiydi,” diyerek tekrar yatağa çöktü.

Kael, aralarındaki bu patavatsız didişmeye istemsizce burnundan hafifçe gülerek karşılık verdi. Ama gözleri hâlâ avucunun içindeydi. Çünkü o siyah yazı hâlâ oradaydı ve derisinin altında nefes alan bir böcek gibi hafif hafif hareket ediyordu. Canlı gibiydi.

TAK TAK.

Odanın kapısı sertçe çalındı.

Habel, gelenin yine Komutan Lucien veya nöbetçi askerlerden biri olduğunu sanıp rahatlıkla direkt bağırdı: “GİR, KAPI AÇIK!”

Kapı yavaşça açıldı. Habel’in yüzündeki o şaklaban ve rahat ifade, içeri giren kişiyi görmesiyle bir anda kesildi, donup kaldı. “…Aa,” diye kekeledi.

Kapıda duran kişi Selene'ydi.

Üzerindeki uzun, asil beyaz kıyafeti, odanın loş sarı ışığı altında her zamankinden daha soluk ve mistik görünüyordu. Düz, gece karası saçları omuzlarından aşağı pürüzsüzce dökülüyordu. O derin ela gözleri, kısa bir süre odanın içindeki bu üç erkeği ve dumanlı havayı süzerek taradı. Ardından bakışları Habel’e takıldı.

Habel istemsiz bir refleksle yatakta oturuşunu dikleştirdi, üstünü başını düzeltti. Tavana bakarak, “…Selam,” diye mırıldandı çekingenlikle.

Selene, Habel'in bu haline karşılık sadece çok küçük, kibar bir baş hareketi yaptı. Sonra onun şaşkınlığını tamamen görmezden gelerek direkt geri döndü ve mutfak tezgahına doğru yürüdü.

Oda yeniden derin bir sessizliğe bitti. Üç erkek, kafalarını aynı anda birbirine çevirerek gözleriyle sessiz bir iletişim kurdu.

Nero yavaşça fısıldadı: “…Oğlum, bu kız gerçekten feci korkutucu.”

Habel kafasını hızla sallayarak hemen araya girdi: “Hayır hayır, yanılıyorsun. Bu durum kesinlikle korkutucu kelimesiyle açıklanamaz.”

Selene, mutfakta su ısıtıcısına su koyuyordu.

Habel yatakta öne doğru eğilerek fısıltısını sürdürdü: “…Bu kızın odaya girmesiyle birlikte etrafa yayılan şey direkt olarak ruhani bir baskı abi. Ruhum daralıyor. Kael'in kalemini tercih ederim yani.”

Nero alaycı bir tavırla, “Sen zaten bu akademideki herkesten fazla şekilde korkuyorsun,” diye laf soktu.

“Alakası yok!” diye terslendi Habel. “Bak, analiz ediyorum dinle: Kael geçmişi yüzünden feci şekilde travmatik bir çocuk. Sen zaten doğuştan psikopatsın. Komutan Lucien eski, kaskatı bir asker. Ama bu kız—”

Selene, mutfak tezgahının oradan sesini bile yükseltmeden, o duru sesiyle araya girdi: “Hepsini duyabiliyorum.”

Habel, sanki boğazına baskı yapılmış gibi anında sustu ve ağzını sıkıca kapattı.

Nero, Habel'in bu feci şekilde moraran yüzünü görünce odada büyük bir kahkaha patlattı. Gerçekten, Kael onu tanıdığından beri ilk kez bu kadar net, içten ve sivil bir biçimde gülüyordu.

“PUHAHAHAHA” diye güldü Nero.

Habel hemen parmağını kaldırıp Kael’e döndü. “Bak, bak! Gördün mü, bu herif yine güldü! Karakter gelişimi gösteriyor resmen, sivil hayata dönüyor!”

Selene ise mutfakta su ısıtıcısından çıkan o kaynama sesini dinliyordu sadece. Onların bu çocukça gürültüsüne en ufak bir tepki vermedi. Bir süre sonra, elinde dumanı tüten porselen bir kupayla mutfaktan geri geldi. Hiç çekinmeden, odadaki tüm sınırları çiğneyerek direkt Kael’in yatağının kenarına oturdu.

Habel’in gözleri şaşkınlıktan feci şekilde yuvalarından fırladı. “…Vay canına be,” diye mırıldandı.

Nero arkasına yaslanarak, “Şimdi çok daha iyi anladım Habel, haklıymışsın,” dedi alayla. “Niye bu kadar korktuğun belli oldu.”

Selene, odadaki bu iki serseriyi tamamen evrende yoklarmış gibi umursamıyordu. O asil ela gözlerini yavaşça masanın önünde oturan Kael’e çevirdi.

Sesindeki o gizemli ciddiyetle, “…Kara Tüy’ü yakından görmek istiyorum,” dedi.

Oda bir kez daha o ağır sessizliğe gömüldü. Kael birkaç saniye boyunca duraksadı, Selene'in ela gözlerindeki o dürüst merakı inceledi. Sonra yavaşça, titreyen sağ avucunu açtı. Kolundaki o siyah damar hatları hâlâ derisinin altında canlı gibi hareket ediyordu. Ve avucunun ortasındaki o simsiyah, tekinsiz yazı henüz silinmemişti:

[ SAKİN ]

Selene, Kael'in avucundaki bu kelimeyi görünce hayatında ilk kez hafifçe kaşlarını çattı. O duru yüzü ciddileşti. “…Bu durum askeri ya da sivil hiçbir tıp kuralına göre normal değil,” diye mırıldandı.

Nero oturduğu yerden, “Vallahi bunu biz de az önce yoğun bir şekilde fark ettik ama kalemin kendi iradesi var herhalde,” diye ekledi.

Kael sessizce, kısık bir ses tonuyla konuştu: “…Kalem antrenman bittiğinde, daireye girdiğimde bile kaybolup gitmedi. Az önce dokunmaya çalıştığımda doğrudan bedenime, etime karıştı.”

Selene, Kael’in bu çaresiz sözleri üzerine hiçbir şey söylemeden yavaşça elini uzattı ve Kael’in o simsiyah damarlarla kaplı elini avuçlarının arasına aldı.

Tam o salisede—

GÜM.

Odadaki herkes, havada asılı kalan o güçlü enerji dalgasını kulaklarında ve ruhlarında net bir biçimde duydu. Ama işin asıl şaşırtıcı ve ilginç olan yanı şuydu:

Selene’in o duru, beyaz enerjisi Kael'in tenine temas ettiği an… Kara Tüy’ün o çılgınlar gibi atan tekinsiz siyah damarları, uysallaşarak yavaş yavaş sakinleşmeye başladı.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı