
Yurt odasının içi feci bir sessizliğe gömülmüştü. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun sesi, pencerelerin camlarına sertçe vuruyordu. Camdan aşağı süzülen iri damlalar, odanın tavanından sarkan sarı ışığın altında birbirine karışarak sakin bir ortam oluşturuyordu.
Habel, kendi yatağının üstüne tam anlamıyla bir çuval gibi yayılmıştı. Bir elinde sayfalara boğulduğu çizgi roman vardı, diğer eliyle de komodinin üzerindeki devasa cips paketinden avuç avuç cips yiyordu.
“…Bak, yemin ediyorum bu Japonların mantığını asla anlamıyorum işte,” diye mırıldandı ağzındaki cipsleri kütürdeterek. Sayfayı hışımla çevirdi. “Adamın kafasını ulu orta koparıyorlar, buraya kadar her şey çok güzel, çok normal.” Bir sayfa daha çevirdi, kaşlarını çattı. “Ama sonraki bölüm herif hiçbir şey olmamış gibi arkadan el sallayarak geri geliyor. Dalga mı geçiyorsunuz lan bizimle? Öldüyse öldü, diriltmeyin kardeşim.”
Kael, onun bu hararetli isyanına en ufak bir cevap vermedi. Çalışma masasının hemen önünde, sırtı odaya dönük bir biçimde oturuyordu. Kolundaki o uğursuz siyah damarlar… Derisinin hemen altında yavaşça, adeta kendi bilinci olan canlı bir parazit gibi hareket ediyordu.
Kara Tüy ise masanın tam ortasında durmaktaydı. Kalemin o keskin, metalimsi ucundan masanın ahşap yüzeyine doğru ince, simsiyah bir enerji sıvısı damlıyordu.
DAMLA.
DAMLA.
Kael, gözlerini bir saniye bile kırpmadan sessizce o damlaları izliyordu. Kafasının içinde sadece o son antrenman sahnesi dönüp durmaktaydı.
“Kuralları değiştirmek…”
Parmaklarını yavaşça ve sertçe sıktı. O an, o beş dakikalık süre boyunca ruhunda hissettiği o muazzam hafiflik hâlâ aklından çıkmıyordu. Hayatını zindana çeviren o korkunç acının bir anda kesilip kaybolması… Zihninin, Öfkepati denilen o lanet yetenekten beri ilk kez bu kadar derin bir sessizliğe bürünmesi…
Kael kendi kendine fısıldadı: “…Bu elimdeki şey gerçekten neyin nesi?”
Habel, elindeki çizgi romanın sayfasını hışırtıyla çevirirken kafasını bile kaldırmadan lafa girdi: “Bence hiç felsefe yapmaya gerek yok dostum, senin o elindeki yazı kalemk direkt olarak yedi sülalesi lanetlenmiş bir iblis kalıntısı.”
Kael başını kaldırmadan, düz bir sesle: “Sağ ol,” dedi.
Habel cipsinden büyük bir ısırık daha alarak, “Rica ederim canım, ne demek. Ben her zaman doğruları söylerim,” diye sırıttı.
Çat.
Odanın kilitli kapısı ani ve sert bir hamleyle ardına kadar açıldı. İçerideki ikili, gelen her kimse şaşkınlıkla anında arkaya doğru döndü. Kapı eşiğinde beliren silüeti gördüklerinde odada birkaç saniye boyunca ölümcül bir sessizlik oldu.
Gelen kişi, Nero Vael’di.
O gamsız, kibirli gözleriyle kapıda dikiliyordu. Artık gözleri kan kırmızısı değil, maviydi. Bir omzuna askeri siyah çantasını asmıştı; yüzünde ise her zamanki mahalle yansa orospu saçını tararmış deyimi umursamazlığı okunuyordu. İçeridekilerin şaşkın bakışlarına zerre aldırış etmeden, odanın köşesinde duran o bomboş, sahipsiz yatağa doğru büyük adımlarla yürüdü.
Çantasını yatağın üstüne fırlattı.
ZIP.
Hemen ardından, botlarını bile çıkarmadan kendini sırtüstü yatağa bıraktı. Elini askeri pantolonunun cebine daldırıp buruşuk bir sigara paketi çıkardı, içinden bir dal dudaklarının arasına yerleştirdi.
ÇAK.
Çakmağın küçük alevi odanın loşluğunu bir anlığına sarıya boyadı.
Habel, gözlerini kocaman açmış bir biçimde birkaç saniye boyunca yatakta yatan Nero’ya baktı. Sonra yavaşça kafasını çevirip masadaki Kael’e baktı. Sonra algıları yetmemiş gibi tekrar dönüp sigara dumanını tavana doğru üfleyen Nero’ya baktı.
En sonunda derin bir nefes alarak mırıldandı: “…Beyler, sanırım ben az önce bir şekilde öldüm ve şu an cehennemin hazırlık sınıfındayım.”
Nero, parmaklarının arasındaki sigaradan derin bir nefes daha çekip gözlerini tavandan ayırmadan rahatlıkla cevap verdi: “Henüz ölmedin, rahat ol.”
Habel yattığı yerden fırlayarak anında ayağa kalktı. “Dur bir dakika, dur, beynim şu an bu durumu işlemede feci yetersiz kalıyor,” diyerek ellerini havaya kaldırdı ve parmaklarını tek tek saymaya başladı. “Bak, önümde şu an mantıklı tam üç tane ihtimal var. Bir: Odaları gerizekalı gibi karıştırdın. İki: Komutan Lucien bizi uykumuzda boğup arkamızdan delil bırakmaman için seni tetikçi olarak gönderdi. Üç…” Habel burada durdu, yüzüne olabilecek en dramatik, en tiyatral ifadeyi takındı: “…Komutan, o gümüş saçlarının altındaki akıl sağlığını tamamen kaybetti ve bizi birbirimize "oda arkadaşı" olarak kırdırmak istiyor.”
Nero, ağzındaki dumanı yavaşça odanın tavanına doğru üflerken göz ucuyla Habel’e baktı. “Üç,” dedi düz bir sesle.
Habel, sanki dizlerinin bağı çözülmüş gibi kendini tekrar yatağa bıraktı. “Harika! Gerçekten müthiş bir akademik yerleştirme! Odaya bak, resmen nur topu gibi bir psikopat oda arkadaşımız oldu!”
Nero ise tek takışını kaldırarak; "Niye, sen çok mu normalsin at siki," diye kemkirdi.
Kael, tüm bu tantanayı masanın başından sessizce, donuk gözlerle izlemekle yetiniyordu. Nero, yattığı yerden gözlerini Kael’e doğru çevirdi, o mavi gözlerinde hafif bir meydan okuma seziliyordu. “Ne var?” diye sordu ters ters.
Kael birkaç saniye boyunca sessiz kaldı, ardından bakışlarını sigaranın ucundaki kora dikti. “…Yurt odalarında sigara içmek kesinlikle yasak.”
Nero omuz silkti, son derece pişkin bir tavırla: “Nöbetçilere yakalanırsam söndürürüm,” dedi.
Habel oturduğu yerden anında parmağını kaldırarak bağırdı: “Bak bu hayatımda duyduğum en inanılmaz, en hukuki savunma mekanizması olabilir! Adam resmen sistemin açığını bulmuş!”
Nero, Habel’in bu ani patlaması karşısında dudaklarının kenarıyla hafifçe, çok gizli bir biçimde sırıttı. Bunu görür görmez Habel’in yüzündeki o sulu ifade bir anda kesildi. “…Dur bir dakika lan,” dedi gözlerini kısarak. “Sen az önce bildiğin sırıttın mı yoksa bana mı öyle geldi?”
Nero anında yüzünü eski o kaskatı, umursamaz haline döndürdü. “Hayır.”
“Yemin ederim güldün! Kael, oğlum sen de gördün değil mi, resmen insan gibi sırıttı bu herif!”
Kael, Habel’in bu panik hali karşısında istemsizce burnundan hafifçe, sesli bir nefes verdi. Bu eylem, onun o asık suratlı yapısı düşünüldüğünde teknik olarak gülmeye en yakın olduğu hamleydi.
Habel bunu da kaçırmadı ve bu kez hedef tahtasına Kael’i koyarak parmağıyla onu işaret etti. “Oha! Al birini vur ötekine, o da güldü! Lanet olsun, koskoca askeri akademi yurdunun ortasındaki şu bizim lanetli oda resmen komedi dizilerine döndü iyi mi!”
Nero, yatağın kenarındaki ahşap başlığa sırtını yaslayarak yavaşça doğruldu. Odadaki o gürültülü hava birkaç saniye içinde yerini daha oturaklı bir sessizliğe bıraktı. Nero, ağzındaki sigarayı kül tabağı niyetine boş bir bardağın kenarına bıraktı ve bakışlarını tamamen ciddileşerek Kael’e çevirdi.
“…Bu arada,” dedi, sesindeki o iğneleyici ve kibirli tondan bu kez tamamen sıyrılmıştı. Doğrudan Kael’in gözlerinin içine baktı. “O avludaki ilk gün için… senden tekrar özür dilerim.”
Odanın içi bir anda buz kesti. Her saniyeye bir espri patlatmayı görev bilen Habel bile bu ani çıkış karşısında tek bir kelime yorum yapamadı, öylece kalakaldı. Nero ikinci kez özür diliyordu.
Nero, mavi gözlerini bir an bile kaçırmadan dürüstçe konuşmaya devam etti: “Amacım tamamen seni kışkırtmaktı. İçindeki o bastırdığın gücü, kontrolünü tamamen ne zaman kaybedeceğini çıplak gözle görmek istedim. Ama kabul ediyorum… olaylar ikimizin de tahmin edemeyeceği kadar bir biçimde kontrolden çıktı.”
Kael, karşısında ilk kez maskesiz duran bu çocuğa birkaç saniye boyunca boş gözlerle baktı. Ardından ses tonundaki o donukluğu bozmadan yavaşça cevap verdi: “İkinci kere Özür dilemene gerek yok. Çünkü o gün, ben de seni orada gerçekten öldürmeye yakındım.”
Nero, bu ölümcül itiraf karşısında en ufak bir irkilme bile yaşamadı. Hafifçe başını salladı. “Evet,” dedi dürüstçe. “Fark ettim zaten. Nefes alamıyordum.”
Garip bir biçimde, ikisi de şu an son derece sakin ve huzurlu görünüyordu. Çünkü aralarında dönen bu tehlikeli konuşmada ikisi de birbirine en ufak bir yalan söylemiyor, içlerindeki o çiğ gerçeği dürüstlükle masaya döküyorlardı.
Habel, aradaki bu yüksek ve ağır felsefi ortamı daha fazla kaldıramayarak araya girdi ve kafasını kaşıdı: “…Beyler, ben sizin şu an neden bu kadar rahat ve sanki yarın pikniğe gidecekmiş gibi sakin konuştuğunuz kısmını tam olarak kavrayamadım. Benim devreler yandı.”
Nero omuz silkti. “Çünkü bu lanet akademide bir şeylerden korkmaya başlarsan, işler senin için her zaman çok daha kötü bir hal alıyor. Korku sadece seni zayıflatır.”
Habel, duyduğu bu sözün ardından birkaç saniye boyunca sessizce düşündü, yüzündeki o şaklaban ifade tamamen silindi. “…Aslına bakarsan, bu kurduğun cümle bir askeri öğrenci için bayağı depresif ve acı verici bir gerçek,” diye mırıldandı.
Kael, Habel’in bu nadir gelen ciddi tespiti üzerine istemsizce dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. Bu çok küçük, neredeyse belirsiz bir kıpırtıydı; ama tamamen gerçek ve doğal bir gülümsemeydi.
Nero onun yüzündeki bu değişimi anında fark etti, bakışları yumuşadı. Ancak hemen ardından mavi gözleri, masanın üstünde sinsi bir yılan gibi duran Kara Tüy’e kaydı. O anda odadaki havanın ağırlığı, görünmez bir el tarafından bastırılmış gibi hafifçe değişti.
GÜM.
Kalemin gövdesindeki o ince kırmızı damarlar, odadaki bu anlık duygu değişimini hissederek ritmik olarak bir kez attı. Nero’nun yüzündeki o yumuşak ifade anında yerini ciddiyete bıraktı. Kaşlarını çattı.
“…Ne derseniz deyin,” dedi Nero, sesindeki o tedirginliği gizlemeye çalışarak. “O masanın üstünde duran şey beni hâlâ feci şekilde rahatsız ediyor. Ruhumu emiyor gibi.”
Kael de yavaşça kafasını çevirdi ve masanın üstünde zift damlatmaya devam eden Kara Tüy’e baktı. Kolundaki siyah damarlar kalemin ritmiyle aynı anda sızladı.
“…Yalnız değilsin,” dedi Kael, sesi fısıltı gibi çıktı. “Beni de.”


İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı