insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Dersin geri kalanı, beklenenden çok daha kaotik ve gergin geçti. Çünkü artık sınıftaki hiç kimsenin aklında ders müfredatı yoktu; herkesin zihni tek bir odak noktasına kilitlenmişti: Kara Tüy.

Öğrenciler, fısıldaşmalarını bastırmaya çalışarak gizlice Kael’e bakıyordu. Bazılarının gözlerinde o zihinsel rezonansın bıraktığı ham bir korku, bazılarında sıra dışı güce duyulan ani bir hayranlık, bazılarında ise düpedüz neyle karşı karşıya olduklarını çözmeye çalışan saf bir merak vardı. Komutan Lucien sınıftaki bu dikkat dağınıklığını ve arkalardan dönen bakışları anında fark etti. Havasını bozmadan, ses tonunu daha da sertleştirerek dersi domine etmeye devam etti.

“Odaklanın,” dedi, sesi sınıfta yankılanırken. Dijital kalemiyle tahtaya yeni bir başlık kazıdı:

[ AURA BASKILAMA ]

“Gerçek bir muharebe alanında önemli olan tek şey enerjinizi vahşice dışarı yaymak değildir. En kritik anlarda, sanki bu dünyada hiç var olmamışsınız gibi enerjinizi sıfırlayabilmek, yokmuş gibi davranabilmektir.”

Nero, sırasından mavi gözlerini kısarak mırıldandı: “Doğrudan bir suikastçı eğitimi gibi yani.”

Lucien, tahtaya dönmeden cevap verdi: “Hayır. Tamamen hayatta kalma eğitimi gibi.”

Teorik anlatımın ardından vakit kaybetmeden uygulamalı çalışmalara geçildi. Öğrenciler oturdukları yerlerde sırayla kendi içsel rezonans seviyelerini en dip noktaya indirmeye, enerjilerini tamamen hücrelerinin içine hapsetmeye çalışıyorlardı. Ancak bu göründüğü kadar kolay bir işlem değildi.

Ön sıralardaki bir çocuk enerjisini fazla bastırmaya çalışınca, damarlarındaki basınçtan ötürü burnundan ince bir kan sızdı. Yan taraftaki başka bir öğrenci ise kontrolü tamamen kaybedip içsel gücünü ters yönde patlatınca oturduğu ahşap sandalyenin ayaklarını kırdı.

Habel ise kendi yeşil-kızıl aurasını bastırmak için gözlerini sıkıca kapatıp nefesini tuttuğu sırada, vücudundaki tüm enerji akışı kesilince kafası anında sıranın üzerine düştü ve direkt uyku moduna geçti. Ağzından hafif bir mırıltı döküldü: “…Aura vücudumdan tamamen çekilince, saniyeler içinde bütün yaşama enerjim de gidiyor arkadaş.”

Nero, kafasını sıraya gömen Habel’e bakıp sırıttı: “Vücut fonksiyonların tamamen o enerjiye bağlı çalışıyor. Resmen çarkı döndürmeyi bırakınca duran hamsterlar gibisin.”

Öte yandan Selene, sergilediği performansla sınıftaki herkesten ayrılıyordu. Genç kız, derin bir nefes alarak ela gözlerini kapattığı an, etrafındaki o duru Beyaz Aura saniyeler içinde tamamen silindi. Kızın varlığı o kadar sönmüştü ki, Komutan Lucien bile bir anlığına onun odadaki varlığını rezonans olarak hissedemedi.

Lucien, kıza bakarak hafifçe başını salladı: “…Mükemmel bir yalıtım.”

Selene, siyah kaşlarını hafifçe kaldırıp umursamazca omuz silkmekle yetindi. Kael ise yan sıradan onu büyük bir dikkatle izliyordu. Bu Beyaz Aura kesinlikle garipti; tamamen sessiz, gösterişten uzak ama köklerine kadar sarsılmaz bir güce sahipti.

Dersin son bölümünde ise yakın dövüş teorilerine geçildi. Aura akış noktalarının neresi olduğu, damar rezonansının dövüş esnasında nasıl tetikleneceği ve en önemlisi Yozlaşma (Bozulma) belirtilerinin vücutta ilk nerede baş göstereceği detaylıca işlendi. Lucien, dersi bitirmeden önce özellikle şu cümlenin üzerini kalınca çizdi:

“İçinizdeki Bozulma evresi yükseldikçe, aura yalnızca fiziksel bedeninizi geliştirmekle kalmaz; aynı zamanda zihninizi, algınızı ve karakterinizi de kökten değiştirir.”

Bu cümle sınıfın içinde ağırlıkla yankılandı. Çünkü o an salondaki her bir öğrenci istemsizce aynı şeyi düşündü ve bakışlar tek bir noktada birleşti: Kael. Onun damarlarında dolaşan, akışkan bir kara mürekkep gibi teninin altına sızan ve gerektiğinde katı bir kalem şeklini alabilen Kara Tüy’ün, çocuğun zihnini ne kadar değiştirdiğini hepsi merak ediyordu.

Öğleye doğru son dersin bittiğini haber veren uzun zil çaldığında, sınıftaki gergin hava yavaşça dağılmaya başlamıştı.

Habel, sıranın üzerine tamamen kapaklanmış bir halde inledi: “Yemin ediyorum beynim yandı, nöronlarım eridi şu an.”

Nero çantasını omzuna takarken alaycı bir tonla mırıldandı: “Senin o bahsettiğin beyin zaten ilk dersteki sandalye hamlesinden sonra tamamen işlevini kaybetmişti, boşuna hayıflanma.”

Kael, masanın üzerindeki eşyalarını toparlayıp çantasına yerleştirirken siyaha yakın saçları önünü kapatıyordu. Yanındaki Selene de okuduğu kalın kitabın kapağını sakin bir ritimle kapattı.

Tam o sırada—

Akademinin duvarlarında asılı olan metal anons sisteminden statik bir cızırtı yükseldi ve tüm binada yankılanan o soğuk anons sesi duyuldu:

“Tüm kademelerdeki öğrenciler, acil koduyla derhal ana salona geçiş yapsın.”

Sınıftaki herkes bir anda hareket etmeyi bıraktı. Koridorlardan ve sınıflardan anında devasa bir uğultu yükselmeye başladı.

“Yine ne oluyor?”
“Büyük bir denetim mi var acaba?”
“Yoksa akademide yeni bir Yozlaşma vakası mı tespit edildi?”

Komutan Lucien’ın gümüş renkli gözleri anonsla birlikte hafifçe kısıldı, yüz ifadesi feci şekilde ciddileşti. “…İlginç,” diye mırıldandı kendi kendine.

Habel, sıradan kafasını kaldırıp komutanın suratına baktı: “Komutanım, ne zaman o gümüş kaşlarınızı çatsanız arkasından baya baya bir bela fırlıyor. O bakışınız şu an zerre güven vermedi bana.”

Akademinin ana salonu, binlerce insanı aynı anda içine alabilecek kadar devasa, Gotik mimariye sahip yüksek tavanlı bir yerdi. Kısa süre içinde yüzlerce öğrenci alt taraftaki geniş meydanda toplandı. Kalabalığın yarattığı yoğun heyecan ve stres yüzünden, salondaki öğrencilerin aura renkleri istemsizce hafif parıltılar halinde havaya sızıyordu.

Meydanın dört bir yanı yeşil, mavi ve kızıl enerjilerin pırıltılarıyla doluydu. Ve bu renk cümbüşünün arasında, şekilde nadir görülen birkaç beyaz auranın duru ışığı seçiliyordu.

Kael, bu devasa kalabalığın ve üzerlerine çöken o yoğun enerji baskısının arasında kendini rahatsız, kapana kısılmış hissetti. İçindeki o eski panik duygusu hafifçe tetiklenecek gibi oldu. Ama bu kez… Arkasını döndüğünde tamamen yalnız olmadığını gördü. Nero, elleri cebinde hemen sağ yanında sarsılmaz bir rahatlıkla yürüyordu; Habel sol tarafından durmadan konuşarak dikkatini dağıtıyordu; Selene ise o siyah saçları ve sakin duruşuyla hemen arkalarında, bir koruma kalkanı gibi yakınlarında duruyordu.

Sahnede, yüksek kürsünün üzerine doğru ağır adımlarla biri çıktı. Akademi Müdürü.

Üzerindeki siyah askeri üniformanın göğüs kısmında, geçmişte katıldığı büyük cephelerden kalma derin, savaş izleri ve madalyalar yer alıyordu. Onun kürsüye çıkmasıyla birlikte salondaki binlerce kişinin yarattığı o uğultu kesildi. Müdür, mikrofonun arkasına geçerek o tok ve bas sesiyle konuşmaya başladı:

“Bundan tam bir kaç saat sonra…” Kısa bir süre durdu, gözleriyle tüm salonu baştan aşağı süzdü. “…Geleneksel Akademi Turnuvası resmi olarak başlayacak.”

Bu ilanın yapılmasıyla birlikte salonda adeta bir şok dalgası dalgalandı, binlerce öğrenci aynı anda hareketlendi.

“TURNUVA MI?!”
“Ciddi mi bu? Geçen seneki o turnuva gibi mi olacak?”
“Daha dönem yeni başladı, ne turnuvası?”

Müdür, kalabalığın sesini umursamadan, otoriter ses tonunu koruyarak devam etti: “Bu turnuva, sizin için sadece s bir eğlence ya da basit bir etkinlikten ibaret değildir.” Arkasındaki devasa dijital ekranda büyük kırmızı harfler belirdi:

[ KONTROL VE UYUM ]

“Bu turnuva… Aynı zamanda her birinizin bu akademideki ve askeri hiyerarşideki yerini belirleyecek olan resmi yeterlilik sınavınızdır.”

Salona bir anda kurşun gibi ağır bir sessizlik yayıldı. Çünkü bu kelimelerin ne anlama geldiğini herkes iyi biliyordu. Müdür konuşmasını sürdürdü:

“Turnuvada üstün başarı gösteren öğrenciler; özel operasyon birliklerinin ileri düzey eğitimlerine doğrudan dahil edilecek, A.C.D saha ekiplerine elit statüde seçilecek… Ve içlerinde yoğun şekilde yüksek bir 'Bozulma' potansiyeli taşıdığı tespit edilenler ise…” Keskin bakışları salonun üst sıralarında, tam olarak Kael’in durduğu bölgenin üzerinde birkaç saniye boyunca feci bir soğuklukla dolaştı. “…Yönetim tarafından tamamen özel bir gözetime ve korumaya alınacaktır.”

Bu son cümle, salondaki pek çok kıdemli öğrencinin omuzlarını feci şekilde gerdi. Kael’in koyu kahverengi gözleri hafifçe daraldı, kalbi göğüs kafesine sertçe vurdu. Çünkü müdürün o buz gibi bakan gözlerinin ve kurduğu o son cümlenin doğrudan kimi işaret ettiğini çok iyi anlamıştı.

Müdür ekrandaki harfleri güncelleyerek son detayları verdi: “Turnuva, birbirini takip eden üç zorlu bölümden oluşacaktır.”

Ekranda kalın harflerle üç aşama belirdi:

[ AURA KONTROLÜ ]

[ TAKIM SAVAŞLARI ]

[ TEKLER ARENASI ]

Habel, ekrandaki yazılara bakarak hayranlıkla mırıldandı: “Giriş, gelişme, sonuç… Resmen tam bir anime arc’ının içine düştük beyler, hayırlı uğurlu olsun.

Nero, kollarını göğsünde bağlayıp hafifçe sırıttı: “Benim hislerime göre bu aşamaların sonunda kesin aramızdan biri can verecek.”

Selene, ela gözlerini ekrandan ayırmadan o düz, robotik tonuyla araya girdi: “…Muhtemelen.”

Kalabalığın en arkasında, duvar kenarında tek başına duran Komutan Lucien ise gümüş renkli gözlerini tamamen kısmış, sessizce Kael’i izliyordu. Çünkü o da farkındaydı.

Bu turnuva… Kael için sadece sıradan bir yeterlilik sınavı ya da rütbe savaşı olmayacaktı. Onun damarlarında canlı bir mürekkep gibi akan, ruhunu milim milim değiştiren Kara Tüy’ün aslında ne kadar büyük ve ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu tüm dünyanın gözleri önüne serecek ilk gerçek arena olacaktı.

Akademi müdürünün turnuva ilanından sonra verilen bir kaç saatlik, yoğun hazırlık süresi göz açıp kapayıncaya kadar bitmişti. Bir kaç saat boyunca her bir öğrenci kendi sınırlarını zorlamış, rezonanslarını milimetrik olarak kontrol edebilmek için akademinin antrenman salonlarında çalışmıştı. Ve nihayet, o büyük an gelip çatmıştı.

Turnuvanın ilk aşaması için tüm kademeler tekrar ana salonda toplanmıştı. Ancak tam o esnada, salonun üst katlarındaki yüksek koridorlardan birinden aşağıya doğru aniden aşırı şekilde ağır, boğucu bir aura dalgası yayıldı.

Meydandaki binlerce öğrencinin yarattığı o yoğun gürültü kesildi. Pek çok öğrenci, omuzlarına binen o saf baskıyla birlikte refleksle başını yukarıya doğru kaldırdı.

Yukarıdaki demir korkuluklara yaslanmış, alt sınıfları süzen üçüncü sınıflardan biri duruyordu. Uzun boylu, siyah-kızıl karışımı düz saçları olan tekinsiz bir gençti bu. Gözlerinin altı aşırı şekilde morarmıştı; belli ki günlerdir uyumamıştı. Üzerindeki askeri akademi üniformasının üst üç düğmesini umursamazca açık bırakmıştı ve esmer teninde, geçmişteki ağır yozlaşma krizlerinden kalma eski yara izleri açıkça seçiliyordu. Ancak asıl ürkütücü olan, etrafını saran o koyu kızıl renkli auraydı.

Bu enerji, Nero’nun o sarsılmaz kızıl saçları ve mavi gözleriyle yaydığı saldırgan, dikbaşlı auradan yoğun şekilde farklıydı. Nero’nun gücü meydan okuyan bir savaşa benziyordu; yukarındaki bu adamın aurası ise doğrudan kan dökmeye aç, vahşi bir yırtıcıyı andırıyordu.

Ön sıralardaki kıdemli bir öğrenci korkuyla fısıldadı: “…Ragnar Davis.”

Hemen yanındaki bir diğeri yutkunarak ekledi: “Üçüncü sınıfların en tehlikelisi… Pasif-Kızıl türünün akademideki en eski kullanıcısı.”

“Adamın beşinci evreye aday gösterildiği söyleniyor.”

Ragnar Davis, demir korkulukların üzerine rahatlıkla biraz daha yaslandı. Koyu, uykusuz gözleri yavaşça aşağıdaki kalabalığın üzerinde kaydı ve en sonunda, siyah saçları ve koyu kahverengi gözleriyle sessizce bekleyen Kael’in üzerinde kilitlendi. Kısa bir sessizlik oldu. Ardından Ragnar’ın yüzünde tuhaf, çarpık bir sırıtış belirdi. Sesi tüm salonda yankılandı:

“…Demek akademide durmadan bahsedilen, o sarsıcı yeni vaka sensin.”

Habel, o sarı saçları ve turkuaz gözleriyle anında gözlerini devirdi: “Hah, başladı yine bizim üst dönemlerin geleneksel çaylak ezme seansları,” diye mırıldandı.

Nero ise kaşlarını çattı. Çünkü yukarındaki adamın etrafa yaydığı o stres hormonu (Kortizol) baskısı hayal edilemeyecek kadar yoğundu. Ragnar, sırf aşağıdakileri ezmek, iradelerini felç etmek için enerjisini bilerek ve isteyerek serbest bırakıyordu.

Ragnar, korkulukların üzerinden kendin rahatlıkla aşağıya doğru bıraktı.

BOOM!

Ağır postalları yere bastığında, salonun beton zemini darbenin etkisiyle hafifçe çatladı. Etraftaki onlarca öğrenci korkuyla geriye doğru çekildi. Ragnar, o vahşi aurasını arkasından sürükleyerek ağır, kendinden emin adımlarla doğrudan Kael’e doğru yürümeye başladı. Adamın attığı her adımda etrafa yaydığı o Kortizol Baskısı bir kat daha yoğunlaşıyordu.

Kael’in bedeni, üzerine doğru gelen bu saf tehdit karşısında refleksle kaskatı kesildi. Ve tam o saniyede—içindeki o pasif yetenek, Öfkepati, kontrolsüzce aktif oldu.

Bir anda… Salondaki yüzlerce insanın yaydığı tüm o karmaşık duygular devasa bir tsunami gibi Kael’in zihnine çarptı. Turnuva heyecanı, Ragnar’dan duyulan korku, ortamdaki gerilim, güce duyulan o hayranlık, saklanan nefretler… Ve en önemlisi, tam önünde duran Ragnar’ın içindeki o saf, vahşi saldırganlık. Hepsi aynı anda Kael’in beyninin içine hücum etti.

Kael’in aldığı nefesler anında bozuldu, göğsü hızla inip kalkmaya başladı. İçindeki o karanlık güç, Öfke Yansıması, bu yoğun uyarılmayla birlikte derinlerden uyanıp kıpırdanmaya başladı.

GÜM.
GÜM.
GÜM.

Kolundaki ölçüm cihazının ekranındaki veriler hızla yukarı fırladı:

[ KORTİZOL: %41 → %53 → %61 ]

Selene, o siyah saçları ve duru ela gözleriyle Kael’in yanındaydı; çocuğun titremeye başladığını anında fark etti. Kısık, endişeli bir sesle seslendi: “…Kael, kendine gel.”

Ama Kael onu duymuyordu. Çünkü Ragnar’ın tam karşısından üstüne yıktığı o duygusal yük ağırdı. Adamın içindeki öfke, adeta Kael’in zihnini kemiren canlı bir canavar gibiydi.

Ragnar, aralarındaki mesafeyi iki adıma indirirken sırıtmaya devam ediyordu: “…Daha turnuva bile başlamadan, sadece basit bir aura baskısının altında boğuluyorsun.” Bir adım daha attı, aurasını tamamen Kael’in üzerine yıktı. “…Benimle aynı nadir türü, Pasif-Kızıl’ı taşıyıp da bu kadar dengesiz ve zayıf olmak… Gerçekten feci bir utanç kaynağı.”

Nero, mavi gözlerinde çakan öfkeyle ileri doğru bir adım atıp araya girmek istedi ama arkalarından uzanan bir el, onun omzunu kavradı. Komutan Lucien, o gümüş renkli gözleriyle öğrencisini durdurmuştu. Lucien, Kael’in bu baskı altında ne yapacağını, sınırlarının nereye varacağını kendi gözleriyle görmek istiyordu.

Kael’in elleri titriyordu. Damarlarında akan o akışkan kara mürekkep harekete geçti; Kara Tüy deri altından süzülerek simsiyah damarlar halinde çocuğun boynuna doğru tırmandı.

[ KORTİZOL: %72 ]

Habel, dişlerini sıkarak mırıldandı: “…Lanet olsun, çocuk yine patlama noktasına geliyor.”

Çevredeki tüm öğrenciler yoğun bir panikle geriye doğru kaçışmaya başladı. Çünkü hepsi, Kael’in içindeki o Öfke Yansıması’nın kontrolsüzce patlayacağını ve salondaki herkesi o zihinsel çöküşün içine sürükleyeceğini düşünüyordu.

Ragnar ise sırıtışını bozmadan kollarını iki yana açtı: “…Hadi. Göster bana o çok konuşulan canavarını. Kus içindekini.”

GÜM.

O gürültünün ve zihinsel karmaşanın tam ortasında, Kael’in bilincinin en derin yerinde bir ses yankılandı. Ama bu ses ne Kara Tüy’ün o boğuk hırıltısıydı ne de içindeki o karanlık canavara aitti.

Annesinin sesiydi.

Çocukken… Ne zaman içindeki o kontrolsüz enerji yüzünden krize girse, sinirlense ya da korksa, annesi hep yanına oturur ve sarsılmaz bir şefkatle bir şey yapardı. Kael’in saçlarını okşar, ona sakin bir şarkı mırıldanırdı. Çünkü Kael daha küçücük bir çocukken bile etrafındaki enerjilere karşı tamamen savunmasız ve kontrolsüzdü. Annesi ona hep o sıcak cümleyle fısıldardı:

“Sesini bulursan Kael… Dünyanın en karanlık yerinde bile kendini kaybetmezsin.”

Kael’in koyu kahverengi gözleri hafifçe titredi. Dudakları, etrafındaki o vahşi gürültüye inat, hafif bir ritimle kıpırdamaya başladı.

İlk başta salondaki hiç kimse ne yaptığını anlamadı. Sesi kısıktı, gürültünün arasında neredeyse hiç duyulmuyordu. Ama Kael, gerçekten de kendi kendine bir şarkı mırıldanıyordu. Çocukluğundan zihninde kalan, annesinin o eski ninnisini söylüyordu.

Cihazdaki sayılar durmaksızın tırmanmaya devam etti:

[ KONTROL: %81 → %89 ]

Ama… Herkesin beklediği o Öfke Yansıması patlaması gerçekleşmedi. Enerji etrafa vahşice saçılmıyordu.

Komutan Lucien’ın gümüş renkli gözleri şokla tamamen büyüdü. “…Yok artık,” diye mırıldandı büyük bir şaşkınlıkla.

Ragnar’ın yüzündeki o çarpık sırıtış da saniyeler içinde hafifçe azaldı, yerini derin bir kafa karışıklığına bıraktı. Çünkü Kael’in bedeninden sızan o kızıl aura patlamıyor, etrafı yakıp yıkmıyordu. Tam tersine… Çocuğun dudaklarından dökülen o ninninin ritmiyle birlikte kusursuz bir geometriyle düzenleniyordu.

Kael gözlerini tamamen kapattı. Şarkıyı aynı sarsılmaz sakinlikle mırıldanmaya devam etti. Aldığı nefesler ninninin ritmine girdi. Kalbinin yoğun atışları düzene girdi.

GÜM.
GÜM.
GÜM.

Boynuna kadar çıkan o Kara Tüy’ün siyah rezonans damarları da, tıpkı sahibinin kalbi gibi, aynı sakin ritimde parıldayıp sönmeye başladı.

[ KORTİZOL: %100 ]

Koskoca salon bir anda mezarlık sessizliğine gömüldü. Çevredeki birkaç askeri ölçüm cihazı, seviyenin sona vurması sebebiyle tiz seslerle ötüyordu. Tüm öğrenciler, oldukları yerde donakalmıştı.

Çünkü akademi teorisine göre, Kortizol seviyesi yüzde yüze vuran bir kullanıcının, eğer ki kontrol oranı yüksek değil ise; damarları aşırı basınçtan bozulmalı, zihni acı içinde parçalanmalı ve bir Yozlaşma krizi başlatmalıydı.

Ama Kael… Sadece sakince duruyordu. Dudaklarındaki o şarkıyı mırıldanmaya devam ederek, dünyanın en huzurlu yerindeymiş gibi bekliyordu. Kızıl renkli enerji dalgaları, çocuğun etrafında uysal bir sis tabakası gibi yavaşça dönüyordu. kontrollü, tamamen sakin ve bir o kadar da hüzünlüydü.

Ragnar’ın yüzündeki o vahşi ifade tamamen silindi. Hayatında ilk kez böyle bir şeye tanık oluyordu. Çünkü akademi tarihinde ilk kez bir Pasif-Kızıl kullanıcısının… Yüzde yüz Kortizol seviyesinde, tamamen delirmek yerine böylesine muazzam bir huzur ve kontrol içinde kaldığını görüyordu.

Komutan Lucien, şaşkınlıktan nefes almayı unuttuğunu ancak o an fark ederek derin bir nefes verdi. Selene’in etrafındaki o sarsılmaz Beyaz Aura bile, yaşanan bu zihinsel mucize karşısında istemsizce hafifçe titremişti.

Nero, hayranlık ve şaşkınlıkla karışık bir sesle fısıldadı: “…Bu herif… Gerçekten bu noktaya ulaşmış.”

Habel gözlerini Kael’den bir saniye bile ayırmadan ekledi: “…O bir canavar değil, Nero. Çok daha başka bir şey.”

Kael, ninninin son notasını bitirdikten sonra gözlerini yavaşça açtı. Kızıl renkli saf aura dalgaları koyu kahverengi gözlerinin içinde sakin spiraller çizerek dönüyordu. Ancak bakışları duru ve sakindi.

Ve, hayatında ilk kez… İçindeki o Öfkepati’nin getirdiği zihinsel yükü bastırmaya çalışmıyordu. Onu tamamen kendi iradesiyle, şarkının ritmiyle yönlendiriyordu.

Ragnar birkaç saniye boyunca tek bir kelime bile edemeden öylece kalakaldı. Sonra, içindeki o kibirli üst dönem havasını tamamen kaybederek istemsizce sordu:

“…Bunu… Yüzde yüz seviyede delirmeden kalmayı nasıl beceriyorsun?”

Kael, etrafındaki kızıl aurayı yavaşça bedeninin içine, damarlarındaki akışkan kara mürekkebe doğru çekerken çok sakin, sivil bir ses tonuyla cevap verdi:

“…Annem öğretmişti.”

Salon, az önce gerçekleşen mucizenin ağırlığı altında tamamen sessizliğe gömülmüştü. Binlerce öğrenci, sanki tek bir kelime etseler ortamdaki o hassas denge bozulacakmış gibi çıt çıkarmadan bekliyordu. Çünkü salondaki her askeri personelin ve öğrencinin aklında tek bir gerçek yankılanıyordu: %100 Kortizol seviyesi ve Kael

Ve Kael, o ölümcül sınırda olmasına rağmen hâlâ dimdik ayaktaydı. Üstelik aşırı şekilde sakindi.

Etrafını saran kızıl aura, çocuğun bedeninin çevresinde ağır, ritmik dalgalar halinde dönmeye devam ediyordu. Fakat o eski vahşi, patlamaya hazır ve yıkıcı halinden eser kalmamıştı. Enerji bu kez feci bir melankoli barındırıyordu; sanki Kael’in dudaklarından dökülen o ninninin ritmine göre uysalca dans eden koyu bir sis tabakası gibiydi.

GÜM.
GÜM.
GÜM.

Ragnar Veyn’in yüzündeki o kibirli, küçümseyici üst dönem ifadesi tamamen kaybolmuştu artık. Siyah-kızıl saçlarının altından bakan uykusuz gözlerinde ilk kez Kael’e karş bir çaylak gibi değil, dişli bir rakipmiş gibi bakan o ciddi ifade yerleşti.

“…Annen öğretti demek,” diye mırıldandı Ragnar, sesindeki o ağır tonu bastırarak.

Kael hemen cevap vermedi. Koyu kahverengi gözlerini yavaşça yere indirdi, bakışları hüzünlüydü. “…Küçükken, ne zaman üzülsem, sinirlensem ya da kontrolden çıksam aşırı korkarmışım,” dedi kısık bir sesle. Kolundaki akışkan kara mürekkep teninin altında hafifçe kıpırdandı. “…Bu yüzden beni sakinleştirmek için hep bu şarkıyı söylerdi.”

Bu duygusal cümle, Ragnar’ın bir Pasif-Kızıl kullanıcısından duymayı beklediği türden sert ya da askeri bir cevap değildi. Adam birkaç saniye boyunca Kael’in yüzündeki o sarsılmaz sakinliği inceledi. Sonra yüzünde hafif, takdir eder gibi bir sırıtış belirdi:

“…İlginç. Pasif-Kızıl türüne sahip olup da içindeki o saf güce rağmen hâlâ insan kalabilmişsin.”

Nero, rahatlıkla mavi gözlerini devirdi: “Bu adamın kurduğu cümle tam olarak bir iltifat mı yoksa gizli bir hakaret mi, ben pek çözemedim.”

Habel, sarı kaşlarını kaldırarak sırıttı: “Bence ikisi birden, tam ortada bir yerlerde.”

Komutan Lucien ise gümüş renkli gözlerini zerre kırpmadan hâlâ Kael’e bakıyordu. Çünkü az önce şahit olduğu şey, akademinin katı teorik kitaplarına göre imkansıza yakındı. Sıkı bir askeri eğitimle aura kontrolü zamanla geliştirilebilirdi, evet. Ancak duygusal stabilizasyon… Özellikle de deliliğin sınırında gezen Pasif-Kızıl türlerinde neredeyse imkansız olarak kabul edilirdi. Ve Kael, bunu tamamen içgüdüsel bir şekilde, geçmişinden gelen bir anıyla başarmıştı.

Lucien, botlarının çıkardığı tok sesle bir adım öne çıktı ve yavaşça konuştu: “…Ritmik odaklama.”

Salondaki tüm bakışlar anında komutana döndü. Lucien, gümüş saçlarını düzelterek profesyonel bir tonla açıklamaya başladı:

“Yüksek evreye ulaşmış bazı elit kullanıcılar, kriz anlarında içlerindeki o vahşi duyguları sabitleyebilmek ve akıl sağlıklarını korumak için tekrar eden ritmik sesler ya da kelimeler kullanırlar.”

“Yani, Zihinsel Çapa.”

Kael’in koyu kahverengi gözleri yavaşça Lucien’a kaydı. Komutan anlatımına devam etti: “Sen, bilincin tamamen kapanmak üzereyken o eski şarkı sayesinde farkında olmadan kendine güçlü bir zihinsel çapa oluşturdun. Bilincini o ritme bağladın.”

Ragnar kaşlarını hafifçe çattı: “…Yani bu çocuk, o basit ninniyle kendi psikolojik çöküşünü tamamen bastırdı mı?”

Lucien, başını iki yana salladı: “Hayır.” Odadaki sessizlik daha da derinleşti. “…O gücü bastırmadı, Ragnar. Doğrudan yönlendirdi.”

Bu teknik cümle, salondaki tüm kıdemli öğrencilerin üzerine ağır bir taş gibi oturdu. Çünkü herkes gerçeğin farkındaydı. Kael biraz önce sadece Kortizol seviyesini dizginlememiş; içindeki o lanetli Öfkepati’yi tamamen kendi iradesiyle yönetmişti.

Ragnar birkaç saniye boyunca sessizce bekledi, ardından aniden yüzündeki o çarpık sırıtış yeniden genişledi: “…Turnuva bayağı eğlenceli geçecek desene.”

Habel anında Nero’nun omzuna dirsek attı: “Bak bak, işte tam anime serilerindeki o ezeli rakip havasıyla konuşuyor şu an.”

Nero sırıttı: “Kesinlikle. Herifin turnuvadaki ilk maçına arkadan bir bölüm sonu canavarı müziğiyle gireceğine yemin edebilirim ama kanıtlayamam.”

Ragnar onların bu lakaytlığını tamamen umursamazlıktan geldi. Bakışlarını Kael’in üzerinden bir an bile ayırmadan, ses tonunu tehlikeli bir şekilde alçaltarak konuştu:

“…Ama yine de dikkat et, çaylak.” Adamın etrafındaki koyu kızıl aura hafifçe yükseldi. “…İçindeki o evre yükseldikçe… Günün birinde o eski şarkı, içindeki canavarı tutmaya yetmeyebilir.”

Kael’in koyu kahverengi gözleri bu uyarıyla birlikte hafifçe daraldı. Çünkü içindeki o karanlığın derinliklerinde, tam olarak bunu hissediyordu. Az önce o ninninin ritmiyle gücü kontrol altına almıştı, evet. Ama içerideki o dipsiz şey… Sakinleşip tamamen yok olmamıştı. Sadece pusuda bekliyor, sahibini dinliyordu. Öfke Yansıması oradaydı.

GÜM.

Tam o sırada, Kael’in damarlarında akan o akışkan kara mürekkep hızlıca hareketlendi ve bileğinin iç kısmında, deri altında siyah harflerden oluşan küçük bir yazı şekillendi:

[ DEVAM ET ]

Kael birkaç saniye boyunca bileğindeki o sıcak, siyah yazıya baktı. Ardından, dudaklarının kenarında istemsiz bir tebessüm belirdi.

Ragnar onun bu sarsılmaz rahatlığını fark edince kaşlarını kaldırdı: “…O kolundaki lanetli silah seni motive mi ediyor şu an?”

Kael, içindeki o karanlık güçten bahsederken korku duymadan, düşünmeden cevap verdi:

“…Sanırım sadece… Bu dünyada yapayalnız kalmamı istemiyor.”

Bütün koridor bu cümleyle birlikte bir kez daha sustu. Çünkü Kael’in kurduğu bu cümle, hüzünlü ve yaralı bir geçmişin dışa vurumuydu.

Selene, o siyah saçlarının arasından duru ela gözleriyle yavaşça Kael’e doğru baktı. Genç kızın etrafındaki o sarsılmaz Beyaz Aura, hafif bir esinti gibi dışarıya doğru yayıldı. Sesi her zamanki gibi düz ama bu kez netti:

“…O zaman biz de seni yalnız bırakmayız.”

Kael, şaşkınlıkla kıza doğru döndü. Habel, elini kalbine koyarak hayranlıkla bağırdı: “Lanet olsun Selene! Bu feci şekilde iyi bir karakter repliğiydi, tüylerim diken diken oldu şu an!”

Nero, kollarını göğsünde bağlayıp homurdandı: “Harika gerçekten. Onlar orada duygusal sahneler çekerken biz niye arka planda sadece yorum yapan figüranlar gibi kaldık?”

Komutan Lucien, tüm bu gürültünün ardından en sonunda derin ve bıkkın bir nefes verdi. Ardından ses tonunu anında o sert, askeri disipline geri döndürerek salonda yankılattı:

“Boş boş konuşmayı kesin.”

Öğrencilerin tamamından toplu bir homurdanma yükseldi. Habel sıraya doğru yığılırken mırıldandı: “Tam da havalı bir sahne yakalamıştık, bütün hayallerim anında öldü.”

Lucien, elindeki dijital terminali yanındaki masanın üzerine sertçe vurdu.

PAT!

“Bugünkü dersin son uygulamalı çalışması…” Gümüş renkli gözleri, ciddiyetle doğrudan Ragnar ile Kael arasında gidip geldi. “…Kontrollü bir aura düellosu olacak.”

Salon bu son emirle birlikte bir anda çılgınlar gibi hareketlendi.

“OOOH!”
“Ciddi mi bu?! Komutan iki Pasif-Kızıl’ı direkt areneya sürüyor!”

Ragnar’ın yüzündeki o vahşi sırıtış feci bir açlıkla genişledi. Kael ise… Hayatında ilk kez karşı karşıya kalacağı bir düello öncesinde iç dünyasında o feci, felç edici korkuyu hissetmedi. Çünkü koyu kahverengi gözlerini yanına doğru çevirdiğinde biliyordu; bu kez o karanlık arenada yapayalnız savaşmıyordu.

BÖLÜM NOTU

Bu bölüm, yeni arc olan **"Arena Savaşları"** Arc'ına geçmeden önceki bir hazırlık bölümü niteliğindedir.

Bu bölümde Kael'in gelişimine dair önemli bir ayrıntıya da tanıklık ettik. İlk kez, %100 Kortizol seviyesindeyken bile olsa kısa bir anlığına Öfkepati üzerinde kontrol kurabildiğini gördük. Bu durum küçük gibi görünse de Kael'in karakter gelişimi açısından oldukça önemli bir adımdır.

Serinin bu noktadan sonra temposu giderek artmaya başlayacak. Daha yoğun çatışmalar, daha büyük mücadeleler ve daha fazla savaş sahnesi göreceksiniz.

Önceki bölümlerde karakter gelişimlerine ve karakterler arasındaki ilişkilere özellikle ağırlık vermemin sebebi de buydu. Hikâyenin bundan sonraki kısmında bu gelişimlerin sonuçlarını daha net görmeye başlayacağız.

İyi okumalar! 📖⚔️




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı