insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Gece, bir örtü gibi bütün akademiyi örtmüştü. Akademi hiç olmadığı kadar sessiz ve sakindi. Bugün olan olaylar bir yarışma değil, travmaydı.

Bu sessizliği, kapıyı menteşelerini sarsacak şekilde açarak revir odasına dalan Habel bozdu. Nefes nefese kalan sarışın, saçları terden alnına yapışmış, gözlerinde ise derin bir endişe vardı. Revir odasındaki yatakta, kollarını göğsünde kavuşturmuş, büyük bir endişeyle camdan dışarıyı izleyen Nero'ya bakarak konuştu.

“Hiçbir yerde yok!” dedi Habel.

Kael yoktu.

Hiçbir yerde yoktu.

“Çatıya baktın mı? O efkârist genelde canı sıkkın olunca gökyüzünü falan izler.” dedi Nero.

Yağmur şiddetini artırmıştı; sanki gökyüzü hüngür hüngür ağlıyormuş gibi yağıyordu. Bir şimşeğin çakmasıyla birlikte, yatağın yanındaki sandalyede oturan Selene de sessizliğini bozdu.

“Orada da yok. Önce oraya baktım.” dedi.

Nero, Selene ve Habel'a aynı anda döndü.

“Büyücü mü oğlum bu çocuk? Hiçbir iz bırakmadan nasıl kaybolabilir? Aura dalgalanması, kamera kaydı, şahitler... Hiçbir şey mi yok?” dedi.

Pencerenin sağ duvarına sırtını yaslamış, boş ve yorgun gözlerle odanın ortasındaki tek bir noktaya bakan Lucien de sonunda sessizliğini bozdu.

“Hiçbir şey.” dedi.

Kael ortadan kaybolmuş, sırra kadem basmıştı. Ortada ne bir kamera kaydı, ne bir aura dalgalanması ne de bir şahit vardı. Aurası hiçbir şekilde hissedilmiyordu; sanki kendini dünyadan tamamen silmiş gibiydi.

Nero yataktan hafifçe doğrulurken içeri çökmüş göğsünü tuttu. Yavaş yavaş eski hâline dönüyordu ama ilk aldığı darbenin ağırlığı hâlâ üzerindeydi. Bacaklarındaki kırıklar biraz iyileşmiş olsa da topallıyordu.

“Ben de arayacağım.” dedi sakin bir sesle.

Habel homurdandı.

“Saçmalama istersen. Topallayarak nereye kadar arayabilirsin oğlum? Yat, dinlen. Biz arıyoruz işte.”

Nero kaşlarını çattı.

“Yani bana, 'Sen burada otur, keyfine bak ve şu kasvetli, ağlayan gökyüzünü izle. Kael'in nerede olduğu önemli değil.' diyorsun.”

“Bir fiske de seni ben döverim çocuk! Öyle bir şey mi dedim lan ben? Çocuk hiçbir yerde yok. Saat gecenin ikisi ve nereye gittiğine dair en ufak fikrimiz bile yok.”

Selene gözlerini tekrar kapattı ve Kael'in varlığını hissetmeye çalıştı.

Ama nafile...

Nero yataktan kalktı, kırmızı ceketini giydi ve Habel'ın önünde durduğu kapıya yöneldi. Elini Habel'ın omzuna koydu.

“Hiçbirimiz onu bulmadan lojmana dönüp uyuyamayacağız, değil mi?”

Selene ve Habel aynı anda,

“Evet.” diye karşılık verdi.

Lucien derin bir nefes aldı.

“Dışarıda arama başlatılması için müdürden izin alacağım. Sizler bekleyin. Birkaç dakika içinde döneceğim. Benden habersiz hareket etmeyin.”

Bunu söyledikten sonra revir odasından yavaş adımlarla çıktı ve akademi müdürünün yanına gitti.

Nero sessizce konuştu.

“Hiçbiriniz hissetmiyor musunuz?”

Selene başını iki yana salladı.

“Kesinlikle hayır. Ne varlığını ne de enerjisini saptayabiliyorum.”

“Ben de.” dedi Habel.

Nero derin bir iç çekti. Tekrar yatağına oturdu, ellerini yüzüne götürdü.

“Biz bu çocukla ne yapacağız?”

Habel dişlerini sıktı.

“Bu kadar aptal olduğu sürece hiçbir bok yapamayacağız, kardeşim.”

Nero ellerini yüzünden çekti, tek kaşını kaldırdı.

“Ne biçim konuşuyorsun oğlum çocuk hakkında?”

Habel kapının eşiğinden ayrıldı ve boş sandalyelerden birine oturarak konuşmaya devam etti.

“Kendini suçluyor. Neden? Hepimiz onun 'problemli' olduğunu bilerek onu hayatımıza dâhil ettik. Tamam, bir noktada Komutan Lucien'ın bizi oda arkadaşı olarak ayarlamasının da payı var ama... Hepimiz bunu istedik.”

Habel'ın cümlesi bittiği anda Lucien hızlı adımlarla içeri girdi.

“Akademiden on kilometreden fazla uzaklaşmamak şartıyla aramaya katılabilirsiniz. Bu sınırı aşan olursa disiplin cezası veririm.”

Habel bu haberi duyar duymaz sevindi ve koşarak kapıdan çıktı.

Habel ile Kael başta birbirlerini tanımamış, hatta iyi bir başlangıç da yapamamışlardı. Ama Habel için Kael artık bir dosttan öte, kardeş olmaya başlamıştı.

Revirdeki diğer ekip de aynı hararetle ayağa kalktı ve Kael'i aramaya başladı.

O sırada, akademinin sınırlarının en uç noktasında, şehre bakan uçurumun üzerinde ayaklarını aşağı sarkıtmış oturan bir genç vardı.

Kael.

Kael, arenadan çıktıktan sonra kimse tarafından görülmemişti. Aurasını tamamen istemsizce gizlemiş ve akademinin bu en uç noktasına kadar gelmişti.

Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, sanki Kael'in günahlarını yıkayıp onu temizlemek istiyormuş gibi üzerine yağıyordu.

Kael, yırtık ceketinin kapüşonunu gözlerini tamamen örtecek kadar başına geçirmişti. Gözleri yalnızca uçurumun dibindeki karanlık nehre ve botlarının ucuna bakıyordu.

Durmadan aynı cümleyi fısıldıyordu.

“Ya bir dahakine durdurulamazsam?”

Kael kırgındı.

Yalnızca kendine...

Arenadaki yüzler ve korkular zihnini kemiriyordu.

Habel'ın korkudan donup kalan suratı...

Nero'nun kırılan kemikleri...

Selene'in bütün asaletini bir kenara bırakıp gözyaşları içinde durması için ona yalvarması, ama yinede neredeyse ona vuracak hâle gelmesi...

Her şey Kael'in omuzlarına üst üste biniyordu.

Kael'in elinde bir poşet vardı. Poşetin içinde ise arkadaşlarının en sevdiği şeyler duruyordu.

Bir adet çilekli süt...

Bir paket sigara...

Bir çikolata...

Bir kutu soğuk kahve...

Elindeki poşeti yavaşça yanına, uçurumun kenarına bıraktı. Ardından bakışlarını şehrin ışıklarına çevirdi ve aynı lanetli, cevabı korkunç olan soruyu tekrar fısıldadı.

“Ya bir dahakine durdurulamazsam?”

Kael bu sözleri söylediği anda, arkasında yağmurun sesine karışan ayak seslerini duydu. Gelen kişinin adımları toprağa oldukça hafif, adeta zemini incitmekten korkarmış gibi basıyordu. Nero’nun o hırçın, aceleci yürüyüşünden ya da Lucien’ın askeri ağırlığından bütünüyle uzaktı bu ses. Kael, kapüşonunun altındaki bakışlarını botlarının ucundan milim bile oynatmadı.

“Kimseniz gidin buradan,” dedi Kael. Sesi, uçurumun derinliğindeki nehrin uğultusuna karışıp boğuklaşmıştı. “Şu an kimseyi görecek durumda değilim.”

Arkasındaki silüet bir süre sessiz kaldı. Yağmur, ikisinin arasındaki mesafeyi döverken soluk bir iç çekiş duyuldu. Ardından, Kael’in hemen yan tarafına, uçurumun kenarındaki o ıslak çamurlu toprağa yavaşça bir çift bot yanaştı.

Gelen kişi Selene’ydi.

Üzerindeki sırılsıklam olmuş uzun, beyaz asil elbisesi ve omuzlarına dökülen simsiyah saçlarına rağmen, etrafını saran o asil Beyaz Aura bu zifiri karanlıkta soluk bir kandil gibi parıldıyordu. Kael’e tek bir kelime bile etmeden, onun az önce yanına bıraktığı poşete baktı. Poşetin ağzından görünen çilekli sütü, çikolatayı ve soğuk kahveyi saniyelerce izledi. Ardından hiçbir asalet kaygısı gütmeden, o çamurlu toprağa, Kael’in tam yanına oturdu. Ayaklarını uçurum boşluğuna doğru sarkıttı.

Kael, onun bu ani ve sessiz varlığı karşısında göğsünde biriken o ağır suçlulukla kasıldı. İçindeki o deliliğin, arenadaki canavarlığın hatırası zihnini bir kez daha kamçıladığında, bedeninden dışarıya zifiri, simsiyah bir aura sızmaya başladı. Hava ağırlaştı, yağmur damlaları bu karanlık basınçla havada asılı kaldı.

“Benden uzak durun,” dedi Kael, kahverengi gözlerini bütünüyle kaplayan o kapkara dumanla ona dönerek. Sesi buz gibiydi. “Siz benim ailem değilsiniz, ben de sizin arkadaşınız değilim. Benden uzak durun. Arenada o kıza, sana... ne yapmaya çalıştığımı unuttun mu?”

Selene, üzerine doğru dalgalanan o boğucu siyah auraya rağmen bakışlarını kırpmadı. Ela gözlerini, Kael’in o darmadağın olmuş, deliliğin eşiğindeki yüzüne dikti. Yüzünden akan yağmur damlalarının arasından, Kael’in canını acıtacak kadar sakin, derin bir ses tonu döküldü:

“Biz senin ailen değiliz, doğru,”

dedi Selene, sesi titnemiyordu bile.

“Ama sen de bir canavar değilsin Kael. Eğer öyle olsaydın, benden uzak durmamı söylerken bile o siyah auranın beni teğet geçmesi için iradenle savaşmazdın.”

Kael duyduklarıyla donakaldı. Dikkatli bakmadığı için fark etmemişti ama yaydığı o tekinsiz siyah enerji, Selene’nin beyaz aurasına çarpmamak için adeta havada bükülüyor, onun etrafından dolaşıyordu. İçindeki o otonom koruma içgüdüsü, bilinci kapalıyken bile arkadaşına zarar vermeyi reddediyordu.

Selene yavaşça elini uzattı. Kael’in titreyen, bembeyaz kesilmiş parmaklarının üzerine kendi sıcak avucunu koydu. Beyaz aura, Kael’in elinden başlayarak kolundaki o huzursuzca atan Kara Tüy’ün üzerine doğru usulca yayıldı.

“İstediğin kadar kaç, istediğin kadar bizi kendinden it,” diye mırıldandı Selene, gözlerinden akan bir damla yaş yağmura karışırken. “Biz o kapının arkasında kalmayı çoktan bıraktık. Ya o karanlığı beraber evcilleştireceğiz ya da o uçurumdan beraber düşeceğiz.”

Selene, elini Kael'in bembeyaz kesilmiş parmaklarının üzerinden çekmedi. Aksine, aralarındaki o ağır sessizliğin içinde parmaklarını usulca Kael'in parmaklarının arasına geçirdi. Beyaz aura, Kael'in sağ kolundaki Kara Tüy'ü tamamen sararken, kalemin altındaki mor-siyah damarların düzensiz ritmi de yavaş yavaş sakinleşmeye başladı.

Kael başını biraz daha dizlerine gömdü. Yağmur durmaksızın yağıyor, siyah ceketini ağırlaştırarak sırtına yapıştırıyordu. Dudaklarını güçlükle araladı.

“Bunu bana neden yapıyorsunuz?..”

Sesi neredeyse rüzgârın uğultusunda kaybolacak kadar kısıktı.

“Nero'yu... neredeyse öldürüyordum. Habel benden korkmalıydı... Siz ise hâlâ buradasınız.”

Selene birkaç saniye boyunca cevap vermedi. Sadece uçurumun altındaki hırçın karanlığı izledi. Yağmur damlaları saçlarının arasından süzülüyor, rüzgâr ikisinin arasındaki sessizliği dolduruyordu.

“Çünkü biz orada gerçekten ne olduğunu gördük, Kael.”

Kael başını kaldırmadı.

“Kontrolünü kaybettiğin anda ilk düşündüğün şey bize saldırmak değildi. Kara Yankı'yı resmen kendi göğsüne sapladığını gördük. O gücü bize yöneltmemek için kendini parçalamayı göze aldın.”

Kael'in omuzları hafifçe titredi.

“Sen bizi incitmekten korkuyordun.”

Bu cümleyi duyar duymaz Kael yavaşça başını kaldırdı. Kızarmış kahverengi gözleri Selene'nin sakin ama sarsılmaz bakışlarıyla buluştu.
Selene aynı sakinlikle devam etti.

“Bizim gördüğümüz şey bir canavar değildi. Kendini kaybetmekten korkan ama buna rağmen bizi korumaya çalışan arkadaşımızdı.”

Kael'in dudakları hafifçe aralandı. Bir şey söylemek istiyordu ama kelimeler boğazına düğümlendi.
Tam o sırada arkalarındaki patikadan gelen ayak sesleri sessizliği böldü.

“Sonunda bulduk.”

Nero'nun sesi yağmurun arasından yükseldi.
Kırmızı saçları tamamen sırılsıklam olmuştu. Topallayan bacağını hafifçe sürükleyerek yanlarına gelirken, hemen arkasından Habel de nefes nefese düzlüğe çıktı. Sarışın çocuk önce Kael'e, sonra Selene'ye baktı ve derin bir nefes verdi.

“Ben demiştim.” dedi Nero dudaklarının kenarında hafif bir sırıtışla.

“Bu hımbıl kesin gelip burada kendi kendini yiyecektir diye.”

Habel dirseğiyle Nero'nun kaburgasına hafifçe vurdu.

“Bir gün ciddi olmayı denesen ölür müsün?”

“Muhtemelen.”

Kael istemsizce başını tekrar eğdi.
“Özür dilerim...”

Bu kez ikisi de sustu.
Habel ağır ağır yürüyüp Kael'in tam yanında durdu. Kollarını göğsünde kavuşturdu ve birkaç saniye boyunca tek kelime etmeden ona baktı.

“Bak.”

Kael istemeden de olsa gözlerini kaldırdı.

“Evet... Senden korktuk.”

Kael'in yüzü gerildi.

“Hayatımda ikinci defa senden gerçekten korktum.”

Araya kısa ama ağır bir sessizlik girdi.

“Ama aynı anda şunu da gördüm.” dedi Habel.

“Sen de bizden korkuyordun.”

Bu söz, Kael'in içine yumruktan daha sert oturdu. Nero derin bir iç çekti. Sonra yürüyüp Kael'in omzuna her zamanki gibi sertçe vurdu.

“Hadi.”

“Yeter bu kadar.”

“Lojmana dönüyoruz.”

Kael konuşmadı. Sadece üçünün yüzüne tek tek baktı. Selene'nin uzattığı el...
Habel'in bütün sertliğinin altında sakladığı samimiyet...
Nero'nun umursamaz görünmeye çalışan ama endişesini gizleyemeyen bakışları...

İçindeki o kapkara boşluk tamamen kaybolmamıştı. Belki hiçbir zaman kaybolmayacaktı. Ama tuhaf bir şekilde yine... o karanlığın içinde tek başına olmadığını hissediyordu.
Nero, Kael'in hâlâ yerinden kıpırdamadığını görünce başını iki yana salladı.

“İnat edip burada oturacaksan söyle.”

“Seni sırtımda taşımam.”

Habel kaşını kaldırdı.

“Niye?”

“Çünkü ağır.”

“Lan!”

Habel bir anda Nero'nun omzuna vurunca ikisi çocuk gibi itişmeye başladı. Selene istemsizce başını iki yana sallayıp derin bir nefes verdi.

Kael onları birkaç saniye sessizce izledi.

Sonra...

Farkında bile olmadan dudaklarının kenarında küçücük bir tebessüm belirdi. Nero bunu görür görmez itişmeyi bıraktı.

“İşte...” dedi memnun bir ifadeyle.

“Bizim hımbıl geri dönüyor.”




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı