Son el beklediklerinden çok daha uzun sürdü. Habel, Kael’in her hareketini dikkatle inceleyerek oynamaya çalışsa da şansı yaver gitmedi ve masadaki mülklerin neredeyse tamamı yine Kael’in tarafına geçti.
Habel elinde kalan son kartları masaya bırakıp arkasına yaslandı. "Ben pes ediyorum," dedi sahte bir öfkeyle. "Bu vergi mevzusundan sonra zaten iflas bayrağını çekmiştim."
Selene masaya yayılan kartları ve paraları tek tek toplayıp kutusuna yerleştirirken gülümsedi. "En azından bu sefer hilesiz bir oyun oldu."
Nero koltukta gerindi, elindeki yakmadığı sigarayla balkona doğru bir göz attı ama dışarıda yağmur artık iyice hızlanmıştı. "Saat epey geç oldu zaten. Bu lavuğun bitmek bilmeyen oyun seansları yüzünden sabah oldu."
Tam o sırada lojmanın dış kapısı hafif bir tıkırtıyla aralandı. İçeri giren Komutan Lucien’di. Üzerindeki pelerini ıslanmıştı; içeri adım atar atmaz pelerinini silkip askıya astı. Masanın etrafındaki dağınıklığı ve çocukların halini görünce hafifçe iç çekti. Gözlerindeki o her zamanki sert ifade, bu darmadağınık ev ortamını görünce biraz yumuşar gibi olmuştu.
"Hala uyumadınız mı siz?" diye sordu Lucien, ses tonu mesafeli ama her zamanki kadar katı değildi.
Habel hemen doğruldu. "Komutanım, Kael bizi resmen masada soyup soğana çevirdi. Vergi sistemi kurdu çocuk."
Lucien masaya yaklaşıp Kael’e kısa bir an baktı. Kael ise yüzünde hiçbir mimik olmadan kutuyu kapatmakla meşguldü. Lucien cebinden mühürlü küçük bir kağıt çıkarıp masanın üzerine bıraktı.
"Müdürden bugünün geri kalanı için özel bir izin kopardım," dedi Lucien. "Akademi sınırlarının dışına, kasaba tarafına çıkmanıza izin var. Sürekli bu lojmanın içinde oturup birbirinizi yemeniz ondandır. Gidin, düzgün bir şeyler yiyin ve akşama kadar gözüme gözükmeyin."
Habel bi' anda canlandı. "Harbi mi? Akademi dışı mı? Komutanım sen bir tanesin ya!"
Nero koltuktan kalktı, yüzündeki o asık surat yerini hafif bir şaşkınlığa bırakmıştı. "Müdür nasıl izin verdi buna?"
"Ben hallettim," dedi Lucien kestirip atarak. "Ama kurallar belli. Herhangi bir olaya karışmak yok, kendinizi belli etmek yok. Sadece akşama kadar normal insanlar gibi takılın ve dönün."
Selene kağıdı eline alıp mührü inceledi. "Teşekkür ederiz komutanım."
Kael ise yerinden yavaşça kalktı. Aslında lojmanda kalıp dinlenmeyi tercih ederdi. Dışarı çıkmak, kalabalığa karışmak pek ona göre bir şey değildi. Odasına doğru bir adım atacakken Habel bodoslama koluna girdi.
"Hiç o odaya kaçmaya çalışma vergi memuru," dedi Habel, Kael’i sıkıca tutarak. "Sen de geliyorsun. Bizi burada soyup soğana çevirdikten sonra hesabı sana kitleyeceğim zaten."
Kael kolunu kurtarmaya çalışmadan Habel’a baktı. Kaşlarını hafifçe çattı. "Ben gelmesem de olur."
Nero ceketini alırken Kael’e döndü. "Geliyorsun lan işte. Uzatma."
Selene de onaylar anlamda başını sallayınca Kael daha fazla itiraz etmedi. Üzerindeki yırtık ceketini düzeltip ekibin arkasına takıldı.
Lojmanın o kasvetli, nemli koridorlarından geçip ilk defa dış dünyaya, kasabanın o taş taş üstüne kurulmuş sokaklarına çıktıklarında yağmur yerini nemli bir esintiye bırakmıştı. Kasaba, akademinin o boğucu havasından çok farklıydı; sokaklarda koşturan çocuklar, tezgahlarını açan esnaflar ve havaya yayılan taze yemek kokuları vardı.
Habel hemen önden yürümeye başladı. "Şurada eski bir han var, yemekleri fena değildir. Oraya gidelim."
Nero elleri cebinde, etrafı süzerek yürüyordu. Selene ise Kael’in biraz geride kaldığını fark edip adımlarını yavaşlattı. Yanındaki Habel’a doğru hafifçe eğilerek sesini alçattı. Balkonda Nero ile konuştukları şey hala zihnini kurcalıyordu.
"Habel," dedi Selene, göz ucuyla arkadan sessizce gelen Kael’e bakarak.
"Kael ile ilk nasıl tanıştınız?"
Habel’ın yüzündeki o neşeli ifade bi' anlığına duruldu. Gözleri eski bir anıya gider gibi kısıldı, omuzlarını hafifçe silkti.
"Anlatmaz tabii," dedi Habel, sesi bu kez alışılagelmişin dışında biraz buruk çıkmıştı. "Pek anlatmak istemiyor, sadece sinirle dışarıda gezerken zarar verecek bir şey arıyordum. Küçük bir yavru köpeği gözüme diktim, ondan sonra Kael'in koşarak geldiğini gördüm ve kavgamız başladı zaten. O gün, bugündür beraberiz."
Selene duyduklarıyla duraksadı. Kael’in o buz gibi, her şeye mesafeli duran görüntüsünün altında yatan o ani koruma içgüdüsünü düşününce bakışları yumuşadı. Habel ise derin bir nefes alıp o kasvetli havayı üzerinden atmak ister gibi hanın kapısını itti. "Neyse ne, hadi girelim."
Köşedeki eski, ahşap masalardan birine yerleştiler. Hanın içi sıcak ve loştu.
Habel menüye bile bakmadan masayı donatacak şekilde siparişleri verdi. Yemekler geldiğinde, buradaki taze ekmek ve et kokusu herkesin iştahını kabartmıştı.
Habel tabağına yumulurken, Nero da sakin bir şekilde yemeğe başladı.
Kael ise her zamanki gibi çatalını yavaşça eline almış, önündeki tabağı bütünüyle sessiz, mimiksiz bir şekilde süzüyordu.
Selene elindeki bardağı masaya bıraktı.
Tam o esnada gözleri Kael’in o ifadesiz, dünyadan soyutlanmış yüzüne takıldı. İçindeki o meraka daha fazla ket vuramadı.
"Kael," dedi Selene birden. Sesi masadaki çatal bıçak seslerinin arasından sıyrılıp doğrudan ona ulaştı. "Ne yemeyi seviyorsun?"
Kael çatalını tabağın kenarına hafifçe bıraktı. Başını kaldırdı, gözlerinde hiçbir duygu kırıntısı yoktu. Selene’e bakarak düz, buz gibi bir sesle karşılık verdi:
"Önemli mi?"
O esnada lokmasını yutmakta olan Nero, sırtını sandalyeye sertçe yaslayarak araya girdi.
"Evet!" dedi Nero, gözlerini Kael’e dikerek. "Önemli. Günlerdir aynı odada kalıyoruz, ne yer ne içersin, neye sevinirsin hiçbir fikrimiz yok. Evet, önemli."
Kael aldığı bu sert çıkışla beraber elindeki yemeği tamamen bıraktı. Arkasına yaslanmadı, ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Masaya ani, kurşun gibi ağır bir sessizlik çöktü.
Habel çiğnemeyi bıraktı, Selene ise sorduğu sorunun yarattığı bu beklenmedik ciddiyetle Kael’in gözlerinin içine baktı.
Kael bir dakika boyunca tek bir milim bile kıpırdamadı.
Gözleri masadaki ahşap çatlaklarına dikilmişti. Zihni, akademinin bu tekinsiz sınırlarından, lojmanın duvarlarından ve içindeki o canavardan bütünüyle sıyrıldı.
Çok gerilere, zamanın ve mekanın henüz onu bu sert adama dönüştürmediği o eski, sıcak günlere gitti.
Sessizlik o kadar uzadı ki, Habel dayanamayarak sesini hafifçe yükseltti. "Hadi oğlum? Bir şey söyle işte."
Kael duymadı.
O an zihninde beliren tek bir görüntü vardı: Küçük bir mutfak tezgahı, dışarıda çiseleyen yağmur ve ocağın üzerinde kaynayan, buharı tüten hafif kızıl bir çorba.
Annesinin o yorgun ama şefkatli elleriyle kasenin içine doldurduğu, kokusu tüm evi saran o şey. Dünyada kendini güvende hissettiği, içindeki o karanlığın henüz var olmadığı tek anı.
Kael’in göz kapakları hafifçe titredi. Masadakiler onun o donuk, hiçbir şeyden etkilenmez sandıkları yüzündeki sarsıntıyı dehşetle izlemeye başladı.
Kael’in hiçbir mimik göstermeyen, buzdan yapılmış gibi duran iki gözünden tam aynı anda, birer damla yaş süzüldü. Gözyaşları yanağından aşağı pürüzsüzce kayarken ses tonu o kadar kısık, o kadar derinden ve çocuksu bir özlemle çıktı ki, masadaki herkesin göğsüne bir taş oturdu.
"Şehriye çorbası," dedi Kael.
Kelime dudaklarından dökülür dökülür dökülmez, Kael başını hafifçe yana eğdi.
Ceketinin kolunu sert ve ani bir hareketle gözlerine bastırarak o iki damla yaşı hemen sildi. Yüzündeki o sarsılmış ifadeyi bütünüyle yok edip, o eski donuk, mimiksiz maskesini saniyeler içinde tekrar yüzüne geçirdi.
Elini masaya indirdi, çatalını tekrar kavradı ve hiçbir şey olmamış, az önce o kelime dudaklarından dökülürken ağlamamış gibi sakin adımlarla yemeğine devam etti.
Habel elindeki çatalı masaya düşürdü, ağzını açtı ama tek bir kelime bile edemedi. Nero, Kael’in yemeğe devam edişini izlerken yutkundu, gözlerini bi' anlığına masadan kaçırdı. Selene ise kalbinin tam ortasında bir yerin sızladığını hissetti; Kael’in o sert duvarlarının arkasında sakladığı o küçük çocukla ilk kez bu kadar acı verici bir şekilde karşılaşmıştı.
Masada artık ne oyunun ne de verginin lafı vardı; sadece dışarıda duran yağmurun ardından ocağa konmayı bekleyen o çorbanın sessiz, buruk kokusu kalmıştı.
---
Handan döndüklerinde, lojmanın içine kasabanın o nemli, gri akşamüstü havası çökmüştü. Kael, handaki o ağır sessizliğin ve döktüğü o iki damla yaşın yüküyle bütünüyle kendi içine çekilmişti. Salonda tek bir kelime bile etmeden doğrudan odasına yöneldi. Kapıyı arkasından sakin ve sessizce kapattı; gidip yatağına uzandı, gözlerini tavandaki çatlaklara dikerek dinlenmeye koyuldu. İçeride bıraktığı o üç kişi ise, salonun ortasında öylece kalakalmıştı.
Kael odasına girdiği gibi, Nero koltuğa oturup bacağını öne doğru uzattı. Kırık olan, sargılardan yeni kurtulmuş bacağını parmaklarıyla hafifçe kontrol etti. Kemiğin üzerindeki baskıyı tartarak, "İyileşmek üzere gibi," diye mırıldandı, sesi handaki o buruk havayı dağıtmaya çalışan yapay bir tını taşıyordu.
Habel, Nero’nun bu ciddi haline bakıp sırıttı. "Hafta sonu bitince, tekrar Lucien’ın derslerine girerken kırılır can sıkıntısından, merak etme," diyerek durumu alaya aldı.
Nero, Habel’ın bu gamsız ama ortamı yumuşatan lafına karşılık ufak bir biçimde kıkırdadı. Ancak salondaki hava hala tam olarak dağılmamıştı. Selene, ikisinin bu didişmesini neredeyse hiç duymuyordu bile. Çoktan koltuğun köşesine geçmiş, telefonunu eline almıştı. Parmakları ekranda hızlıca gezindi ve internetten "şehriye çorbası" tarifini açtı. Ekrana yayılan kızıl, buharı tüten çorba görseline bir süre baktıktan sonra kafasını kaldırdı. Nero ve Habel’a dönerek, gözlerini ekrandan ayırmadan telefonu onlara doğru uzattı.
"Bunu yapabilir miyiz?" dedi.
Habel kafasını telefona doğru uzattı, tarifi ve malzemeleri görünce bi' anda göğsünü kabarttı. "Çok kolay kızım bu!" dedi yüksek bir özgüvenle. "Altı üstü su, salça, şehriye. Ben mutfağın kitabını yazdım, yürüyün."
Daha önce pek çok yemek yapmış olmalarına rağmen, hayatlarında ilk defa şehriye çorbası yapacaklardı. Üçü birden mutfağa doluştu. İlk deneme tam bir fiyaskoyla sonuçlandı; Habel’ın "bir şey olmaz" diyerek yüksek ateşe bıraktığı şehriyeler saniyeler içinde kapkara kesildi ve mutfağı yanık kokusu sardı. İkinci denemede ise suyu tutturamadılar, çorba bi' anda salçalı suya döndü ve çöpe gitti.
En sonunda Selene derin bir iç çekerek ikisini de tezgahın arkasına itti. "Çekilin, sizi bir daha mutfağa sokmamak gerekiyor," dedi. Selene’in kontrolü ele almasıyla mutfakta hummalı bir çalışma başladı. Ortaya çıkan sonuç mükemmel olmaktan çok uzaktı ama en azından içilebilir durumdaydı. Şehriyelerin bir kısmı iyi karıştırılmadığı için tencerenin dibine yapıştığı için hafifçe yanmıştı, çorba kıvam alsın diye fazlaca kaynatılmıştı, salçası rengini bütünüyle kırmızıya boyayacak kadar fazla koyulmuştu, yağı ise yüzeyde neredeyse hiç görünmeyecek kadar az miktardaydı. Tuzu biraz fazlaydı ve ne limon ne de herhangi bir baharat eklenmemişti. Yine de mutfaktan yükselen o sıcak koku, dairenin o soğuk koridoruna yayılmaya yetti.
Kael, odasında tavanı izlerken bi' anda Selene’in mutfaktan yükselen o panik ve heyecan dolu çığlığıyla irkildi:
"KAEL! ÇABUK GEL!"
Kael, tehlike anlarındaki refleksle yataktan fırladı. İçindeki o tetikte bekleyen güç bi' anlığına kabardı, kalbi hızla çarparak kapıyı hızla açtı ve koridora fırladı. "Ne oldu?" diyerek salona daldı, gözleri etrafta bir düşman ya da tehlike arıyordu.
Ancak salonda gördüğü manzara bütünüyle bambaşkaydı. Televizyonun önündeki sehpaya yan yana dizilmiş beş kâse çorba duruyordu. Buharı tüten, kıpkırmızı ve hafif yanık kokulu dört kâse. Habel elindeki kepçe ile üstüne dökmüş olduğu çorba ile sırıtıyor, Nero üstünü başını silkeliyor, Selene ise yüzündeki merak ile ona bakıyordu.
Kael adımlarını yavaşlattı. Gözleri o dört kâseye takıldı. İçindeki o gerginlik bi' anda yerini derin bir şaşkınlığa bıraktı.
"Otur hadi," dedi Selene, sesindeki o telaşı bastırmaya çalışarak. "Film izleyeceğiz. Hep beraber."
Habel, Kael’in şaşkın halini fırsat bilip hemen yerdeki minderlerden birini işaret etti. "Hadi vergi memuru, film teklifi bir kere sunulur sana. Çorbanı al, geç."
Kael, yavaş adımlarla sehpaya yaklaştı. Kendisi için ayrılan kâseyi iki eliyle kavradı. Kaşığı daldırıp ilk yudumu aldığında, handaki o duygusal çocuktan eser kalmamıştı. Çorbayı yuttu, boğazından geçen o yoğun tadı bi' süre tarttı ve yüzündeki o mimiksiz, donuk ifadeyle konuşmaya başladı. Adeta bir çorba gurmesi gibiydi:
"Şehriyeler yanmış," dedi düz bir sesle. "Çorba fazla kaynamış, Salçayı kavurmadan atmışsınız, fazla koyulmuş. Yağ az miktarda, bu yüzden tadı bağlayamamış. Tuzu biraz fazla. Ayrıca limon ve baharat eklenmemiş. Eksik."
Habel elindeki kaşığı kâseye vurarak isyan etti. "Lan gurme misin başımıza! Ye işte, Selene saçını süpürge etti o çorba için!"
Nero hafifçe gülerken, Kael ikinci kaşığı ağzına götürdü. "Kötü demedim," diye mırıldandı, sesi her zamankinden bir ton daha yumuşaktı. "Eksik dedim sadece."
Tam o sırada dairenin kapısı sertçe tıklatıldı. İçerideki askeri disiplin refleksiyle Nero koşarak kapıyı açtı. Gelen, üzerindeki ağır pelerini çıkartmış, sadece üniformasıyla duran Komutan Lucien’di. Lucien’in elinde şeffaf bir poşet vardı. İçeri adım atar atmaz mutfaktan gelen o kokuyu ve çocukların halini süzdü.
"Beni çağırmadınız ama kokuyu akademinin öbür ucundan aldım," dedi Lucien, sesindeki o her zamanki otoriter tonun altında gizli bir babacanlık vardı.
Elindeki şeffaf poşeti masaya bıraktı. İçinde her kişi başına birer gazoz, kişi başına birer çikolata, büyük boy cips ve çekirdek paketleri vardı. Habel poşeti görür görmez Lucien’in koluna sarılarak yapıştı. "Komutanım! Kaçışın yok, bu filme sen de dahil oluyorsun. Çorbanı da koyuyoruz hemen!"
Lucien önce gitmek ister gibi bir hamle yaptı, kaşlarını hafifçe çattı ama Habel’ın o inatçı çekiştirmesine ve Selene’in ümit dolu bakışlarına karşı koyamadı. "Sadece bir saat," diyerek televizyonun karşısındaki boş koltuğa, o ağır cüssesiyle yerleşti.
Televizyonun cılız ışığı salona yayılırken, dışarıda yağmur yeniden ve daha güçlü bir şekilde lojmanın camlarına vurmaya başladı. Kael, elindeki o eksik, yanık şehriyeli çorbadan bir kaşık daha aldı. Eksikti, tuzu fazlaydı, annesininkine hiç benzemiyordu; ama etrafındaki bu sarsık insanların, o sert komutanın ve salona yayılan bu loş ışığın ortasında, içindeki o karanlık dehlizin tekrar sıcak bir aile havasıyla dolduğunu hissetti.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı