Kael koltuğa oturduktan sonra uzun süre hiçbir şey demedi. Gözleri tavana takılı kalmıştı. Dışarıdaki yağmur camda hafif ritim tutuyordu. Selene masanın kenarına yaslanmış, Nero koltuğun kolçağına oturmuş, Habel da masanın karşısına geçmişti. Hiçbiri zorla konuşmadı.
Bir süre sonra Kael’in göz kapakları ağırlaşmaya başladı. Kafası hafifçe yana kaydı. Omuzları gevşedi. Nefesi yavaşladı. Birkaç dakika içinde uykuya dalmıştı. Yüzünde hâlâ o yorgunluk vardı ama kaşları biraz daha az çatık duruyordu.
Selene bunu ilk fark eden oldu. Ela gözlerini Kael’e dikti, sonra sessizce başını çevirip Nero’ya ve Habel’a baktı.
Nero alçak sesle konuştu.
“Uyudu galiba.”
Habel masanın kenarına yaslandı, sesi normalden biraz daha yumuşaktı.
“Zaten sabaha karşı. Uçurumda ne kadar kaldı bilmiyoruz. Muhtemelen hiç uyumadı.”
Selene ayağa kalktı. Hareketleri yavaş ve dikkatliydi.
“Açız. Kafeterya hâlâ açıktır herhalde. Bir şey alalım. O uyanınca da yesin.”
Nero doğruldu, kırık bacağını hafifçe sürükleyerek.
“Ben de geleyim. Zaten burada oturup ona bakmakla bir şey değişmez.”
Habel sandalyesini geriye itti.
“Tamam. Ben de geliyorum. Ama fazla uzun kalmayalım. Uyandığında yalnız kalmasın.”
Selene kapıya doğru yürürken son bir kez Kael’e baktı. Koltukta kıvrılmış, gri ışıkta biraz daha küçük duruyordu. Kapıyı yavaşça açtı. Üçü de sessizce dışarı çıktı. Kapı hafif bir tıkırtıyla kapandı.
Kael uyanana kadar oda sessiz kaldı.
Gözlerini açtığında ilk hissettiği şey soğuktu. Loş ışık hâlâ aynı yerdeydi. Yağmur durmuştu ama camda hâlâ su izleri vardı. Koltukta doğruldu. Boynu tutulmuştu. Etrafına baktı. Kimse yoktu.
Kael bir süre öylece oturdu. Eliyle yüzünü ovuşturdu. Parmaklarının arasında hâlâ o hafif titreme vardı. Kalktı. Banyoya gitti, yüzüne su çarptı. Aynadaki yansımasına uzun uzun baktı. Gözleri hâlâ biraz kızarmıştı. Saçları darmadağındı.
Dolabın kapağını açtı. İçinden gri bir eşofman altı ve siyah bir yedek sweatshirt çıkardı. Üzerindekileri çıkardı, yenilerini giydi. Siyah sweatshirt biraz boldu ama rahattı. Gri eşofman da eski ama temizdi. Botlarını giydi. Sırt çantasını almadı. Sadece cebine anahtarını koydu.
Lojman kapısını açtı. Koridor boştu. Akademi hâlâ uykudaydı. Gri ışık koridoru dolduruyordu. Kael kapıyı yavaşça kapattı ve yürümeye başladı.
Akademi dışına çıkamazdı. O yüzden doğrudan spor salonuna yöneldi. Salon akademinin yan tarafındaydı, geniş camları olan büyük bir yapı. Kapı açıktı. İçeri girdi. Hava hafif nemli ve soğuktu. Zemin mat, duvarlar gri boyalıydı. Ağırlıklar, koşu bantları, dumbbell’lar ve ring köşesi duruyordu.
Kael hiçbir şey düşünmeden önce ısınmaya başladı. Kollarını döndürdü, bacaklarını esnetti. Sonra dumbbell’lara geçti. En ağırından iki tane aldı. Hareketleri mekanikti. Nefesi düzenliydi. Ter yavaş yavaş alnından süzülmeye başladı. Bir süre sonra ceketini çıkarıp kenara attı. Sadece siyah sweatshirt’le kaldı. Kollarındaki siyah damarlar hafifçe belirginleşmişti ama yazı şeklinde değil, sadece ince çizgiler halindeydi.
Bir saat geçti. Belki daha fazla. Kael saymıyordu. Sadece hareket ediyordu. Vücudu yoruldukça zihni biraz daha boşalıyordu.
-
Ekip daireye döndüklerinde ilk fark ettikleri şey sessizlikti.
Selene kapıyı açar açmaz durdu. Nero ve Habel da arkasından içeri girdi. Oda aynı loşlukta duruyordu. Koltuk boştu. Poşet masada hâlâ duruyordu. Ama Kael yoktu.
Nero alçak sesle konuştu.
“Nerede lan?”
Habel odanın içine bakındı. Banyo kapısı açıktı, ışık yanmıyordu. Yatak odasına hızlıca göz attı.
“Yok. Yatakta da değil.”
Nero cep telefonunu çıkardı. Hızla Kael’i aradı. Telefon masanın üzerinde titreşmeye başladı. Kael telefonu lojmanda bırakmıştı.
Habel kaşlarını çattı.
“Telefonu da bırakmış. Bu çocuk… nereye gider?”
Selene pencereye yaklaştı. Dışarı baktı. Akademi sessizdi. Spor salonunun ışıkları uzaktan belli belirsiz yanıyordu.
Nero bacağını sürükleyerek kapıya doğru gitti.
“Belki koridorda bir yere gitmiştir. Ya da çatıda yine. Hadi bakalım.”
Habel da peşinden yürüdü. Selene son bir kez odaya baktı. Koltukta Kael’in bıraktığı sıcaklık hâlâ hafifçe duruyordu. Kapıyı çekti ve üçü de koridora çıktı.
Spor salonunun içinde Kael hâlâ hareket ediyordu. Elleri dumbbell’lara yapışmıştı. Ter sırtından aşağı süzülüyordu. Nefesi ağırlaşmıştı ama durmuyordu. Gözleri yarı kapalı gibiydi. Zihni boşalmıştı. Sadece ağırlığı hissediyordu.
Kapıdan hafif bir ses geldi. Kael başını çevirmedi. Devam etti.
Dışarıda Selene, Nero ve Habel koridorda hızlı adımlarla ilerliyordu. Habel alçak sesle konuşuyordu.
“Belki de gerçekten gitmek istemiştir. Biz kafeteryaya gittiğimizde… yalnız kalmak istemiştir.”
Nero başını iki yana salladı.
“Saçmalama. Telefonunu bırakmış. Bu çocuk o kadar aptal değil. Bir yere gitmiştir ama uzaklaşmamıştır.”
Selene sessizdi. Sadece yürüyordu. Spor salonunun kapısı hafifçe aralıktı. İçeriden hafif metal sesleri geliyordu. Üçü de durdu.
Nero kapıyı yavaşça itti. Salonun içi loş ışıkla aydınlatılmıştı. Kael tam ortada, dumbbell’larla çalışıyordu. Sırtı onlara dönüktü. Siyah sweatshirt’ü terden yapışmıştı. Kollarındaki damarlar hafifçe belirgindi. Hareketleri yavaştı ama durmuyordu.
Habel derin bir nefes aldı.
“İşte burada.”
Selene içeri girdi. Adımları sessizdi. Nero ve Habel da peşinden geldi. Kael hâlâ fark etmemişti. Kulaklık takmamıştı ama zihni o kadar meşguldü ki etrafı duymuyordu.
Nero alçak sesle konuştu.
“Kael.”
Kael dumbbell’ı indirdi. Nefesi ağırdı. Başını çevirdi. Üçünü de gördü. Yüzünde ne şaşkınlık ne de öfke vardı. Sadece yorgunluk.
Selene birkaç adım daha attı. Sesini alçak tuttu.
“Burada ne yapıyorsun?”
Kael dumbbell’ları yere bıraktı. Ter alnından süzülüyordu.
“Hiç,” dedi. Sesı kısık ve yorgundu. “Uyandım. Kimse yoktu. Kafam karışıktı. Buraya geldim.”
Habel yaklaştı. Sesindeki o eski sertlik biraz yumuşamıştı.
“Telefonunu lojmanda bırakmışsın. Biz de… biraz panikledik.”
Nero topallayarak Kael’in yanına geldi. Mavi gözleri Kael’in yüzünü tarıyordu.
“Oturup konuşsak daha iyi olmaz mıydı? Neden buraya geldin?”
Kael cevap vermedi. Sadece yerdeki dumbbell’lara baktı. Bir süre sonra alçak sesle konuştu.
“Çünkü… burada kimse yok. Kimse konuşmuyor. Kimse bana bakmıyor. Sadece… ağırlık var. O da iyi geliyor.”
Selene Kael’in tam karşısına geçti. Ela gözleri onun gözlerinin tam içine baktı.
“Biz de seni yalnız bırakmak istemedik. Ama sen… sen hâlâ gitmek istiyor gibi davranıyorsun.”
Kael’in dudakları hafifçe kıvrıldı. Ama gülümseme değildi. Daha çok acı bir ifade gibiydi.
“Çünkü gitmek istiyorum. Ama gidemiyorum. Çünkü siz… siz hâlâ buradasınız.”
Nero Kael’in omzuna hafifçe vurdu. Sesindeki o abi tonu geri gelmişti.
“O zaman gitme. Burada kal. Biz de kalacağız. Bu kadar basit.”
Kael’in gözleri Habel’a kaydı. Sonra Nero’ya. Sonra Selene’e. Bir süre hiçbir şey demedi. Sonra yavaşça yere oturdu. Sırtını duvara yasladı. Bacaklarını uzattı. Başını geriye attı ve tavana baktı. Selene de yanına oturdu. Nero da. Habel da.
Dördü de bir süre sessizce oturdu.
Spor salonunun içinde sadece hafif nefes sesleri ve uzaktan gelen yağmurun uğultusu vardı.
Kael’in sesi en sonunda çıktı. Çok yorgundu.
“Biraz daha kalalım burada. Konuşmayalım. Sadece… kalalım.”
kimse cevap vermedi. Sadece Kael’in yanında oturmaya devam etti.
Ve o anda, o loş spor salonunda, dört kişi de aynı anda aynı şeyi hissetti.
Kael hâlâ gitmek istiyordu.
Ama bu sefer… biraz daha az istiyordu.
-
Kael bir süre sessizce oturdu. Sırtı duvara yaslı, bacakları uzanmış haldeydi. Nefesi normale dönmüştü. Yanında Selene, Nero ve Habel vardı. Kimse zorla konuşmuyordu. Birkaç dakika sadece yağmurun sesi duyuldu. Sonra Kael hafifçe doğruldu. Eliyle yüzünü ovuşturdu.
“Acıktım,” dedi. Sesi hâlâ yorgundu ama bu sefer daha normaldi.
Nero başını kaldırdı.
“Ben de. Lojmana gidelim.”
Habel ayağa kalktı. Selene kalktı. Kael’e uzattığı elini çekmeden bekledi. Kael bir süre baktı, sonra elini tutup ayağa kalktı. Dördü de spor salonundan çıktı.
Lojmana döndüklerinde Nero buzdolabını açtı. İçinde birkaç yumurta, biraz sebze ve ekmek vardı. Habel tencereyi ocağa koyarken Selene sebzeleri yıkıyordu. Kael ise sessizce masaya oturmuş, boş boş önündeki tabağa bakıyordu.
Nero omzuna hafifçe vurdu.
“Sen de yardım et lan. Sadece oturma.”
Kael hafifçe homurdandı ama kalktı. Ekmekleri dilimlemeye başladı.
Yemek yaparken fazla konuşmadılar. Ara sıra Habel bir şey soruyor, Nero kısa cevap veriyor, Selene de sessizce işini yapıyordu. Kael ise genelde sadece yaptığı işe odaklanmıştı. Yemek hazır olduğunda dördü de masaya oturdu. Yumurta, sebze ve ekmek… basit bir şeydi ama kimse şikayet etmedi. Bir süre sessizce yediler.
Habel ağzını silerken konuştu.
“Bu yumurta fena değilmiş.”
Nero kaşlarını kaldırdı.
“Sen her şeyi güzel buluyorsun zaten.”
Habel omzunu silkti.
“En azından zehirlenmedik.”
Kael hafifçe gülümsedi. Ama gülümseme çabuk geçti. Yine de masadaki hava biraz daha yumuşamıştı.
Yemekten sonra bulaşıkları Selene ve Habel topladı. Nero koltuğa oturmuş bacağını ovuşturuyordu. Kael ise bir süre ayakta durdu, sonra yavaşça konuştu.
“Duş alacağım.”
Nero başını kaldırdı.
“Ben de geleyim. İkimiz birden girelim, su ısıtıcısı da boşa çalışmasın.”
Kael kaşlarını çattı.
“Gerek yok.”
Nero ayağa kalktı.
“Gerek var. Hadi.”
İkisi de banyoya girdi. Kapı kapandı. Su sesi başladı.
Dışarıda Habel koltuğa oturmuş telefonuna bakıyordu. Selene de elinde kalın bir kitapla koltuğun köşesine çekilmişti.
Banyodan ilk birkaç dakika normal su sesi geliyordu. Sonra Nero’nun sesi yükseldi.
“Lan Kael… bakayım şu küçük Kael'e bi’.”
Kael’in sesi hemen arkasından geldi. Bu sefer bayağı sinirliydi.
“Siktir git!”
Sonra güm diye sert bir ses duyuldu. Sanki biri duvara ya da cama çarpmıştı. Ondan sonra banyodan sadece su sesi gelmeye başladı. Konuşma kesildi.
Habel telefonu elinden düşürmeden başını kaldırdı.
“Ne yaptı acaba Nero'cağıza?”
Selene kitabın üstünden gözlerini kaldırdı ama bir şey demedi. Sadece kaşlarını hafifçe çattı.
Birkaç dakika sonra banyonun kapısı açıldı.
Nero önce çıktı. Üstünde sadece havlu vardı. Sol kolunda kocaman, kırmızı bir iz duruyordu. Omzundan dirseğine kadar yayılmış gibiydi. Yüzünde hâlâ o muzip sırıtış vardı.
Selene kitabı kucağına koydu.
“Ne oldu?”
Nero gülerek cevap verdi.
“Şampuan şişesini fırlattı. Tam omzuma geldi. Ağır lan o şişe.”
Kael de arkasından çıktı. Saçları ıslaktı, üstünde gri eşofman ve siyah tişört vardı. Yüzü hâlâ biraz asıktı.
Nero’ya yan yan baktı.
“Bir daha beni taciz edersen bir dahakine lavaboyu atarım. Ciddiyim.”
Nero kahkaha attı.
“Tamam tamam, sakin ol. Sadece şakaydı.”
Habel telefonu kenara bırakıp doğruldu.
“Lan siz ikiniz banyoda ne halt ediyorsunuz ya? Biriniz öldü sandım yeminle.”
Kael koltuğa oturdu. Hâlâ biraz somurtuyordu.
“Bu salak duşa girer girmez başladı. Normal duş alsak yetmiyormuş gibi.”
Nero da koltuğa oturdu. Kolundaki kırmızılığı ovuşturuyordu.
“Eğlenceli olsun diye dedim. Sen de abarttın.”
Selene kitabı tekrar açtı ama gülümsemesi belli oluyordu.
“İkiniz de çocuksunuz.”
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Habel birden ayağa kalktı. Yatak odasına gitti, elinde kutu oyunuyla döndü.
“Haydi oynayalım,” dedi. “Hep böyle ağır hava olmasın. Kutu oyunu var, hadi.”
Nero kaşlarını kaldırdı.
“Şu an mı?”
Habel kutuyu masaya koydu.
“Yorgunluk bahanesi. Oynayacağız. Kael de oynayacak.”
Kael başını kaldırdı.
“Ben oynamam.”
Habel ona dik dik baktı.
“Oynayacaksın. Otur.”
Kael bir süre baktı, sonra hafifçe homurdanarak yerinden kıpırdamadı. Selene kitabı bırakıp masaya yaklaştı. Nero da omuz silkerek kalktı.
Dördü masanın etrafına oturdu.
Habel kutuyu açarken konuşuyordu.
“Kuralları ben anlatacağım. Kimse itiraz etmesin.”
Nero gülerek sandalyesine yaslandı.
“Bu çocuk yine patronluk taslıyor.”
Kael masaya dirseklerini dayadı. Yüzünde hâlâ hafif bir somurtma vardı ama gözlerinde o kadar da soğukluk yoktu. Habel kartları dağıtırken hafifçe gülümsedi.
“Başlıyoruz. Hazır mısınız?”
Dışarıda yağmur hâlâ yağıyordu.
Ama lojmanın içinde, masanın etrafında, hava biraz daha hafifti.
-
Kutu oyunu masanın ortasında yayılmıştı. Habel kartları karıştırırken parmakları biraz fazla hızlı hareket ediyordu. Kael sessizce kendi kartlarına bakıyordu. Selene ise Habel’ın hareketlerini hafifçe izliyordu. Nero bacağını uzatmış, sandalyesine yaslanmıştı.
Birkaç el sessizce geçti.
Selene birden kaşlarını çattı. Eliyle masadaki banknot yığınını işaret etti.
“Gerizekalı,” dedi sakin bir sesle. “Biraz daha bankadan para çalarsan ekonomiyi çökerteceksin.”
Habel’ın eli havada dondu.
“Ne? Ben hile mi yapıyorum?”
“Üç eldir aynı hamleyi yapıyorsun. Bankadan para çektiğin zaman parmakların kartın altına kayıyor. Çok belli oluyor.”
Habel kartları masaya bırakmak üzereyken Nero birden sandalyesinde doğruldu. Ses tonu birden sertleşti.
“Ego tatmin etmek adına mı şu siktimin oyununu koydun önümüze?” dedi. “Bir daha bu lavuğun oyunlarını oynamam. Ciddiyim.”
Habel şaşkınlıkla ona döndü.
“Ne? Ben mi? Ben mi ego tatmin ediyorum?”
Nero cevap vermedi. Sadece surat asmıştı. Masada kısa bir sessizlik oldu. Habel sandalyesinde kıpırdandı, sonra birden Kael’e döndü.
“Ağlamayı kesin lan,” dedi. Sesi biraz boğuk ama inatçıydı. “İyi oynuyorum. Her şeyde iyiyim tabii ki de.”
Kael başını kaldırdı. Yüzünde hiçbir mimik yoktu. Sadece hafifçe kaşlarını çattı.
“İyi oynuyorsan oyna. Ağlayacaksan da kalk git.”
Habel ona ters ters baktı ama bir şey demedi. Kartları tekrar karıştırmaya başladı.
Nero birden ayağa kalktı. Sandalyesini geriye doğru itti.
“Bu orospu çocuğu oyunu oynamam,” dedi. “Ben gidiyorum.”
Selene başını kaldırdı.
“Nereye?”
Nero masadaki çakmağı ve sigara paketini aldı.
“Balkona.”
Selene bir süre baktı, sonra kartlarınıı masaya bıraktı ve kalktı.
“Ben de geliyorum.”
Nero cevap vermedi. Sadece balkon kapısına doğru yürüdü. Selene de peşinden gitti. Kapı hafif bir tıkırtıyla kapandı. Masada sadece Kael ve Habel kalmıştı. Habel bir süre surat astıktan sonra yine kartları karıştırmaya başladı.
“Devam edelim,” dedi.
Kael cevap vermedi. Sadece kartlarını düzeltti.
Dışarıda balkonda Nero sigarayı yakmış, tırabzana yaslanmış duruyordu. Selene de yanına gelip tırabzana dayandı. Yağmur hafifçe yağıyordu. Bir süre sessizce durdular. Selene ilk konuşan oldu.
“Kael hakkında pek bir şey bilmiyoruz,” dedi. Sesini alçak tutmuştu. “Geçmişi… ne sever, ne sevmez… hiçbir şey.”
Nero sigarasından derin bir çekiş aldı.
“Bilmiyoruz,” dedi. “Pekte iyi tanışmadık. O günden beri de pek bir şey anlatmadı.”
Selene tırabzana hafifçe vurdu.
“Sevdiği bir şey var mıdır sence? Tatlı falan yer mi?”
Nero omzunu silkti.
“Bilmiyorum. Belki de hiç sevmiyordur. O tipte biri gibi duruyor.”
Selene hafifçe gülümsedi.
“Çikolata sever belki. Ya da sıcak çikolata.”
Nero hafifçe güldü.
“Sen mi tahmin ediyorsun şimdi?”
Selene de hafifçe güldü.
“En azından bir şeyler tahmin etmek iyi geliyor. Hiçbir şey bilmemek… garip.”
İçeriden Habel’ın sesi yükseldi.
“Lan Kael! Hile yapma şerefsiz!”
Selene ve Nero birbirlerine baktılar ama bir şey demediler.
Balkonda yine sessizlik oldu. Nero sigarasını tırabzana hafifçe vurdu.
“Geçmişi hakkında hiçbir şey anlatmadı,” dedi. “Sadece o gün olan trafik kazası… o kadar.”
Selene başını hafifçe eğdi.
“Belki de anlatmak istemiyordur. Biz de zorlamıyoruz.”
Nero sigarasından bir çekiş daha aldı.
“Ama merak ediyorum. Ne yer, ne içer… bunlar basit şeyler. Ama bilmiyoruz.”
İçeriden bu sefer Habel’ın daha yüksek sesi geldi.
“LAN, KAEL PARAMI ÇALDI!”
Selene kaşlarını kaldırdı.
“Vergi mi alıyor yine?”
Nero hafifçe güldü.
“Herhalde.”
İçeriden Kael’in sesi duyuldu. Sakin ve mimiksizdi.
“Vergi alıyorum. Arazime bastın.”
Habel’ın sesi hemen arkasından geldi.
“Lan o öyle işlemiyor!”
Kael’in cevabı yine sakin geldi.
“Artık işliyor.”
Selene tırabzana yaslandı.
“Garip çocuk,” dedi. “Bazen çok sert. Bazen de… böyle çocuk gibi dalga geçiyor.”
Nero sigarasını bitirdi. Izgaraya bastırıp söndürdü.
“İkisi de aynı çocuk,”
dedi.
“Sert olan da o. Dalga geçen de o.”
Selene bir süre sustu.
“Evet,” dedi.
“İkisi de gerçek.”
Balkonda bir süre daha sessiz durdular. Yağmur hafifçe hızlanmıştı. Nero cebinden başka bir sigara çıkardı ama yakmadı. Sadece parmaklarının arasında çevirdi.
“Bir gün soracağız belki,” dedi. “Ne sevdiğini.”
Selene hafifçe gülümsedi.
“Belki. Ama zorlamadan.”
İçeriden Habel’ın sesi yine yükseldi.
“LAN KAEL! BU SEFER GERÇEK HİLE YAPIYORSUN!”
Kael’in cevabı yine aynı sakin tonla geldi.
“Vergi.”
Selene ve Nero birbirlerine baktılar. İkisi de hafifçe güldü.
Nero sigarayı cebine geri koydu.
“Gidelim mi?” dedi.
Selene başını salladı.
“Gidelim.”
İkisi de balkondan içeri girdi.
Masada Habel ayakta duruyordu. Yüzü kıpkırmızıydı. Kael ise hâlâ oturuyordu. Kartlar masada dağınık duruyordu.
Habel Nero’ya döndü.
“Bu çocuk hile yapıyor! Gerçekten hile yapıyor!”
Nero koltuğa oturdu.
“Oynama o zaman.”
Habel sandalyesine oturdu. Hâlâ surat asıyordu.
“Oynayacağım. Ama bu sefer hilesiz.”
Kael kartları toplamaya başladı. Yüzünde hâlâ hiçbir mimik yoktu.
“Vergi sistemi değişmedi,” dedi.
Habel ona sert bir bakış attı.
“Seninle konuşmuyorum.”
Selene de yerine oturdu. Nero koltuğunda hafifçe kıpırdandı.
“Devam edelim,” dedi. “Ama bu sefer gerçekten hilesiz.”
Habel derin bir nefes aldı.
“Tamam. Hilesiz.”
Oyun yeniden başladı.
Bu sefer Habel gerçekten dikkatli oynuyordu. Kael ise her zamanki gibi sessizdi. Selene arada sırada bir iki hamle yapıyor, Nero ise oyuna pek konsantre olmadan etrafa bakınıyordu.
Birkaç el sessizce geçti. Sonra Habel birden elini masaya vurdu.
“Lan! Bu sefer de Kael kazandı!”
Kael kartlarını masaya bıraktı. Hâlâ hiçbir mimik yoktu.
“Vergi, çok işe yarıyor.” dedi.
Habel sandalyesinde arkaya yaslandı.
“Bu çocuk manyak,” dedi. “Gerçekten manyak.”
Nero hafifçe güldü.
“En azından eğlenceli.”
Habel kartları karıştırmaya başladı.
“Tamam. Son bir el.”
Oyun devam etti. Dışarıda yağmur hâlâ yağıyordu. Dairenin içinde ise masanın etrafında dört kişi, dağınık kartlar ve hafif bir sessizlik vardı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı