Uçurumun kenarındaki o ağır kasvet, Nero’nun elini Kael’in omzuna vurmasıyla beraber yerini tekinsiz bir sessizliğe bıraktı.
Kael, oturduğu ıslak topraktan yavaşça doğrulurken, hareketleri ağırdı. Selene, parmaklarının arasındaki o asil sıcaklığı çekerek ayağa kalktı. Vücudunu çevreleyen beyaz aura, görevini tamamlamış gibi usulca cildinin altına çekildi.
Kael, yerdeki sırılsıklam olmuş poşeti sapından yakaladı. İçindeki çilekli sütün, sigaranın ve soğuk kahvenin birbirine çarpma sesi, dışarıdaki yağmurun ritmine karıştı. Kimsenin yüzüne bakmadan, adımlarını akademinin iç kısımlarına doğru yöneltti.
Yürürken, diğerlerinin onunla yan yana gelmesine bile müsaade etmeyen, gözle görülür bir mesafe koymuştu araya. Nero topallayarak onun sağından yürümeye yeltendiğinde, Kael adımlarını milimetrik bir hesapla sola kaydırarak aradaki o görünmez duvarı korudu.
Akademinin arka patikasından lojmanlar bölgesine geçene kadar gruptan tek bir kelime dahi çıkmadı. Yağmur, günahları temizlemek ister gibi hâlâ bardaktan boşalırcasına yağıyordu ama Kael’in zihnindeki o korlar bütünüyle sönmüş değildi. Koridorların loş ışıkları altına girdiklerinde, her birinin kıyafetlerinden zemine sular süzülmeye başladı.
Dairenin kapısını Habel öne geçerek araladı. İçerideki sıcak hava yüzlerine çarptığında, Kael üzerindeki sırılsıklam olmuş, yırtık pırtık siyah ceketi tek bir hamlede omuzlarından düşürdü. Sağ kolunun üzerindeki Kara Tüy, deri altında bütünüyle sessizliğe gömülmüştü; sanki o da sahibinin takındığı bu yeni, katı mesafeye ayak uyduruyordu.
Kael, elindeki poşeti odanın ortasındaki ahşap masanın üzerine bıraktı. Poşetin içindekileri tek tek masaya dizerken hareketleri son derece mekanikti.
Çilekli sütü Selene’nin durduğu tarafa, sigara paketini Nero’ya, çikolatayı ise Habel’ın önüne doğru, masanın üzerinden hafifçe kaydırdı.
Nero sigara paketini masadan alıp parmaklarının arasında evirip çevirdi.
“Bunlar için sağ ol,” dedi, bakışlarını Kael’in bütünüyle ifadesiz kalmış yüzüne dikerek. “Ama bu mesafeli duruşun... Harbi harbi can sıkıcı olmaya başladıl.”
Kael, masanın kenarına tutunarak başını hafifçe kaldırdı. Kahverengi gözlerinde az önceki o darmadağın hıçkırıklardan eser kalmamıştı; bakışları bir buz kütlesi kadar donuk ve sabitti.
“Lojmana döndük,” dedi Kael. Sesi odanın duvarlarında bir yankı uyandırdı. “Beni buldunuz, buradayım. Ama bu, arenada yaşananların bittiği anlamına gelmez.”
Odada çıt çıkmıyordu. Kael devam etti.
“Ben sadece... Sizin için neyin güvenli olduğunu biliyorum. O yüzden, sınırları zorlamayın.”
Selene, masanın üzerindeki çilekli süt kutusuna dokunmadı. Onun bu ani geri çekilişini, araya ördüğü o kalın duvarları çok iyi analiz ediyordu.
Kael, onları korumak adına bizzat kendisini bütünüyle bir yalnızlığa mahkûm ediyordu.. en büyük hatası buydu.
Habel, sandalyenin arkalığına tutunarak derin bir iç çekti.
“Sana bütünüyle katılmıyorum Kael,” diye mırıldandı yorgun bir sesle. “Ama en azından buradasın. Bu gece için bu kadarı da yeter.”
Kael, hiçbirine bir cevap vermedi. Kendi köşesine, yatağına doğru adımladı, botlarını bile çıkarmadan sırtını duvara yaslayarak yatağın üzerine oturdu. Bakışlarını loş tavanın bir noktasına kilitledi.
Arkadaşları aynı dairenin içinde, sadece birkaç metre uzağındı; ama Kael, aralarına öyle bir uçurum örmüştü ki, o mesafeyi aşmaya şu an hiçbirinin ne gücü ne de cesareti vardı.
-
Zaman, lojmanın duvarları arasında bir sarkaç gibi ağır ve ruhsuz bir biçimde aktı. Yağmur dışarıda şiddetini kaybetmiş, yerini sabaha karşı çöken o gri ve hareketsiz sise bırakmıştı.
Odanın bir köşesinde Nero, Selene ve Habel koltuklara yerleşmiş, karşılardaki ekranda öylesine bir film açmışlardı. Sesini bütünüyle kısmış olmasalar da hiçbirinin gözü ekranda değildi; zihinleri hâlâ o uçurum kenarında, Kael’in aralarına ördüğü o buzdan duvarda asılı kalmıştı.
Saat sabaha karşı tam beş olduğunda, dairenin yatak odasında bir hareketlilik belirdi.
Kael, saatlerdir yatağında milim kıpırdamadan izlediği o tavan noktasından bakışlarını nihayet ayırdı. Yataktan kalkarken çıkan o hafif kumaş hışırtısı, salondaki üçlünün anında gerilmesine yetti. Ağır adımlarla koridordan çıkıp salonun ortasına doğru yürüdü.
Tam televizyonun önünden geçerken adımları yavaşladı ve durdu.
Bakışlarını koltukta oturan üç arkadaşının üzerinde gezdirmeye başladı. Gözlerinde ne nefret vardı ne de öfke; sadece insanı huzursuz eden tekinsiz bir boşlukla bakıyordu onlara. Nero’nun yüzündeki sargılara, Selene’nin dizlerinin üzerindeki eline, Habel’ın gerilen omuzlarına tek tek, saniyelerce baktı. Bu bakış o kadar uzun ve o kadar durağandı ki, salondaki televizyon ışığının altında havadaki oksijen resmen çekildi.
Habel bu ağırlık altında daha fazla dayanamayarak yutkundu. Oturduğu yerde hafifçe öne doğru eğildi, sesindeki o neye uğradığını şaşıran tonu gizleyemeden konuştu:
“Ne oldu oğlum... Neden öyle bakıyorsun?”
Kael, Habel’ın sorusuna ne bir kelimeyle ne de ufak bir jestle karşılık verdi. Bakışlarını kesip arkasını döndü ve mutfak tezgahına doğru ilerledi. Sürahiden bir bardağa su doldururken çıkan ses, salondaki sessizlikte yankılandı. Suyu bir dikişte bitirdi, bardağı tezgahın üzerine sertçe bıraktı ve arkasına bakmadan yatak odasına geri döndü.
Salondakiler birbirine endişeli gözlerle bakarken, odadan gelen sesler yön değiştirdi. Dolap kapaklarının açılıp kapanma sesi, kumaşların birbirine sürtünüşü... Kael eşyalarını topluyordu.
Birkaç dakika sonra, omzuna astığı siyah sırt çantasıyla tekrar salonda belirdi. Üzerine o yırtık ceketini tekrar geçirmişti. Adımları doğrudan lojman dairesinin çıkış kapısına yöneldi.
Gitmekte kararlıydı; bu daireden, bu insanlardan ve onların getirdiği o tehlikeli yakınlıktan tamamen sıyrılmak istiyordu.
Nero, koltuğun kenarına tutunarak hızla doğrulmaya yeltendi, kırık bacağının sızısıyla dişlerini sıktı.
“Kael! Nereye gidiyorsun lan sabaha karşı?”
Kael, elini lojman kapısının soğuk kulbuna yerleştirdi. Kapıyı yavaşça aralarken, arkasına dönmeden, sadece profilden görünecek şekilde başını hafifçe eğdi.
“Burada kalmam her saniye bir risk,” dedi, sesi mesafeli ve hırıltılıydı. “Müdürle konuşup kendime başka bir yer ayarlayacağım. Benden uzak durun.”
Lojmanın ağır kapısı Kael’in parmaklarının altında soğuk duruyordu. Parmak uçları kulba değdiği anda dışarıdaki gri sis içeri süzüldü.
Kael sırt çantasını omzunda sıkılaştırdı. Bu hafif şıngırtı, odadaki üç kişinin nefesini tutmasına yetti.
Selene koltuktan kalktı, gözleri Kael’in sırtına kilitlenmişti. O anda Kael’in bedeninden sızan çok hafif siyah aura, Selene’nin beyaz aurasını teğet geçti. Selene dudaklarını araladı ama ses çıkarmadı. O aura, Kael’in bilincinde bile olmadan
“ona zarar verme”
emrini taşıyordu.
Nero kırık bacağının acısını bastırarak doğruldu. Mavi gözlerindeki o muzip parıltı yoktu artık, yerini derin bir yorgunluk ve kararlılık almıştı. Habel ise kıpırdamadan, parmaklarını koltuğun kumaşına gömmüş halde Kael’in her adımını izliyordu. Kael kapıyı araladı.
“Gitme.”
Selene’in sesi odadaki havayı yırttı.
Kael durdu, kapıyı tam kapatmamıştı.
“Selene,” dedi, sesi buz gibiydi. “Bunu daha önce konuştuk.”
“Ne olacak?” diye kesti Selene. “Bir dahaki sefere yine mi yine birisine mi saldıracaksın? Yoksa bu sefer gerçekten birini mi öldüreceksin?”
Kael’in parmakları kapı kolunda sıkıştı. Nero topallayarak iki adım öne çıktı.
“Oğlum,” dedi sesi alçak ama sertti. “Senin o ‘ben tehlikeliyim’ lafını duydum. Arenada da duydum, uçurumda da duydum. Ama hâlâ buradayız. Senin o tuhaf yeteneğin, Selene’in tam önüne geçtiğinde… O anı unuttun mu?”
Kael yavaşça döndü. Kapı hâlâ aralıktı.
Habel araya giydi.
“Ben o günden beri… Senin bir tehlike olduğuna inanmıyorum Kael. Sen benim için o sokakta duran çocuksun. Hâlâ aynı çocuk. Köpeği acısından kurtaran, benim bozulmamı yutan..”
Kael’in gözleri Habel’a kaydı. Kahverengi irislerin içindeki siyah sis hafifçe dalgalandı. Nero, Habel’ın yanına gelip Kael’in tam karşısına dikildi.
“Benimle dövüştün,” dedi Nero. “Arenada sınırlarımızıı sonuna kadar açtık. İkimiz de hâlâ ayaktayız. Senin o ‘ben sizi koruyacağım’ lafın… Bence biraz kendini kandırma, her şeyi tek başına yapamazsın.”
Kael’in dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Selene ikisinin arasından geçip Kael’in gözlerinin tam içine baktı.
“Senin o gücün,” dedi Selene.
“Senin kontrol edemediğin o gücü biz gördük. Ama aynı zamanda şunu da gördük: O güç seni tamamen ele geçirdiğinde bile hâlâ bizi korumaya çalışıyordu. Kara Yankı seni durdurdu. Senin kendi gölgen, seni kendi ellerinle öldürmene izin vermedi.”
Kael’in nefesi kesildi. O zincirlerin içinden yükselen boğuk fısıltıyı hatırlar gibi oldu:
“…Kay… bet… me…”
Selene’in sesi odayı doldurmaya devam etti.
“Biz senin ailen değiliz Kael, bunu sen de biliyorsun. Ama biz senin için aile olmaya çalışan üç kişiyiz. Ve sen hâlâ bizi reddediyorsun. Neden? Çünkü bizi korumak mı istiyorsun? Yoksa kendini hâlâ o uçurumun kenarında, yalnız başına cezalandırmak mı istiyorsun?”
Kael’in parmakları kapı kolundan yavaşça çekildi. Kapı klik sesiyle yerine oturdu.
Ağır adımlarla masaya yürüdü. Sırt çantasını masanın kenarına bıraktı.
Kael’in çenesi hafifçe kasıldı. Selene masanın karşısına geçti.
“Senin o gücünü… Biz reddetmiyoruz. Ama sen onu reddediyorsun. Bizi reddediyorsun.”
Kael’in nefesi kesildi. O geceyi hatırlıyordu. Yağmurun altında yatan yavru köpeği. Annesinin son nefesini. Ve o anda içinde uyanan aurayı.
Selene’in gözleri hafifçe büyüdü. Kael devam etti.
“Ama ya bir dahakine… O parçayı da kaybedersem? Ya bir dahakine kendimi durduramazsam? O zaman siz de… O kanlı halinizle mi kalacaksınız?”
Oda derin bir sessizliğe gömüldü. Sadece dışarıdaki yağmurun hafif sesi duyuluyordu. Selene yavaşça elini uzattı, parmaklarını Kael’in parmaklarının üzerine koydu. Beyaz aura Kael’in elinden başlayarak koluna doğru usulca yayıldı.
“Eğer o an gelirse,” dedi Selene. “O zaman biz de seninle birlikte o cehennemde kalırız. Ama bu sefer… Seninle birlikte kalkarız.”
Kael’in gözleri Selene’in parmaklarına kaydı. O sıcaklık, o beyaz aura… O siyah sis tabakasını hafifçe aralıyordu. Nero Kael’in omzuna hafifçe vurdu.
“Hımbıl,” dedi, sesindeki muzip tını hafifçe geri dönmüştü. “Senin o ‘ben yalnızım’ lafın… Bence biraz abartı. Çünkü bak… Hâlâ buradayız. Hâlâ aynı odadayız. Ve hâlâ seninle dövüşmeye, seninle ağlamaya, seninle susmaya hazırız.”
Kael’in gözleri odadaki üç yüze kaydı. Bedeninden çıkan siyah aura tamamen sönmedi ama artık o kadar da yoğun değildi.
Ağır adımlarla koltuğa yürüdü. Sırtını yaslayarak oturdu ve gözleri tavana takıldı. Dışarıdaki yağmur lojmanın camına hafifçe vuruyordu. Selene masanın kenarına yaslanmış Kael'i izliyor, Nero koltuğun kolçağında oturuyor, Habel ise masanın karşısından onlara bakıyordu.
Oda uzun bir süre sessiz kaldı. Ama bu sefer o sessizlik, o eski buz gibi mesafe değildi. Bu sefer o sessizlik, aynı odada kalanların ortak nefesiydi.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı