Ders zili büyük bir gürültüyle çaldığında, koridorlar tekrar kalabalıklaşmıştı. Akademi'nin sabah atmosferi her zamanki gibi kendine hastı. Bazı öğrenciler ellerinde karton kahve bardaklarıyla uykulu adımlarla yürüyor, bazıları kollarındaki metal rezonans bastırıcı bileklikleri titizlikle ayarlıyor, bazılarının gözlerinde ise dün geceden kalma uykusuzluğun izleri okunuyordu.
Ama Kael… Akademi'ye adım attığı günden beri ilk kez, bu kalabalık koridorda yürürken kendini tamamen yalnız ve çaresiz hissetmiyordu.
Habel, her zamanki bitmek bilmeyen enerjisiyle adımlarını hızlandırarak konuşuyordu: “İçime doğdu beyler, bugün bu sınıfta kesin birinin aurası patlayacak, rezillik çıkacak.”
Nero, elleri cebinde gevşekçe yürürken mırıldandı: “Umarım o patlayan kişi sen olursun.”
Selene ise çevresindeki gürültüye zerre kulak asmadan, elindeki kalın kapaklı kitabı göz hizasında tutarak düz bir çizgide yürümeye devam ediyordu. Kael, kızın bu pürüzsüz hareketini izlerken dayanamayıp sordu: “…Merak ediyorum, önündeki yolu bile görmezken yürümeyi ve aynı anda kitap okumayı nasıl beceriyorsun?”
Selene, bakışlarını sayfadan ayırmadan robotik bir tonla cevap verdi: “Yetenek.”
Habel hemen arkadan kafasını uzattı: “Doğuştan programlanmış tamamen.”
Dört genç sınıfa girdiğinde, diğer öğrenciler de yavaş yavaş sıralarına yerleşiyordu. Dante Rhys, her zamanki gibi sınıfın en arka tarafındaki köşesine çekilmiş, kollarını göğsünde bağlamış şekilde etrafı süzüyordu. Sınıftaki bazı öğrencilerin bakışları anında kapıdan giren Kael’e kaydı. Ancak bu bakışlar, daha önceki günlerde olduğu gibi saf bir korku ya da nefret barındırmıyordu; daha çok yoğun bir merak ve gizemli bir saygı içeriyordu. Kael’in arkasından dönen o fısıldaşmalar gözle görülür şekilde azalmıştı.
Nero direkt arkadaki geniş sıralardan birine geçip oturdu ve rahatlıkla sol ayağını masanın kenarına uzattı. Habel, hiçbir fırsatı kaçırmayarak hemen onun yanındaki yerini aldı. Kael ise bu kez sınıfın en gözden ırak, en kuytu köşesine tek başına saklanmaya çalışmadı; yavaş adımlarla ilerleyip Selene’in yanındaki boş sıraya oturdu. Bu küçük, sıradan detay bile sınıftaki birkaç dikkatli öğrencinin gözünden kaçmamış, aralarında meraklı bakışmalara sebep olmuştu.
Tam o sırada—
Sınıfın ağır meşe kapısı sertçe açıldı. Komutan Lucien içeriye doğru adım attı. Ancak bu kez üzerinde o baskıcı, disiplin cezaları dağıtan sert komutan havası yoktu; tamamen bir öğretmen, bir eğitmen gibi görünüyordu. Üzerindeki siyah gömleğin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı ve elinde akademinin ders müfredatını içeren dijital bir tablet tutuyordu. Onun içeri girmesiyle birlikte sınıftaki tüm gürültü kesildi.
Lucien, kürsünün önüne geçip tableti masaya bıraktı ve keskin gözleriyle tüm sınıfı baştan aşağı taradı. Ardından konuştu:
“Bugünkü dersimizin konusu…”
Tabletin ekranına dokunmasıyla birlikte arkasındaki geniş dijital tahtada büyük parıltılı harfler belirdi:
[ AURA YAYILIMI VE KONTROLÜ ]
Bu başlığı gören bazı öğrencilerin anında yüzü düştü, sıralarında geriye doğru yaslandılar. Habel, yanından kısık bir sesle mırıldandı: “…Hissediyorum, bu teknik dersin sonunda kesin hepimiz can çekişerek öleceğiz.”
Lucien, Habel’in bu mırıltısını anında duydu. Gözlerini tabletten kaldırmadan, düz bir sesle karşılık verdi: “…Muhtemelen.”
Bu ani ve kuru cevap karşısında tüm sınıf istemsizce küçük bir kahkaha attı. Lucien, tahtanın önüne doğru yürüdü ve gerçek bir eğitmen tonuyla, tane tane anlatmaya başladı:
“Rezonans, sadece etrafı yıkıp dökmeye yarayan saf bir güçten ibaret değildir. O, kullanıcının içindeki duygu yoğunluğunun fiziksel dünyaya aktarılan doğrudan bir yansımasıdır.”
Elindeki dijital kalemle tahtaya yan yana üç temel kavram yazdı:
[ YAYILIM — BASKI — REZONANS ]
Lucien, tahtaya dönerek devam etti: “Çoğu çömez öğrenci, rezonansını kullanmayı sadece etrafa enerji saçıp saldırmaktan ibaret sanıyor. Bu, tamamen yanlış ve ilkel bir yaklaşımdır.”
Bakışlarını tekrar sınıfa çevirdi, ardından sağ elini yavaşça havaya kaldırdı. O saniyede, adamın parmaklarının etrafından süzülen ince, pürüzsüz ve gümüş renkli bir aura dalgası esmeye başladı. Sınıf anında derin bir büyülenmeyle sessizleşti. Lucien’ın bu gümüş aurası etrafa yıkıcı bir baskı yaymıyordu; ancak ağır, kusursuz bir disipline sahip ve milimetrik olarak kontrol altındaydı.
“Gerçek bir kullanıcı…” dedi Lucien, parmaklarının ucundaki gümüş parıltıyı izleyerek. “…İçindeki o enerjiyi, dış dünyaya tam olarak istediği yoğunlukta ve miktarda yayabilen kişidir.”
Gümüş ışık bir anda, sanki hiç var olmamış gibi tamamen yok oldu. Bir saniye sonra tekrar açıldı ama bu kez o kadar küçüktü ki, parmağının üzerinde neredeyse görünmeyecek kadar ince bir çizgi halindeydi.
“Kusursuz bir rezonans kontrolü, bir kullanıcının şu dört temel unsurunu doğrudan etkiler:”
Parmaklarıyla tahtadaki maddeleri işaret etmeye başladı:
Fiziksel Güç: Kasların rezonansla beslenerek sınırlarını aşması.
Hız: Enerjinin vücut içinde kayıpsız aktarılmasıyla kazanılan çeviklik.
Zihinsel Dayanıklılık: Dışarıdan gelecek zihinsel saldırılara karşı ruhun bir kalkan gibi korunması.
Yozlaşma (Bozulma) Direnci: İçsel enerjinin yozlaşarak rezonansın zehirlenmesine yol açmasını engellemek.
Kael, duyduğu her kelimeyi adeta hafızasına kazır gibi büyük bir dikkatle dinliyordu. Lucien, tam bu maddeyi anlatırken bakışlarını aniden Kael’in koyu kahverengi gözlerine dikti.
“…Ve en önemlisi: Duygusal stabilite.”
Sınıftaki bazı öğrencilerin bakışları bu vurguyla birlikte istemsizce tekrar Kael’e döndü ancak Lucien, konuyu dağıtmadan anlatımını sürdürdü: “Kontrolsüzce salınan bir aura, düşmandan önce kullanıcının kendi benliğini parçalar. Kontrolü kaybettiğiniz an düşünceleriniz yozlaşır, mantığınız bozulur ve kaçınılmaz olarak Bozulma süreci başlar.”
Lucien, dijital kalemi sertçe bastırarak tahtaya büyük, kalın harflerle şu altın kuralı kazıdı:
[ AURA ≠ GÜÇ ]
[ KONTROL = GÜÇ ]
Nero, masaya uzattığı ayağını yavaşça yere indirip başını öne eğdi: “…Düşününce, bu kuramsal açıklama bayağı mantıklıymış.”
Lucien, onun bu fısıltısını da kaçırmadı: “Bu akademide mantıklı şeyler anlatılması seni şaşırttı mı, Vael?”
Nero sırıttı: “Biraz.”
Habel araya girdi: “Komutanım, bazen o gümüş auranızı kapatıp sadece konuştuğunuzda baya bir filozof gibi oluyorsunuz, hayran kalıyorum.”
Lucien kalemi masaya bıraktı: “Habel.”
“Efendim komutanım?”
“Dersi sabote etmeyi, araya geyikli laflar sokmayı derhal bırak.”
“Başüstüne.”
Aradan tam beş saniyelik bir sessizlik geçti. Habel duramadı, parmağını kaldırıp mırıldandı: “…Ama teknik olarak bakarsak—”
Lucien, lafını bitirmesine izin vermeden kapıyı işaret etti: “Dışarı çık, Habel.”
Sınıftaki tüm öğrenciler bu ani kovulma karşısında büyük bir kahkaha patlattı. Habel, son derece dramatik bir hüzünle sırasından ayağa kalktı: “Tamamen baskıcı bir rejim, fikir özgürlüğü sıfır.”
Lucien elini hafifçe Habel’e doğru uzattı. Parmaklarının ucundan sızan gümüş renkli aura dalgası, odanın içindeki havayı bükerek Habel’in arkasındaki boş sandalyeyi sertçe ileri doğru itti.
PAT!
Sandalye Habel’in arkasına çarpınca çocuk dengesini kaybedip tekrar tıpış tıpış yerine oturmak zorunda kaldı. Habel, bozulan saçlarını düzeltirken mırıldandı: “…Tamam, bu rezonans hamlesi gerçekten aşırı şekilde havalıydı, sustum.”
Lucien, elini indirip tekrar dijital tahtaya döndü: “Teorik kısım bu kadar. Şimdi işin uygulamalı kısmına geçiyoruz.”
Bu cümlenin kurulmasıyla birlikte sınıfın içindeki o gevşek, neşeli hava bir anda tamamen değişti. Bazı çömez öğrencilerin omuzları gerildi, yüzlerindeki gülümseme dondu. Lucien, sert adımlarla kürsünün önünde yürüyerek devam etti:
“Herkes sırayla kendi içsel rezonans yayılımını başlatacak. Enerjinin yoğunluğunu benim istediğim seviyede, milimetrik olarak ayarlamayı deneyeceksiniz.”
Komutan Lucien’ın o keskin, gümüş parıltılı gözleri sınıfın üzerinde yavaşça kaydı ve en sonunda Selene’in yanında oturan çocuğun üzerinde durdu. Kısa bir süre duraksadı.
“…Ve bu uygulamaya ilk başlayacak kişi… Kael, sen olacaksın.”
Sınıf bir anda mezarlık sessizliğine gömüldü. Bütün o meraklı ve gergin bakışlar doğrudan Kael’e çevrilmişti.
Habel, sırasından hafifçe öne doğru eğilerek mırıldandı: “…Komutanım, sabah sabah bu yaptığınız hiç etik değil ama.”
Nero, kollarını sıranın üzerinde birleştirip ekledi: “Daha sabahın köründe adamın zihnini antrenmanla yorduk zaten, şimdi direkt tahtaya kaldırmak insafsızlık.”
Komutan Lucien bu itirazların hiçbirini umursamadı. Gümüş renkli gözlerini tabletten ayırmadan seslendi:
“Kael. Öne gel.”
Kael birkaç saniye boyunca oturduğu sırada hareketsiz kaldı. İçindeki o tanıdık huzursuzluk hafifçe baş gösterse de derin bir nefes alarak yavaşça ayağa kalktı. Sınıfın ortasından geçerek tahtanın önüne doğru yürüdü. Yol boyunca yanından geçtiği bazı öğrenciler, istemsizce geriye doğru çekiliyordu. Çünkü Nero ile yaşanan o büyük kırılmayı artık akademideki herkes bir şekilde duymuştu.
“Yüzde iki yüz kortizol seviyesi.”
“Öfkepati.”
“Pasif-Kızıl.”
Bu tekinsiz kelimeler, akademinin koridorlarında birer şehir efsanesi gibi fısıltıyla yayılmıştı bile.
Kael, tahtanın tam önünde, Lucien’ın birkaç adım uzağında durdu. Koyu kahverengi gözlerini komutana dikti. Lucien dijital tabletinin ekranını kaydırdı:
“Bugün bu sınıfta senden sergilemeni istediğim şey…” Bakışlarını doğrudan Kael’e çevirdi. “…Bir güç gösterisi değil. Tamamen mutlak bir kontrol.”
Kael sessizce başını sallayarak onayladı.
Lucien yüzünü sınıfa doğru döndü ve anlatımına devam etti: “Normal bir kullanıcı, içsel aurasını dışarıya yayarken genellikle üç temel hata yapar.” Dijital kalemle tahtaya hızlıca yazdı:
[ TAŞMA — DÜZENSİZLİK — DUYGUSAL KAYIP ]
Lucien kalemi masaya bıraktı. “Ancak Pasif-Kızıl kullanıcılarında ise…” Kısa bir süre duraksadı, sınıftaki gerilimi ölçtü. “…Tüm bunlardan çok daha tehlikeli dördüncü bir problem ortaya çıkar.”
Tahtaya büyük harflerle yeni bir kavram ekledi:
[ EMPATİK ÇÖKÜŞ ]
Sınıftaki tüm öğrenciler pürdikkat tahtaya kilitlenmişti. Lucien teorik açıklamaya başladı:
“Kael’in taşıdığı bu nadir tür, dış dünyaya yalnızca fiziksel bir enerji dalgası yaymıyor. O, doğrudan kendi içindeki saf duyguyu salgılıyor. Bu yüzden onun yaşayacağı bir kontrol kaybı, sadece çevreyi yıkıp döken fiziksel bir felaketle kalmaz… Aynı zamanda etraftaki herkesi içine çeken devasa bir psikolojik felaket oluşturur.”
Nero, yüzündeki o gevşekliği tamamen silip ciddi bir tonla mırıldandı: “…Öfkepati.”
Lucien başını yavaşça salladı: “Evet, tam olarak o.” Sonra tekrar Kael’e döndü: “Başla.”
Sınıf nefesini tuttu. Kael derin ve sakin bir nefes aldı. Lucien’ın az önce teorik olarak anlattığı ve zihnine kazıdığı o adımları tek tek hatırlamaya çalıştı.
Doğru nefes ritmi.
Mutlak odaklanma.
İçsel baskılama.
Ardından… Kael’in bedeninden dışarıya doğru kızıl bir enerji yavaşça sızmaya başladı. Kızıl dalgalar, çocuğun etrafında ince, düzenli bir spiral şeklinde dönüyordu. Bu kez ne yıkıcı bir patlama vardı ne de etrafı sarsan düzensiz bir dalgalanma. Her şey milimetrik olarak kontrol altındaydı.
Sınıftaki bazı öğrencilerin gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Çünkü ilk kez… Kael’in etrafını saran bu kızıl aura, insanlara korkutucu ya da tehditkar görünmüyordu. Aksine, hüzünlü ve yaralı bir havası vardı.
Lucien elindeki ölçüm cihazına baktı:
[ KORTİZOL: %38 — STABİL ]
Lucien başını hafifçe salladı: “İyi. Şimdi yoğunluğu biraz daha arttır.”
Kael gözlerini yavaşça kapattı. İçindeki o tıkanmış baraj kapaklarını milim milim araladı. Kızıl enerji biraz daha büyüyerek sınıfın tavanına doğru yükseldi. Odadaki hava saniyeler içinde ağırlaştı ancak bu, insanı boğan ya da nefessiz bırakan cinsten bir baskı değildi. Sanki sınıftaki herkesin omzuna, görünmez ve hafif bir hüzün yükü binmiş gibiydi.
Sıralarda oturan öğrencilerden biri, kendi kontrolü dışında istemsizce mırıldandı: “…Bu… Bu garip his de ne böyle?”
Kael gözlerini açtı, koyu kahverengi gözlerini doğrudan o öğrenciye dikti: “…Ne hissettin?” diye sordu kısık bir sesle.
Öğrenci birkaç saniye boyunca boğazındaki düğümü çözmeye çalışarak düşündü, ardından fısıldadı:
“…Yalnızlık. Sanki dünyanın en karanlık yerinde tek başıma kalmışım gibi.”
Sınıf bir kez daha derin bir sessizliğe gömüldü. Kael başını hafifçe yere eğdi. Çünkü istemeden de olsa, o dipsiz geçmişini yine etrafa bulaştırdığını düşünmüştü.
Lucien onun bu içsel geri çekilişini fark etti ama bu kez onu durdurmadı: “Aura rezonansı başarıyla başladı. Durma, devam et.”
Kael derin bir nefes daha aldı. Kızıl enerji bir kademe daha yükseldi ve bu kez… Öfkepati'nin o hafif, sarsıcı esintisi sınıfın içinde ilk kez net bir şekilde hissedildi.
Sıralarda oturan öğrencilerin yüz ifadeleri saniyeler içinde değişmeye başladı. Arkalardaki bir çocuk korkuyla titredi, bir diğeri derin bir hüzünle sıraya kapandı; yan sıradaki bir kızın ise gözleri istemsizce dolmuştu, ağlamak üzereydi. Her zaman gürültü çıkaran Habel bile tamamen sessizleşmiş, yutkunarak izliyordu. Çünkü bu kez Kael’in aurası onların bedenlerine saldırmıyordu. Doğrudan ruhlarının içine, zihinlerinin en korumasız köşelerine sızıyordu.
Lucien, ciddi ve tok bir ses tonuyla sınıfa doğru konuştu:
“İşte Pasif-Kızıl türünün en büyük farkı budur. Normal bir aura, hedefinin bedeni ve fiziksel sınırları üzerinde ağır bir baskı kurar. Kael ise…” Kısa bir süre duraksadı. “…Doğrudan hedefin zihninde bir rezonans oluşturur.”
Nero kaşlarını çatarak durumu analiz etti: “…Yani teknik olarak, kendi içindeki saf duyguları etrafındaki insanlara enfekte ediyor. Bir virüs gibi.”
Lucien onayladı: “Doğru.”
Kael’in aldığı nefesler, üzerindeki bu zihinsel baskıyla birlikte hafifçe bozulmaya başladı. Cihazdaki veri anında fırladı:
[ KORTİZOL: %51 ]
Kolundaki Kara Tüy, deri altından süzülerek siyah damarlarıyla hafifçe hareketlendi. Kael tehlikeyi sezdi. Kendini karanlık akıntıya bırakmadı; gözlerini sımsıkı kapattı ve Lucien’ın taktiğini uygulayarak iradesini devreye soktu.
Kızıl aura, saniyeler içinde küçülerek Kael’in bedenine doğru geri çekildi. Tamamen kontrollü ve sakin bir şekilde.
Ardından enerji tamamen kayboldu, sınıf eski havasına geri döndü. Sınıf birkaç saniye boyunca büyülenmiş gibi çıt çıkarmadan bekledi. Komutan Lucien, hayatında ilk kez takdir edercesine başını hafifçe salladı.
“…Mükemmel değildi,” dedi, ses tonunu yumuşatarak. Kısa bir süre durdu. “…Ama gelişiyorsun, Kael.”
Kael’in koyu kahverengi gözleri şaşkınlıkla hafifçe büyüdü. Çünkü akademideki herkes bilirdi ki, Komutan Lucien kolay kolay kimseye övgü kırıntısı bile koklatmazdı.
Habel, ortamın sakinleştiğini görünce anında eski neşesine dönüp sırasından bağırdı: “OOOH! Komutandan canlı canlı övgüyü kaptın ortak, yürü be!”
Nero sırıttı: “Akademi tarihinde büyük olay, tarihe geçsin bu an.”
Selene ise oturduğu yerden sessizce, o duru ela gözleriyle Kael’i izliyordu.
Ve hayatında ilk kez… Kael, kendi içinden yükselen o kızıl auradan ve onun getirdiği yıkımdan korkmamıştı. Arkasında duran o sarsılmaz gücü hissetmeye başlamıştı.
Sınıf, o zihinsel rezonans dalgasının ardından kaskatı kesilmişti. Ancak öğrencilerin pürdikkat kesilen bakışları hâlâ çocuğun üzerindeydi. Çünkü az önce deneyimledikleri o saf yalnızlık hissi, sıradan bir güç gösterisinin çok ötesindeydi; kesinlikle normal değildi.
Tam o esnada, Kael’in kolundan yukarı doğru süzülen Kara Tüy’ün o tekinsiz enerji damarları, yavaşça çocuğun boynuna doğru yayılmaya başladı. Siyah çizgiler teninin üzerinde milim milim ilerliyordu.
İlk başta sınıftaki herkes bunun ani bir aura taşması ya da Bozulma belirtisi olduğunu düşündü. Fakat saniyeler içinde o karmaşık siyah çizgiler düzensizce dağılmak yerine, belirli bir geometriyle birleşmeye, bükülmeye başladı.
Ön sıralarda oturan bir öğrenci şokla sırasından yarıya kadar doğruldu: “…Bir dakika, baksanıza.”
Hemen yanındaki bir diğeri gözlerini iyice kısarak öne eğildi: “…O çocuğun boynundaki çizgiler… Resmen yazı mı yazıyor şu an?”
Sınıfın en arkasında, kollarını göğsünde bağlamış oturan Dante Rhys bir anda öne doğru eğildi. Kızıl gözlerini tamamen kısmış, pürdikkat Kael’in boynundaki o hareketliliğe kilitlenmişti. kaşları hafifçe çatıldı.
Ve simsiyah mürekkep tenin üzerinde tamamen durulduğunda, yazı net bir şekilde şekillendi:
[ İYİ İŞ KAEL ]
Sınıfta bir anda feci bir uğultu patlak verdi. Öğrenciler birbirine dönüp çılgınlar gibi fısıldaşmaya başladı.
“NEYDİ O ŞİMDİ?”
“Bekle, bekle, bekle… Gözlerimle gördüm, boynunda resmen harfler çıktı!”
“Bu nasıl bir aura tekniği böyle?”
Öğrencilerden biri korkuyla geri çekilerek mırıldandı: “…Bu… Bu kesinlikle bir Yozlaşma etkisi olabilir. Ruhun çürümesi dışa vuruyor!”
Nero, oturduğu sıradan mavi gözlerini devirerek bıkkınlıkla araya girdi: “Harika gerçekten. Herif iki dakika kontrollü enerji yaydı diye şimdi de sınıfta cinli ilan edildi, bravo.”
Kael istemsizce, titreyen parmaklarıyla boynundaki o hafif sıcak harflere dokundu. Kendisi bile neye uğradığını şaşırmıştı, şok içindeydi. Çünkü bu kez… Kara Tüy onun korkularını ya da bastırılmış öfkesini bir canavar gibi dışarı kusmamış; doğrudan kendi özgür iradesi ve düşüncesi varmış gibi ona bir mesaj kazımıştı.
Dante Rhys, oturduğu sıradan yavaşça ayağa kalktı: “…Bu durum kesinlikle normal kurallara uymuyor.”
Komutan Lucien, gümüş gözlerini kısmış bir halde kürsünün arkasından durumu sessizce izliyordu.
Dante, Kael’i süzerek devam etti: “Bu sıradan bir aura akışı ya da enerji dalgalanması değil. O çocuğun üzerindeki o lanetli şey, resmen dış dünyaya ve kullanıcısına karşı bir tepki veriyor.”
Sınıfın ortasından başka bir öğrenci seslendi: “…Silah mı bu yani? Canlı bir silah mı?”
Habel hemen arkadan oturduğu yerden sarı saçlarını karıştırarak elini kaldırdı: “Aslında teknik olarak bakarsak arkadaşlar… Benim şu meşhur hançerler de bir nebze canlı sayılır, yani çok da şaşılacak bir şey değil.”
Bütün sınıf şaşkınlıkla kafasını çevirip Habel’in o turkuaz gözlerine baktı. Lucien da tableti masaya bırakıp otoriter bir sesle emir verdi: “Açıkla, Habel.”
Habel omuz silkerek sırıttı, ardından sağ elini havaya doğru kaldırdı.
FŞŞŞ!
Çocuğun bedeninden sızan yeşil-kızıl karışımı aura dalgası parmaklarının ucunda toplandı ve saniyeler içinde iki adet keskin hançer havada şekil aldı. Hançerlerin gövdelerinin içinde, tıpkı insan damarları gibi parıldayan kırmızı enerji çizgileri canlı bir ritimle dolaşıyordu.
Habel, hançerlerden birini rahatlıkla havaya doğru fırlattı. Ancak hançer yerçekimine meydan okurcasına yere düşmedi; havada, kendi ekseni etrafında hızlıca dönmeye başladı. Sınıftaki birkaç çömez öğrenci hayranlıkla mırıldandı: “Telekinezi mi bu?”
Habel sarı kaşlarını kaldırarak güldü: “Hayır, alakası yok.” Ardından parmağını havada sertçe şıklattı.
Hançer, havada bir anda yönünü değiştirerek yüksek bir hızla doğrudan Nero’nun yüzüne doğru uçtu. Nero, anlık bir refleksle kafasını geriye doğru eğdi, hançer burnunun milim uzağından geçti.
“LAN! NE YAPIYORSUN OĞLUM?” diye bağırdı Nero, mavi gözlerinde ani bir öfke parıltısıyla.
Hançer, tam Nero’nun arkasındaki duvara saplanacakken son saniyede havada kavis çizdi ve uysal bir kuş gibi dönüp tekrar Habel’in elinin içine yerleşti. Habel sırıttı: “…Bazen benim onlara ne emir vermek istediğimi, ben daha ağzımı açıp söylemeden, sadece içimdeki dürtülerden anlıyorlar. Aramızda böyle bir bağ var.”
Komutan Lucien, bakışlarını tekrar sınıfa çevirerek gümüş saçlarını düzeltti ve eğitmen tonuyla durumu özetledi:
“Bazı Dışavurum silahları, kullanıcının ruhundaki yoğun enerji birikmesi nedeniyle yarı-refleksif davranışlar sergileyebilir. Özellikle literatürde 'Otonom' tipi olarak adlandırılan, ruhla senkronize olan silahlarda bu durum mevcuttur.” Tahtaya büyük harflerle kazıdı:
[ YARI-REZONANS TEPKİSİ ]
Lucien anlatımına devam etti: “Habel’in hançerleri, tamamen kullanıcının anlık dürtülerine ve hayatta kalma güdülerine tepki veriyor. Bu, akademide nadir rastlansa da teorik olarak bilinen, kayıtlı bir durumdur.”
Ardından Lucien, gümüş renkli gözlerini yavaşça tahtanın önünde bekleyen Kael’e çevirdi. Sınıftaki tüm uğultu bir anda kesildi, hava yine ağırlaştı.
“…Ama Kael’in taşıdığı bu Kara Tüy tamamen farklı bir boyutta.”
Sınıf yine derin bir sessizliğe gömüldü. Lucien, Kara Tüy’ün Kael’in boynuna kazıdığı o koyu harflere bakarak yavaşça konuştu:
“Çünkü Kara Tüy, kullanıcısının içindeki dürtülere sadece fiziksel bir tepki vermekle kalmıyor…” Kısa bir süre durdu, kelimelerini dikkatle seçti. “…O, doğrudan kullanıcısıyla ve dış dünyayla bir iletişim kuruyor.”
Bu sarsıcı açıklama sınıftaki gerilimi bir kat daha arttırdı. Bir öğrenci yutkunarak sordu: “…Komutanım, bir silahın kendi bilincine sahip olup iletişim kurması teorik olarak mümkün mü?”
Lucien dürüstçe cevap verdi: “…Kuramsal olarak, hayır. İmkansız.”
Nero, sırasından arkaya doğru yaslanıp mırıldandı: “Teoride imkansız ama pratikte ise her an o kalem yüzünden kötü şekilde can verebiliriz, harika bir denge gerçekten.”
Habel kıkırdayarak ekledi: “Muhtemelen.”
Selene ise oturduğu sıradan, ela gözlerini zerre kırpmadan Kael’i izlemeye devam ediyordu. Çünkü şu an Kael’in o yorgun yüzünde, her zaman görmeye alıştığı o dipsiz korkudan ya da suçluluk duygusundan çok daha farklı, tamamen yeni bir ifade vardı.
Merak.
Kael, yavaşça elini boynundan çekti.
GÜM.
GÜM.
Kara Tüy’ün içindeki o karanlık canavarın kendisine saldırmak için değil, onu gerçekten izlemek, korumak ve anlamak için orada olduğunu hissetti. Zihninin derinliklerindeki o uğultu, ilk kez bir düşmana ait değilmiş gibi geliyordu.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı